Havadis Gazetesi | Kıbrıs Haber
Köşe Yazarları

Pazar anlatımımdır: (1974’ün o kanlı günleri… Tecavüze uğrayan Türk kadınları ile kızları… İşte o günlerden tek bir kare…)

(Eğer günah çıkartacaksak hep birlikte çıkartmalıyız!  Hesaplaşacaksak hep  birlikte hesaplaşmalıyız!  Suçlayacaksak hep  birlikte suçlamalıyız!  Rum yaptı Türk yapmadı yok! Türk yaptı Rum yapmadı demek de yok! Kaşıyacaksak her iki tarafın da kanı akmalı! Dostluk gösterileri ile barışın  arkasına saklanarak tarihi karartmak yok!  “Türk askerini suçlarken,  Rum ve Yunan askerleri  ile milis güçlerini aklayıp  paklamak da yok!” Yargılanacaksak hep birlikte yargılanmalıyız!..  İşte nedeni!)
YIL 1974…  TEMMUZ AYININ 21. GÜNÜ:   O gün sevinç  ve hüzün birlikte doğdulardı. Rum’un Yunan cuntası ile birlikte  Enosis’i gerçekleştirmek için 14  Temmuz’da Makarios’a karşı yaptığı darbe harekâtının üzerinden beş gün geçtiydi…  Türkiye ile sürdürülen tüm  müzakerelere karşın   sonuç alınamıyor  çareler tükeniyordu!   Ve Türkiye son çarede 21 Temmuz Pazar günü Girne’ye ilk çıkarmasını yapıyordu…
Mücahitler mevzilerinde,  halk evlerinde birbirlerine sarılıyor,  kurtuluşun müjdesi olan tarihi günü sevinç içinde kutluyorlardı…  Yıllardır  “beklenildiği halde gelmeyen o  gün işte  geldiydi…”   Türk savaş uçakları Kuzey Kıbrıs semalarında ıslıklar çalarak süzülüyorlardı…  Gözler yaşlı, yürekler pır pır uçarken, kelimeler heyecandan boğazlarda düğümleniyordu… 
Mehmetçik dalgalar halinde Girne’den çıkıyor, Rum Yunan askerleri  tarafından vurulup şehit olanlar melekler gibi göklere yükseliyorlardı…  Gün,  “asırlardır beklenen gündü…”  Esaretin,  yokluğun, meşakkatin,  horlanan, dışlanan Türk halkının zincirlerini kırdığı gündü…


VE AYNI GÜN ATLILAR, MURATAĞA,  SANDALLAR KÖYLERİ:  Diğer bazı yörelerde olduğu gibi  silahsız ve korumasız köylerde yaşandığı gibi 21 Temmuz günü Rum milis güçleri ile askerleri   Muratağa,  Atlılar, Sandallar köylerini abluka altına alıyorlardı… O meşum ve sonrasında  “barbarlıkla soykırımın”  adı olacak o  “kapkara gün” bu köyün çaresiz insanları için başlıyordu…  Türkiye’nin askeri müdahalesine sevinemiyorlardı… Tüm köylüler kocaları çocukları ile evlerine kapanmışlar,  pencere aralarından dışarıları gözlüyor,  belki Barış  Gücü askerleri gelir,  belki bir yerlerden Türk  mücahitleri  yardıma koşar umudunda titreşiyorlardı…   Tedirginlik,  korku, yalnızlık bir heyula gibi yüreklerine çöktüydü…  Kadınlar çocuklarına daha sıkı sarılıyor,  erkekler bir şey yapamamanın azabında sigara üzerine sigara tazeliyorlardı… 
