Hristofyas’ın damadıymış. Türkolog Nikos Muduros. Annan Planı’na “hayır” dediği için pişmanlık duyuyormuş.
Bazan Güney’den çıkan nedamet dolu böylesi sesleri işittiğimde “daha çok pişman olacaksınız” derim. Çünkü yarım asırdır “pişman olmak için uğraşıyorsunuz. Neden bilir misiniz? Sayayım:
BİR: Hadi EOKA İngiliz Sömürge idaresinden kurtulmak için ulusal savaşınızdı. Kabul… Pekala 1958’de Türk halkını vurup öldürmek, köyünü evini yakmak neyin nesiydi?
İKİ: Hadi Kıbrıs Cumhuriyetini asası ile cübbesinin hürmetine arkasında koşturduğunuz Makarios yıktıydı! Pekala Grivas gibi çetecilerin, Yorgacis gibi teröristlerin, Papadopulos gibi ezeli ebedi Türk düşmanlarının, Makarios’un, Türk halkını 24 saatte katledip tüm adanın egemeni olmak hülyalarında hazırladıkları Akritas planı uyarınca saldırıp öldürün dediklerinde siz “akıllı insanlar” neden silahlanıp Türkleri öldürmek için seferberliğe katıldınızdı?
ÜÇ: Kanlı Noeli yaratırken, 103 karma köyden Türkleri kovup göç yollarına atarken, En iyi Türk ölü Türk’tür diyerek adayı cehenneme çevirirken hiç mi vicdanlarınız sızlamadıydı?
DÖRT: Samson gibi bir divanenin arkasında saflaşıp Kıbrıs’ı Yunanistan’a ilhak edeceğiz derken kimlerin peşinde koştuğunuzu hiç mi düşünmedinizdi?
BEŞ: Atılılar’da, Muratağa’da, Taşkent’te çocukları kadınları, yaşlı insanları katledip, topluca mezarlara koyup üzerlerine dozerlerle topraklar yığarken Allah’ınızdan, İsa’nızdan da mı korkmadınızdı? İnsanlığınızdan da mı utanmadınızdı?
ALTI: Annan Planı ile neredeyse tüm Kuzey’e yeniden egemen olacakken siz akıllı insanlar nasıl oldu da Yorgacis gibi ruhları Türk düşmanlıklarıyla kararmış liderlerinizin sözlerine kanarak “hayır” dediniz?
Ha şimdi pişmanlık mı duyuyorsunuz? Çok geç olmadı mı? Onca yıl sonra gelen pişmanlığın kime ne yararı olacak ki? Hangi yarayı saracak, hangi barışçı çözümü sağlayacak?
KALDI Kİ KAFALARINIZ HÂLÂ AYNİ KAFA: Nitekim nedamet getiren Muduros bakın Kuzey’deki Türk halkına hangi gözlükle bakıyor?
“Şu anda Güney’de durumumuz iyi değil. Mesela Kıbrıs’taki Türkler kadar 80 bin işsiz insanımız vardır!”
“İsa, Meryem, Kutsal Ruh adına insaf” diyorum: Sen Güney’deki işsiz sayısını verirken bile eğer Kuzey’deki Türk halkının nüfusunu örnekleyerek özellikle kasıtlı ve inadına “80 bin Türk kadar” dersen ve “çoğunluk azınlık olayını” Türk halkı açısından bu şekilde minyatürleştirirsen, sittin sene daha bu adada çözüm olmaz!
Başka ne diyor Muduros: “İki toplum daha önce de yan yana yaşadı. Şimdi de yaşamalı.”
Amenna diyoruz da yan yana yaşarken bizi bir daha vurmayacağınıza, evimizi barkımızı yakmayacağınıza, göç yollarına atmayacağınıza nasıl emin olacağız? Çünkü daha dün Talat Rum tarafına geçip konuşayım dedi, neredeyse linç edeceklerdi! Buna rağmen inşallah öylesi bir barışı da görürüz diyelim.
Ve Muduros devam ediyor: Eğer bu adanın efendisi olacaksak Rum ve Türkler arasında denge kurulmalıdır. Bunun için de Kıbrıslı Türklerin Ankara’nın kumandasından çıkmaları gerekmektedir.
Hay hay! Tabii ki bu adanın gerçek sahipleri Kıbrıslı Türkler ve Rumlardır. Tabii ki bir çözüm oldukta Türkiye garantörlük hakkından doğan adadaki barış bekçiliğini bırakacaktır… Yeter ki iki halkın çıkarlarını gözeten bir çözüme varılsın.
Fakat: Muduros’un barış ve kardeşlik temennileri ile oluşturulmuş alacalı bulacalı makyajı döküldükte bakın geriye nasıl bir “profil” çıkmaktadır: Nitekim diyor ki Muduros “ne yani Rum halkı ekonomik krizdedir diye Türk tarafının, gönlünden ne koparsa bize vereceklerine evet dememiz mi gerekir? Bu doğru değildir!”
Ne demek istiyor Hristofyas’ın Türkolog damadı? Dün kayınpederinin, bugün Anastasiadis’in dediklerini! “Kuzey’i de ada egemenliğini de isteriz! Türk tarafının vereceklerini değil, istediğimizi alırız!”
