Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın KKTC’ye gerçekleştirdiği ilk resmi dış ziyareti nedeniyle 1 Eylül Pazartesi günü “Köşemde” yaptığım yorumun sonunda şöyle diyordum:
“Tahminim şudur: Erdoğan bir kez daha ‘kazan kazan’ diyecek ve çözümü başından beridir saptanan Kıbrıs politikası doğrultusunda ‘iki toplumlu’, iki bölgeli, siyasi eşitliğe dayalı, Türkiye’nin garantörlüğünde bir federal sistem olarak yeniden işaretleyecektir.”
Sadece “iki toplumlu” ifademde yanıldıydım. Erdoğan bunu, “kesinlikle iki devletli” olarak ifade etti.
BİR DEĞİŞİKLİK OLMAZSA: “Eğer Erdoğan’lı TC’nin bizzat Erdoğan tarafından Kıbrıs’ın payitahtı Lefkoşa’dan bir kez daha dünya aleme duyurulan politikasında bir değişlik olmazsa ki artık olmayacağı varsayımı ile hareket etmek istiyoruz, Türkiye’nin Kıbrıs siyasi sorununa yönelik politikası bitmiştir! Çözüm “iki bölgeli, iki devletli, siyasi eşitliğe dayalı bir federal sistemdir, bize göre bu konfederasyondur…”
Yeri geldiği için araya şu tespitimizi de sıkıştıralım. Erdoğan kendisine yapılan haksızlıkları unutup bunları siyasetin bir cilvesi olarak kabul edecek tevekkülün politikacısı değildir. Annan Planı’na evet dedirttiği halde Rum’un “hayır” demesini bir, buna karşılık AB’nin “hayır” diyen Rum’u yine de AB’ye üye olarak almasını iki, hiç unutmadı! Her vesile de Rum tarafı ile AB’ye Türkiye ve KKTC’nin uğradığı bu “haksızlık” üzerinden yüklendi.
Bu ziyaretinde de hatırlattığı yine o Rumlar tarafından kabul görmeyen Annan planı idi! Zaten her vesile ile “biz ne kadar barışçı çözümden yana olduğumuzu ispatladık” deyişleri kulaklardadır…” Nitekim bu kez de “hem Anastasiadis’le Yunanistan’ı hem de AB çevreleri ile İngiltere’yi uyararak şunları söyledi: “Önümüze adil olmayan projelerle gelenler şunu bilsin ki böyle bir projeyi kabul etmek bizim tarihimizi reddetmek olur, kabul etmek mümkün değildir. Bu bakımdan Garantör Ülkeler olarak bizim samimi gayretimizin aynını Yunanistan’ın da İngiltere’nin de ortaya koyması lazım. Bunların dışında garantör ülke veya garantör uluslararası kuruluş arama gayreti içerisine girenler, boşuna girmiş olurlar. Böyle bir şeye evet dememiz asla mümkün değildir.”
“Hedefimiz eşzamanlı referandumlara gitmektir” diyen Erdoğan Rum tarafının müzakereleri savsaklamasına şu tepkiyi gösterdi: “Mevcut fırsat penceresinin sonsuza kadar açık kalmayacağını idrak etmelidirler. BM’ler sürecini zamana yayarak Türk tarafını ve Uluslar arası camiayı oyalamaya kimsenin hakkı yoktur.”
“KIBRIS TÜRK HALKINI ASLA AZINLIK DURUMUNA GETİRTMEYİZ:” Zannedersem Erdoğan’ın en çarpıcı vurgulamalarından birisi de buydu. Ve “zannetmek” bir yana, kesinlikle Rum tarafı için bu uyarı “iki ayrı devlet” sözcüğünün ardından başlarına inen balyozlardan birisi oldu!
Çünkü: Müzakereler sürecini bir yandan “azınlık çoğunluk esası” üzerinde yoğunlaşan önerileriyle tıkayan Anastasiadis, bir yandan da bu nedene dayanarak “dönüşümlü Cumhurbaşkanlığını” reddederken çok iyi biliniyor, neredeyse Kuzey’i yarı yarıya yutacak arsızlıklarında ısrar ediyordu!
Toprak bölüşümü ise pazarlık masasında olmasına karşın belli oluyor ki Erdoğan’lı Türkiye Rum mülkünü tazmin etmeye hazırdır ama yine yanılmıyorsam yüzde 29’un altında bir sınır düzenlemesini asla kabul etmemektedir.
ERDOĞAN’DAN NELER ÖĞRENDİK. Eğer konuşmasını, açıklamalarını, gazetecilerin sorularına verdiği yanıtları toparlayıp bir genelleme yaparsak Bu resmi ziyareti nedeniyle Erdoğan’dan şunları öğrendik:
Kıbrıs’ta iki devletli bir çözüm kabul edilmediği sürece Türkiye’nin buna sıcak bakması mümkün değildir. İki üç aya kadar KKTC’ye su akıtılacak. Elektrik enerjisi de verilecektir…
Maraş’ın iadesi söz konusu değildir.
AB’nin müzakerelere müdahil olması kabul edilemez
KKTC’de ekonomik gelişmeyi kalıcı hale getirmek için öncü sektörler olan turizm ve yüksek öğrenim alanındaki başarılar önemlidir. KKTC Doğu Akdeniz’de bir çekim merkezi haline getirilecektir.
Doğalgazda Tüm Kıbrıslıların hakkı vardır.
KKTC’de milli gelir iki katına çıkartılacaktır.
Ve Erdoğan “yeter ki birlik beraberliğinizi bozmayın” nasihatinde bulunmayı da unutmadı.
