Havadis Gazetesi | Kıbrıs Haber
Köşe Yazarları

GEÇEN KIRK YILIN NE GALİBİ VARDIR NE DE MAĞLUBU

Dün Kıbrıs’ın kaderini değiştirecek büyük ve tarihi olayın başlangıç günüydü. 2. Barış Harekâtı başlıyor ve bugün sahip olduğumuz sınırlar içindeki Kuzey Kıbrıs, kırk yıl sürecek bir barışla Türk halkının yeni yurdu oluyordu.
Ancak bu “kırk yıl” sadece “barışçı” bir dönemin ifadesi olarak kalmıyordu. Kırk yıl sürecek çözüm arayışlarına yönelik müzakereleri de beraberinde taşıyordu.
Dün 2. Barış Harekâtı’na kapı açan 2. Cenevre görüşmelerinden söz ettimdi. Ecevit’in siyasi çözüm alternatifleri olarak “çoklu kantonal sistemle”, “iki bölgeli federal sistemi” öneren haritalarını hatırlatmıştım. O gün masada “iki bölgeli federal sistemi” amaçlayan haritayı kabul etmeyen Rum ve Yunan taraflarının, ikinci harekâtın başlamasına neden olduklarını vurgulamıştım.
Fakat sonuç kendileri için tam bir fiyasko olmuştu. O gün masada kabul etmedikleri “iki bölge sistemini” 2. harekât resmen gerçekleştirmiş, Kuzey ve Güney bölgeleri oluşmuştu… Rum “kazanmak” için mücadele ederken, hemen her mücadelesinin sonunda “kaybeden” taraf olmanın bir kez daha hüsranına uğramıştı!
40 YILIN MUHASEBESİNİ YAPMAK: Savaşlardan sonra siyasi çözümü sağlamazsanız o savaşın “galibi ile mağlûbunu” bilemezsiniz. Şu anda da Orta Doğu’da süregelen savaş ve çözüm arayışları sarmalındaki ülkeler, İsrail Filistin gibileri tipik örnekleridirler.
Kıbrıs’ta ise savaş bitmiştir ama “siyasi çözüm” gerçekleşmemiştir. Rum’un tanınmış devlet oluşunun bu nedenle kıymet’i harbiyesi yoktur çünkü adanın bir yarası Rum devletini tanımamak yanında kendi devletini de kurmuştur. Ve tam Kırk yıldır bu adada Türk ve Rum devletleri vardır.
FAKAT HÂLÂ GALİP VE MAĞLUP BELLİ DEĞİLDİR! Aslında bu “galip ve mağlûp” lafları yerine “iki halkın da kazanacağı” yahut “iki halkın da orantılı şekilde kaybederken kazanacağı” bir çözümde buluşması gerekirdi… 
Kırk yıldır gerçekleşmeyen, iki halkın işte bu beklenen “kazanımlarıdır!” Bir ara Erdoğan “kazan kazan” demiştir ama Cenevre Konferansından bu yana hâlâ kafası değişmeyen dolayısıyla 1974 Harekâtı’nı zorunlu hale sokan Rum, şimdi de müzakere masasını savaş meydanına çevirmiştir. Adeta “ya hep ya hiç” siyaseti ile oynuyor, çok kısaca ve hâlâ “adanın egemen devleti benim” diyor!
NEREYE KADAR? Hiçbir siyasi sorun “ebedi” değildir! Kıbrıs’ta o son gün geldiğinde işte o gün öğreneceğiz: “Kim galip kim mağlûp” olmuştur! Yahut en doğru ifadesi ve temennimizle “her iki halkın da kazanacağı barış ve dostluğu göreceğiz.”

