Dünkü Havadis Gazetesi’nin manşetine bayıldım! ABD’nin Kıbrıs Büyükelçisi Koenig gazetenin “sabah kahvaltısının” konuğu olmuş. Kahvaltıya katılan gazeteci arkadaşlarımızın sorularını cevaplamış ve şöyle demiş: “Bu yıl veya seneye çözüm olasıdır…”
Şimdi bu haberin nesine bayıldığımı söyleyeyim: Kahvaltıya katılan gazeteci arkadaşlarımız toplu halde sürmanşette yansıtılırlarken hemen altında “tebessüm ne kelime,” kahkahanın en güzelini koy verdiğinin fotoğrafı ile Mr. Koenig yer almış. Zaten resme bakar bakmaz siz de gülüyorsunuz çünkü adamın gülüşü sizi de güldürüyor… Ben asıl manşette iri puntolarla kelimeleri alt alta dizilmiş şu habere güldüm: “Bu yıl veya seneye çözüm olası!” Tabii hemen yanında da bu söylemin sahibi Koenig’in şu kahkahalarla gülen koca resmi! Açıklaması ile kahkahası o kadar yakışmış ki birbirlerine!
Nitekim, isterseniz “adam çözüm olacak” diye bizimle dalga geçiyor da dersiniz, isterseniz “çözüm o kadar yakınımızda ki adam sevincinden kahkahalar atıyor” da dersiniz… Yorumu sizin iyimserliğinizle kötümserliğine kalmış!
GERÇEKTEN ÇÖZÜM BU KADAR YAKIN MI? Dün Başaran Düzgün de gelişmeleri yorumladığı Köşesinde kuşkulu soruyordu: “Doğrusu nasıl bir çözüm bulacaklar merak ediyorum…”
Ve doğrusu sürüp giden müzakerelerdeki tüm iyimser demeçlere karşın biz de çok merak ediyoruz: “Bu kez Kıbrıs siyasi sorununa nasıl bir çözüm modeli biçtiler!” Ve son zamanlarda siyasi çevrelerde daha çok seslendirilmeye başlanan şu cümleye takılıyorum: “Rum’un doğal gazı siyasi sorunun önünde gidiyor…”
En son yansımasını da mesela İngiltere Avam Kamarasında Kıbrıs Sorunu ve Müzakerelerle ilgili toplantıdan sonra Lordlar’ın yaptığı açıklamalarda gördük: “Çözüm olması halinde iki halkın yeniden birlikte çalışacaklarını, turizmde iş birliği yapacaklarını sayıp dökerken konuyu getirip şuna bağlıyorlardı: “Bölgede yeni enerji olasılıkları ve ekonomik ortaklıklar AB-NATO iş birliğinde görüşülebilir…”
ŞİMDİ KIBRIS SORUNUNA YÖNELİK BÜYÜK İLGİNİN NEDENİNİ ANLADINIZ MI? Zaten biliyordunuz. Bugüne kadar yerinden kıpırdamayan Amerika ile İngiltere vakta ki Doğu Akdeniz’de Rum doğal gaza ulaştı, bir efkârlandılar, bir ayılıp cevalleştiler ki tutmak ne mümkün! Nitekim dört ay tartışması yapılan ortak açıklama metninden artık umutlar kesildikte, bir de baktık ki Amerika devreye girmiş, şipşak ortak açıklamayı taraflara kabul ettirmiş…
Zaten şimdilerde söylenenler de iki halkın enerjiyi nasıl paylaşacağı ile naklinin TC üzerinden nasıl yapılacağıdır… İngiltere’nin Lordlar’ı bir adım daha öne çıkıp işin içine AB ile NATO’yu katıyorlar ki varıp “gazın” başına bir kaza gelmesin!
PEKALA AMA GAZ ODAKLI DA OLSA NASIL BİR ÇÖZÜM? Rum’a göre mi Türk’e göre mi? Sakın “ikisi arası yahut her iki halkı tatmin edecek bir çözüm” demeyin… Öylesi muğlak laflar başımıza çok işler açtılardı… Kaldı ki bu defa “enerjiden” yani “gazdan” dolayı işin içine AB Amerika çıkarları da giriyor… (Amerika’nın ilişkisi gaza ihtiyacı olduğundan değil, İsrail ilişkisi ve Noble şirketinden dolayıdır.)
Ve görünen o ki alelacele hatta nasıl olursa olsun Kıbrıs’ı bir çözüme götürmek istiyorlar ki gazın aidiyetini AB’ye çıkartsınlar. Zaten Rusya’ya bağlanan Kırım’dan sonra bu enerji olayı çok daha önem kazandı…
***********
YANLIŞLARIMIZIN FATURALARINI ÖDÜYORUZ. (AYNALARDA PİSLİKLERİMİZ YANSIYOR)
Geçtiğimiz günlerde Lefkoşa’daki bir restoranda aklın mantığın alamayacağı, hiçbir midenin kaldıramayacağı, kanunların bile izahta yetersiz kalıp karar veremeyeceği bir olay gerçekleşti…
Kelimenin tam anlamı ile “iğrenç!” Pekala bu olay Kıbrıs Türk halkının yansıması mıydı? İşte gene o sorun diyoruz… Ve gene ayni konuya dönüyoruz.