SONUÇ: Erdoğan’ın Lefkoşa payitahtında yaptığı bu açıklamalardan sonra Anastasiadis için de müzakereler bitmiş olmalıdır çünkü “beklentilerinin” “b”sini bile işitmedi. Aksine Erdoğan tarafından zılgıt yedi!
Benim dikkatimi çeken hususlardan birisi de şuydu. Erdoğan, KKTC’nin üçüncü ülkelerde gitgide kendini daha çok tanıttığını, temsilcilikler açıldığını (bürolar oluşturulması) hatırlattı.
Bu hatırlatmasını şöyle yorumladım. Erdoğan, “biraz daha sabredin” diyor. “Gün gelecek KKC tanınacaktır.” Bunu şu anda mevcut siyasi durum nedeniyle söyleyemiyor. Ancak Anastasiadis müzakereleri dağıttığı anda eğer bu ziyarette söylenenler “nisyan ile malul olan hafızai beşer”e kurban gitmezse, KKTC statüsel tanınmışlığı ile ve devlet olarak yerli yerini alacaktır…”
**********
KISACA TAKILDIĞIM: (EĞRİ OTURUP DOĞRU KONUŞALIM)
Bu ülkede bırakın siyasi parti iktidarlarının hatta hiçbir KKTC yurttaşının bile “ben özgür ve egemenim, istediğimce konuşur istediğimce geh geh ederim” deyip Türkiye’nin hilafına kendi krallığının bayrağını açıp hodri meydan demesi mümkün değildir!
Kaldı ki öyle efelenme gevelenme yok! Türkiye’nin parası ile geçinirken “bakın ben ne büyük ne korkusuz insanım deyip Türkiye’ye tos atarım” havalarını basmak da Don Kişot’luktan öte anlam ifade etmez.
Dolayısıyla bu ülkede “politika geliştirilecekse, ekonomik atılımlar yapılacaksa, daha çok iş daha çok aş gözetilip refah ve saadet murat edilecekse, Türkiye ile kavga ederek yahut “Türkiye dışarı” diyerek bunları başarmak mümkün değildir. Aksine Türkiye ile her zamankinden fazla iş birliğine ihtiyacımız vardır.
Geçen gün Erdoğan bunu üstü kapalı ima etti! Ankara’nın Kıbrıs’a yönelik politikalarını ortaya koydu, geleceğin KKTC’sini, bölgedeki önemini vurguladı. Hatta KKTC’nin bir Hukuk Devleti olduğunu özellikle belirtti. Belli ki bizi “olduğumuz” gibi kabul ediyor…
SADEDE GELELİM. Fakat biz Türkiye’yi olduğu gibi kabul ediyor muyuz? Düşünün ki bu ülkede “işgalci Türkiye” deyip “askerini de al git” naraları atarken yeri göğü inleten insanlarımız da vardır! Nitekim Erdoğan gelip gitmiştir ama şimdi ve tabi arkasından yine olmadık laflar uçuracaklardır. Mesela: “Ne demek iki devletli bir federasyon? Kabul edilemez!”
Azınlık çoğunluk gerçeği varken ne demek siyasi eşitlik!”
Çözüm birleşik Kıbrıs’la mümkündür!
Türkiye’nin dayattığı özelleştirme paketini kabul etmeyiz!
AB tabii ki masada müdahil olacaktır.
Maraş derhal Rum sahiplerine iade edilmelidir! Ve ilahi!
Bir yanda TC-KKTC resmi politikası ile altlarına imzalar atılmış sosyo ekonomik protokoller, öte yandan “asla kabul etmeyiz” itirazları. (Erdoğan bir Rum gazeteciyi yanıtlarken “siz hep almak istersiniz hiç vermesini bilmezsiniz” diyerek sitemde bulunduydu! Bir de KKTC’nin 3500 kilometre karelik alanında at sürenlerin hallerine bakın! Hangi kırk yıl, 1950’lerden beridir bu adada TC’nin himmeti ile var olunurken hem “alıyorlar” hem de “git” diyorlar!”
UNUTMADAN HEMEN YAZALIM. Marjinal gruplar da olsa, AB’nin “Euro ödenekli provokatörleri” de olsalar, kimselerin ne 75 milyonluk Türkiye’nin Kıbrıs politikasını dinamitlemeye hakkı vardır ne de Türkiye karşıtlığına sığınarak siyaset yapmaya hakkı vardır!
“Hak verilmez alınır” derseniz o lafı önce Güney’in Rum’u için söylemeniz gerekir ki sıra Türkiye’ye geldiğinde mazereti kendinden menkul olsun!
Oysa bu ülkede bazı kesimler için Türkiye şudur: “Bizi yedirip içirip cebimize para koyacak ama bize karışmayacak!”
Zaten karıştığı yok! Mesela TC Büyükelçisi ben sizin IFM’nizim dedi de ne oldu! Ekonomik protokol, reformlar hâlâ savsaklanıyor. Buna karşın hayvancı, çiftçi, sektörler Ankara’nın pompaladığı paralarla zevahiri kurtarmaya devam ediyorlar… Çok kısaca KKTC varsa TC sayesinde vardır!
Ve ekleyelim: TC’ye entegre oluştan söz etmiyoruz. İşbirliği için birlikte hareket etmekten söz ediyoruz. Kaldı ki Türkiye’nin Kıbrıs politikası da Erdoğan bir kez daha vurguladı, “iki devlete dayalı federasyondur.” Dikkat: “Kuzey benim malımdır” demedi!

Önceki Haber
Sonraki Haber

