Çok beklemediler!  Güneş az biraz yükselirken her taraftan geldiler! Bomboş köy yollarında ellerinde otomatik silahları, bazılarının başlarında kaskları önce evlerin etraflarında dolandılar!. Avlarının üzerine saldırmaya hazırlanan  sansarlar gibiydiler!  Pencere aralarından  korkudan açılmış gözleri ile bakan köylüler   ha koptu ha kopacak kıyameti bekliyorlardı…  Çok geçmedi…  Siahlı Rum Milis güçlerinin sessizliğin  koyuluğunu yırtan sesleri duyuldu:      “Tüm erkekler ellerini havaya kaldırıp dışarı çıksınlar…”             Sesler gitgide evlere yaklaştı,  kapılar dipçik darbeleri ile kırılarak açıldı… Çoğu yaşlı  erkekler,    dedeler çaresiz ve umutsuz bir tevekkülle  evlerinin kapı önlerine çıktıkça Rum milisleri tarafından alınarak köy meydanlarında bir araya getirildiler… Ve karıları, çocukları,  torunları ile helalleşmelerine bile izin verilmeden  van tipi araçlara doldurularak Alaniçi köyündeki okula götürüldüler…     Gidişleri o gidişti… 2. Harekât’ın 1. günü yani 14 Ağustos günü geride bıraktıkları karıları,  kızları,  torunları, bebeleri ile birlikte  “dozerlerle kazılmış çukurların” önünde önce kurşunlandılar sonra topluca o çukurlara gömüldüler!”  Allah’ın rahmetine kavuşurlarken arkalarında insanlığın yüzkarası  o “sansarları”   bıraktılar!  Ki  “tarih”  var oldukça ve  okunup hatırlandıkça yüzlerine tükürülmesi için…
VE 22  ARALIK’A YENİDEN DÖNÜYORUZ:   Erkekleri ayrıldıktan sonra tamamen kimsesiz ve korumasız kalan kadınlar,  çocuklar,  bebeler gündüz o cehennem sıcağında kapıları  pencereleri sıkı sıkıya kapalı evlerinde  çocuklarına sarılarak güneşin batmasını bekliyor,  akşam oldu muydu her hangi birinin  evinde toplanıyorlardı.  Akşamın karanlıklarında kendilerini ancak bu şekilde güvende hissedebiliyorlardı…
Ne var ki işe yaramaz,  boşuna çabaydı!  Rum milisleri ile bazı askerleri evlerin kapılarını  zorluyorlardı!  Kadınlar,  bakire kızlar  canhıraş  çığlıkları  ile akşamların sessizliklerini yırtarlarken   tecavüze uğruyorlardı!  Bir defa,  iki defa değil!  Defalarca!..  Yalvarmalar,  niyazlar,  ricalar gözyaşlarına karışıyordu!  Kadınlar çocuklarının bebelerinin  önünde tecavüze uğrarlarken, kızların göz yaşları seller gibi akıyordu!  Dayanmak kolay değildi:  Hayatlar sönüyor,  geleceklere yönelik umutlar kararıyordu!
Bazen dayanamıyor  Barış  Gücü askerlerinin konvoyları yollardan geçerken   kapılardan fırlayarak  “bizi kurtarın”  diye kendilerini askeri araçların önlerine atıyorlardı!  O hiçbir işe yaramayan,  adada turist gibi  tatil yapan Barış Gücü askerleri  dönüp bakmadan,  titremeden geçip gidiyorlardı!  Meğer köylerde ellerinde silahları ile dolaşan Rum milis güçleri kendilerine,   “her şey yolundadır,  denetimimizdedir”  güvencesi vermişler! 
MEHMET TAVUKÇU:  Yaşlı Mehmet Tavukçu o meşum günlerden kalan tek tanıktı.  Bir gün  fena halde hastalanır.  Öldü ölecek derken Barış  Gücü’ne teslim edilir ve Mağusa’ya getirilir.  Hemen etrafını çeviren o köylere mensup  mücahitler sorarlar:  “Bizimkiler ne yapıyor?”   Adam  ağlamaktan konuşamaz…  Neler olduğunu anlarlar ve bu kez  “Rumlar ne yapar”  diye sorarlar.  Tavukçu dayının cevabı  üç kelimeliktir:  “Aklınıza ne gelirse!”  Ki o akıllara neler gelmezdi neler olmadı ki?