Bunu hangi siyasi ve ekonomik değerlendirmelerle kıstaslar içinde düşünüp söylüyor? “Rum nüfus ve mülk çoğunluğuna dayalı federal çözüm sisteminde!” Muduros’un kafasına göre bir milyonluk Rum nüfusa karşılık 80 bin Türk varsa ve adanın sadece yüzde 12’si Türk mülkü ise tabi ki egemen taraf da Rum tarafı olacaktır! Ne diyelim? En barışçısının kafası bile soruna böyle yaklaşıyorsa, bir kez daha “çözüme varmak kolay olmayacaktır” diyoruz.
**********
TC-KKTC EKONOMİK İLİŞKİLERİ HEP ARIZALI VE NETAMELİ OLDU!
Türkiye ile daha doğrusu Ankara ile kırk yıldır bazı sorunları çözemedik. Oysa:
Türkiye’nin Kuzey’de güvencemizi sağlayan ayni zamanda adada barışın sürmesinde büyük katkısı bulunan bir askeri gücü vardır.
1974’ten sonra aramıza gönderip iskân ve topraklandırmaya tabi tuttuğu en az nüfusumuz kadar bir nüfusu vardır.
Resmen finansörümüz durumundadır “maliyemiz” sayesinde işlevini yapabilmektedir.
Siyasi soruna birinci derecede taraftır hatta son sözün sahibidir.
Kısaca bizim için anavatandır, Türkiye için biz Yavruvatanız!
FAKAT DURUMA BAKIN: KKTC’deki 120 milyon dolarlık ihracatın 63 milyon dolarlık kısmı Türkiye’ye yapılmaktadır… Buna karşılık 2013 verilerine göre KKTC’nin TC’den ithalatı 3 milyar 246 milyon 335 dolardır!
Yani tutun ki TC’den iğneden ipliğe her bir emtiayı alıyoruz ki bunun içinde büyük kalem tutan akaryakıt da vardır fakat TC’ye ihracatımız çok cüce kalmaktadır. Bunun da tek izahı olmalıdır. “Demek ki Türkiye KKTC’ye yaptığı parasal yardımı, Kuzeye yönelik büyük ihracat hacmi ile elinden alıyor! Üstelik o kadar çok alıyor ki hem cari açığı hem de hazineyi açıkta ayazda bırakıyor!”
Uzatmayalım: Çünkü ekonomiden anlamayız. Ancak Türkiye’nin bizim için ne olması gerektiğini nerede nasıl fedakârlık yapacağını biliriz. Dolayısıyla iki ülke arasındaki siyasi ve ekonomik ilişkilerin KKTC’yi kurtarmaya yetmediğini de biliriz.
ÇÜNKÜ: Geçen gün Havadis Gazetesi’ndeki bir röportajında geçmişte Maliye Bakanlığı da yapmış şimdilerde tutun ki politikacı emeklisi olan Salih Coşar da vurguladıydı. Diyordu ki “ekonominin anahtarı Türkiye’nin elindedir… Ancak Türkiye’nin KKTC’deki şartları dikkate alması gerekmektedir… Mesela serbest Ticaret anlaşması yani “kıyı ticareti” anlaşması şarttır… Bugün turistleriyle birlikte karşımızda yüz milyonluk bir Türkiye pazarı vardır ama biz hâlâ portakalımızı, patatesimizi ne yapacağımızı düşünüyoruz… Türkiye’nin KKTC’de yatırımları teşvik etmesi, bunun için de yatırımcılara uzun vadeli finans sağlanması gerekir… (Aslında 1996’larda “sınır ticareti anlaşması” yapamadığımızdan TC ile basit bir kıyı Ticareti anlaşması yapmıştık ama yürümemişti. Oysa TC’nin 20 ülke ile serbest ticaret anlaşması vardır KKTC ile yoktur!)
Tüm bunlara karşın: Ne diyor TC Büyükelçisi Sn. Akça: Ya reformları uygularsınız yahut da batar gidersiniz!
EVET AMA: Türkiye Kıbrıs’ı batırmak için mi adadır? Eğer kırk yıldır Kıbrıs Türk halkının iki yakası bir yere gelememiş, hâlâ Mersin gümrüğünü aşamamış hâlâ ödemelerini Ankara’dan borçlanarak yahut hibe paralarla yapıyorsa…
Bu can sıkıcı berbat durumun oluşmasında hiç mi Ankara’nın suçu yoktur? Yukarıda en başında yazdık. Türkiye bu kadar içimizde ve bu kadar hayatımızda ise neden biz Türkiye’nin Mersin’i, Silifke’si kadar bile olmadık? Dahası neden batıp gitmiş Rum ekonomisine karşılık hâlâ onlara bile ulaşamadık?
Ankara’da kırk yıldır gelip giden hükümetler bize piyasa ekonomilerinden tutun liberel ekonomilere kadar tavsiyelerde bulundulardı: Hatta “Hong Konk tipi açık pazar oluşturun” bile dedilerdi! Nitekim Özal Mağusa Serbest Limanı’nı bu tasavvurla oluşturmuştu. Sonra? İşte mal meydanda!
Kısaca TC ile bile kıyı ticareti anlaşması yapamıyorsak, Mersin gümrüğünü aşamıyorsak neyin Hong Konk’u neyin Serbest Pazarı, neyin üretimi, neyin ekonomisi? Çekiverin kuyruğunu gitsin!
