BİR: Aradan kırk yıl geçmesine karşın TC’den KKTC’ye yanlış nüfus kaydırması yapıldığının arızaları hâlâ devam ediyor…
İKİ: Bu insanları kendi içimizde eritip rehabilite etmek yerine uzun yıllar dışladığımız için yarattığımız “biz ve onlar” anomalisinin açtığı yaralar hâlâ kanıyor.
ÜÇ: Dolayısıyla “bizim insanımız” olması gereken bu yurttaşlarımız bu adada hâlâ “yabancı ve ötekiler” oluşlarının mağduriyetini yaşıyor.
KISACA: Sorun bu tip iğrenç olaylarla, küçük çocuklara tecavüzlerle, acayip ailevi sorunlarla, gasp, hırsızlık ve illegal sair olaylarla devam ediyor…
Tutun ki tüm bunları yanlış politikaların sonucunda yarattık! Nitekim 1974’ün hemen ertesini hatırlıyoruz. Türkiye’den feribotlarla geliyorlar, boş köylere yerleştiriliyorlardı…
Tabii gönderen Türkiye’deki yetkililerdi ama Kuzey’de rehabilitelerini yapan TC elçiliği ile o dönemlerde iktidarda olan UBP idi… İşte “yanlış” dediğimiz politika da yine her zamanki gibi “İktidar ve Muhalefet” arasında sürgit çekişmelerin sonucuydu…
Ki yıllarca CTP ile sonradan oluşan TKP’ye anlatamadıydık. “Bu insanları dışlamak yerine partilerinize üye yapmalısınız.” Fakat her iki parti de “hayır” üstüne bin tane “hayır” çeker sonra da oyları TC’lileri başından beri üye yapan UBP’ye kaptırırlardı!
Yıllar bu minval üzere geçti… Gettolaşmalarını yaratan da biz olduk, dışlayıp hor gören de… Ayrılığı gayrılığı kemikleştirdikten sonra akıllar başlara geldiyse de işte vaziyetler! Bu insanları kazanamadık! Çoğunluğunca hâlâ aramızda “yabancılar” gibi dolanıp duruyorlar…
GELELİM DENETİM OLAYINA: Bu olayla ilgili tabi ki “lokantaların ne kadar denetlendiği” konusu da geldi gündeme. Büyük kentlerdeki Belediye Başkanlarının konuyla ilgili yaptıkları açıklamaları okuduk, hepsi de ciddiyetle denetim yaptıklarını söylediler…
Gel gelelim ne kadar ciddi denetim yaparsanız yapın “kaşla göz arasında” olagelen ahlâksızlıklarla çirkinlik ve pislikleri yine de önlemek mümkün değildir…
İŞTE BİR OLAY: Bir Arkadaş anlatıyordu. Almanya’da bazı lokantalar katiyen Türk garson çalıştırmazlarmış. Neden bilir misiniz? “Çünkü diyorlarmış Türkler tuvalet kâğıdı kullanmazlar! Büyük abdestlerinden sonra su kullanırlar (Taharet!) Su ne kadar temiz olursa olsun, eller mikroplardan arınmaz, tırnak içlerinde kalır…” Vesaire…
Temizlik bir kültür olayıdır… Bırakın lokantaları, çevrenize bakın! Ha tavuğa tecavüz edildi ha çevreye! Ne fark eder ki? İkisinin de adı pislik rezilliktir ve büyüğü küçüğü yoktur…
“Ulusal terbiye, ulusal temizlik, ulusal tertip…” Derler ki Japonya’yı Japonya yapan işte bu üç unsurdur…
Pekala KKTC’yi siyasi yönden kurtarmış da olsak utancımız olan böylesi olaylardan nasıl kurtaracağız? Pööö! Bindik bir alamete gidiyoruz kıyamete! Çözüm olsa vay, olmasa hay! Bir tavuk kaldıydı ırzına geçilmedik, ona da geçirdiler… İnşallah hayırlı güzel günlere de ulaşırız…
**********
KISACA TAKILDIĞIMIZ: (TALAT’IN BARIŞ KÜLTÜRÜ)
Aslında kültür dediğimiz “Belirli bir toplumun karakterini oluşturan fikirleri, bilgileri, inançları, dini, tarihi, sanatı, gelenekleri” falandır…
Yani “barış kültürü” de dense, “zaten varsa bir kültür, içinde olması gereken unsurdur.” Kaldı ki bizatihi “barış”ın kendisi ulusların karakterinde büyük rol oynayan “tarihleri” ile ilgilidir… Ve zaten “tarihler” kanlı oluşlarıyla değil, “barışçı anlaşmalarıyla” gururlanırlar… Her halde Sn. Talat da bu “barışçı kültürü” arıyor… Arıyor da vermedi Mabut neylesin Mahmut!
Hadi Rum halkı deyip genelleme yapmayalım. Çok kısaca bakın bakalım Rum’un Kıbrıs tarihine. Var mı “barış kültürü?” Ki yine hatırlatalım. 1963 Kanlı Noel’i de onundu, 1974 Makarios’a darbe de!
Ve “barış kültürü” olmayan bu halkla Kıbrıs Türk halkını “birleştirmek” için yine deli divane olunmakta! Yeniden bizi kesip doğrasınlar, topluca mezarlara koysunlar diye mi?
Ki bu ülkede çatladık patladık güven yaratıcı önlemleri bile devreye sokamadık! Es kaza çözüm olsa zaten üç ay sonra yıkılır gider! Öyleyse önce barış’ı tesis edelim… Talat doğru söylüyor!
