YIL 1974. GÜNLERDEN 14 AĞUSTOS. Yirmi iki günlük ateş kesin sonunda müzakereler de kopar ve ikinci harekât başlar.
İşte Atlılar, Muratağa ve Sandallar köyleri katliamları Rum’lar köylerini terk edip gitmeden önce gerçekleşir…  Erkekler Alaniçi İlkokulu’ndan,  kadınlar, çocuklar, bebekler bu üç köydeki evlerinden  alınırlar ve şimdilerde  “anıtlaştırılıp”  tarihe  kalıcılığı ile emanet edilen “toplu mezarların” olduğu kazılmış çukurların önlerine götürülürler…
İnsanlar ne olacaklarını bilmektedirler!  Birbirlerine daha sıkı  sarılırlar…  Kadınlar çocuklarını bebeklerini  birbirlerinin yürek çarpıntılarını dinlerlerken adeta koltuk altlarına sığdırırlar…    Erkekler yaşlı nineler  “eşhedü en lâ ilâhe illâllah, ve eşhedü enne Muhamedin Abdühü ve resulühü”  derlerken huşu içinde ve son bir kez masmavi gök yüzüne,   Mesarya’ya doğru uzanan güneşten kavrulmuş  tarla sürdükleri,   koyun otlattıkları,   ekip biçtikleri o topraklarına bir daha bakarlar…  Ve son bir kez  artık ne  çocuk seslerinin işitildiği ne nefes alıp verenin kalmadığı,  uzaklardaki ıssız köylerine bakarlar…  Makineli tüfekler kurşunlarını kusarlarken birbirlerine kenetlenmiş birbirlerinin üzerlerine düşerler…  Biri  daha, biri daha…  Son yolculukları için…
VE SAVAŞ BİTER:  Mehmetçik Mağusa’ya ulaşır.  Sevinçler gözyaşlarına karışır.  Hasretle kucaklaşılır…  Ve bakın o köylülerden bir mücahit bana nasıl bir olay anlatır: (Adını yazmak istemedim.  Gerekirse bir gün “işte ispatı” diye yazarım.)           “Olayı yaşayan söz konusu “mücahit” hemen köyüne koşar. Ailesini arar… Kimseyi bulamaz…  Zaten köyde Kimseler yok!  Evler yağmalanmış,  hayvanlar öldürülmüştür…  Evine dalar,  ağlamaktadır… Her tarafa bakar,  kız kardeşlerinin adlarını çağırır.  Belki bir yerlerde saklanmışlardır umudunda…
SADECE İKİ KANLI BEZ PARÇASI BULUR:    Bir duvar dibinde ve daha kapıdan girer girmez görünecek bir yerde!  O iki  çaput parçasındaki kanlar,  “tecavüze uğramış  iki  kız kardeşinin bozulan   bekaretlerinin  kanıdır…  Tecavüz eden veya tecavüz edenler özellikle bırakmışlardır!  Görünsün,  alınsın ve  “işte  kız kardeşlerine tecavüz ettik” densin. Kanlı mesaj!..
(VE SON SÖZÜM: Bu anlattıklarımı  hiç yazmak istemedim! Felâketleri,  bu tip insanlık dışı olayları deşerek “işte Rum budur bunları da yapmıştır” demek istemedim… Ki neler yapmadı!  Ne var  ki gitgide kendi kendimizi  Rum’un karşısında günah çıkarmamız   gereken taraf durumuna sokuyoruz!  “Biz yaptığımız için onlar da yaptı” demeye getiriyoruz…  Hayır! Biz “bir şey sayılacak” hiçbir  şey yapmadık!  Kısaca anlatmak zorunda kaldım…)