**********     
BU KEZ DE “İÇİMİZ” KAYNIYOR: (CUMHURBAŞKANLIĞI SEÇİMLERİ VE TALAT’IN YAKINMASI)         

İlk defa değilse bile bakıyoruz ki Cumhurbaşkanlığı seçimlerine “talep ve talip” çok!
Ben seviniyorum: Demek ki bu devletin “başı” olmak isteyen dolayısı ile bu devlete inanan (çünkü seçilmeleri halinde yemin ederlerken “bu devleti koruyacağıma” diye ant içerler) pek çok politikacımız varmış!
Tabii aklımıza bir ikinci olasılık gelmiyor, Allah muhafaza diyoruz: Mesela “seçilip Cumhurbaşkanı olduktan sonra bu devleti yıkmak için uğraşmak, en basitinden müzakere masasında lağvedilmesini sağlamak!..” Geçiyor ve “içimizdeki” çalkantılara bakıyoruz.
Bir süre önce de yazdıktı. Başından beridir Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde iki kişinin ön sıralarda yarışacağı olasılığı yaygın görüştü. Eroğlu ve Talat.
Şimdi bakıyoruz etraf aday kaynıyor. Üstelik çoğunluğu Sol cenahtan! Tabi hayret etmemek de mümkün değil. Nedir Sol’a daha doğrusu CTP’ye musallat olan bu Cumhurbaşkanlığı merakı? Müzakerelerde “müzakereciler” olarak “muhatap” durumuna yükselmek mi yoksa bizatihi Cumhurbaşkanlığı makamının koltuğuna oturmak mı?
MESELA SN. TALAT: Geçen gün Havadis Gazetesi’nde bir araya geldiği Havadis’in kurmaylarına hem dert yandı hem kafasındakileri ortalara döktü!
Önce Başbakan olalı beridir siyaset sahnesini viran harap eyleyen ve artık memlekette şikâyetçisinin kalmadığı Başbakan Yorgancıoğlu’ndan yakındı! Üstelik canının çok sıkıldığını gizlemek gereğini duymadan! Nitekim ne diyordu Yorgancıoğlu: “Cumhurbaşkanlığı talepleri beklemeli!” (Ne demekse!)
OYSA: Dünya alem bilir ki Sn. Talat Cumhurbaşkanlığı seçimini kaybettiği günden beridir dur durak bilmeden kendine tahsis edilen bürosunda “yeniden aday olacağı” imajını da çakarak çalışmaktadır.
Bu süre içinde beş yılın günlerini adeta dantela gibi işlemiştir. Benim de kendilerine çok takıldığımca hemen her konuda her gün açıklamalar, yorumlar yaparak reytingini hep yukarılarda tutmuştur…
Böylesi bir eforla çalışan Talat Cumhurbaşkanlığı seçimleri yaklaşırken artık kendisinin de seslendirdiğince iki şıkla karşı karşıyaydı. Ya partisi CTP’den, “haydi adaylığa soyun, zamanı geldi” mesajı alacaktı yahut kendisi, “ben CTP’den adayım” diyecekti!
O DA NE? Bir de baktı ki CTP ha bire aday doğuruyor, Yorgancıoğlu da Başbakan olarak bu bereket karşısında, “anahtarı bendedir” diyerek kasılıyor! Eee insan tabii ki gocunur!
ÖTE YANDAN: Çok iyi bilinmektedir. KKTC’de Cumhurbaşkanı yetkileri çok kısıtlıdır. O kadar ki mesela Eroğlu’nun adayına karşılık Başbakan Yorgancıoğlu “ıııh” dediği için hâlâ Genel Polis Müdürü atanamıyor! Yani Cumhurbaşkanı’nın makam ve yetkisi bir Emniyet müdürünü atama konusunda Başbakan’ın üzerine çıkamıyor! (Aslında kuvvetler ayrılığı ve parlamenter sistem nedeniyle doğru, ancak yarattığı kaos ve sorun nedeniyle yanlış!)
Buna karşın eğer bu Cumhurbaşkanlığı’nın “talibi” çoksa tutun ki “vardır bir hikmeti!” Dolayısıyla belli olmuştur: Bundan sonra sık sık Köşemizde Cumhurbaşkanlığı aday ve seçimlerini de ayazlatacağız!

*****        
KISACA TAKILDIKLARIM     

Dünkü gazetelerimiz nedense 2. Barış Harekâtı’nı manşetlerden duyurmadılar. Çokluk haber de yapmadılar! Eğer bu tutum artık böylesi tarihi günlerin rutin kutlama ve anma törenlerine dönüşmüşlüğünün kanıksanması ise anlarız! Her ne kadar tarihi günler ulusların kendi kimlik ve varlık nedenlerini hatırlayıp yeniden değerlendirmeleriyse de zaten Kıbrıs’ta her vesile ile ve Allah’ın günü bunlar yapılıyor diyorsanız ona da amenna! Yeter ki aradan kırk yıl geçerken “keşke ikinci Barış Harekâtı yapılmasaydı” denmesin!
Çünkü bu memlekette gitgide “Türklükten” başlayarak “ulus”, “vatan”, “millet” “milliyetçilik” gibi kelimeler, “faşizmi çağrıştırıyor” tepkilerinde sadece küçümsenmekle kalmıyor, barışın ve çözümün önünde ne ilgisi varsa, “engel” olarak nitelendiriliyor! Doğrusu tipik bir paranoya diyorum! Çünkü insan ne vatansız olabilir ne de milliyetsiz! Vatanı milleti hele devleti sevmek neden tu kaka olsun?           
***       
MAĞUSA’NIN ÇUKURLARI

Mağusa’nın Kaymakamı vardır. Belediye başkanı, emniyet müdürü, trafik birimi vardır. Bürokratları, daire müdürleri, memurları, polisleri vardır. Öteden beridir yazıyorum: Arada sırada bir araya gelerek toplantılar yapılıyor mu? Mağusa kentini kendi görevlerinin yetki ve sorumlulukları çerçevesinde masaya koyup sorunlarını deşiyorlar mı? Yollarından temizliğine, trafiğinden kamu hizmetlerine, sağlığından hastanesine, üniversitesinden okullarına, limanından sahillerine kadar, sorunları birbirlerine aktarıp çözümleri konusunda en azından gözleri açıp kulakları deliyorlar mı?
Öyleyse yazalım. “Hayır yapmıyorlar! Umurlarında da değil! Olsaydı eğer arabanızla şu yollardaki adım başı çukurlara düşüp çıkarken, dolayısıyla arabalar hasar görürken, o yetki sahibi fakat sorumlu olmayan “görevlilerden” biri en azından olayı aktarır, dikkatleri çeker, uyarırdı! Ne var ki bu memlekette makam sahipleri “yetkili” olup “sorumlu” olmadıklarından, kendilerinden öte “sorumluluk” alanlarına da aldırmadıklarından, Mağusa halkının bitmeyen yol, trafik, kanalizasyon sorunları içinde boğulması “mukadderat” olmaktadır!
Kısaca. Anladık, kısa sürede yollar asfaltlanmayacak! Yeni bir şeyler de yapılmayacak! Bari o nasılsa üzerleri örtülmeden bırakılmış o yollardaki çukurları kapatın. Çok mu zordur? Herkesin arabasına yazık!
NOT: Değirmenlik’ten dikkatli bir okuyucum telefon açıp uyardı. Ben de düzeltiyorum. Dünkü yazımda “11 Ağustos Pazar” dedim… Bir süre sonra da “13 Ağustos Çarşamba” diye yazdım. “14 ağustos” olacaktı. Özür dilerim.)