Klavyedeki harflerin üzerine var gücümle, bazen hınçla vurmak, yıllarca daktilo kullanmaktan gelen alışkanlığımdır… En çok dört parmağımı kullanabildiğimden, taka tuka vurmamdan dolayı kim bilir kaç daktilo tuşu kırdımdı!
Ne var ki zaman değişip de kompüter çağına girdikte bir bilgisayar da biz çektikti önümüze… Tabii onun da önünde daktiloyu aratmayacak klavyeyi! Ki bu kez parmaklarımız bilgisayara bağlı klavyenin tuşlarını kırmaya başladıydı, derken laptopa geçtikti… Eee, artık öyle patır kütür tuşlara vurulmazdı, zorunlu bir klavye de laptopun önüne çektik ve tabii kırıp dökmeye devam ettik! Bizim gibiler için kolay değildir müthiş bir hızla değişen, değiştikçe yenilenen teknolojiye ayak uydurmak… Bu nedenle bize “statükocu” derler! Suçlamanın boyutu ile dozu arttıkça da “dogmatikten yobazlığa” kadar içine batırılıp çıkartılmadığımız “kara boya” kalmaz!
OYSA: Ne o kadar statükocuyuz ne de yobazlığa vardırılacak kadar tutucu… Günahı vebali boynumuza olsun eğer varsa bir kusurumuz, aha şu klavyenin tuşları kırılsın, İngiliz döneminden beridir bu adada tek bir şey istedik: “En az Rum halkı kadar özgür ve egemen olmayı!” Kendimizin efendisi olmayı! Yetişen çocuklarımızın geleceklerini hazırlarken onların kaderlerini kendi inisiyatifimizle saptamayı…
O kadar çok istedik ki bu “özgürlüğü” mesela 1974’de Türk askeri gelip de Mağusa hisarlarından indikte ilk söyleyip yazdığımız şu olduydu: “İşte dünyada ilk kez Türkiye dışında bir Türk devleti daha kuruluyor…”
1974’de ne Türki Cumhuriyetleri, ne de Balkanlar’da sözü edilecek bir Türk varlığı vardı… Zaten Ankara’nın, Türk dış politikası nedeniyle dışındaki Türk toplulukları konusunda bir stratejisi de yoktu.
Türkiye ilk kez adadaki Türk halkı ve liderliğinin bitmez mücadeleleri sonunda “Kıbrıs sorununa” sahip çıktıydı… Uzatmadan “bugüne” bakalım:
KIBRIS TÜRK HALKI HANGİ ÇÖZÜME LAYIKTIR
Geçen gün kurucularından olduğum KTÖS’ın sekreteri Elcil “dün olduğu gibi çözüme, barışa karşı çıkan TMT’ciler, bugün de KOP’la birleşmemize karşı çıkıyorlar” diyordu…
Öte yandan bir yazar refikimiz kırk yıl öncesinin futbolu ile kulüplerinden söz edip hatıralarını tazelerken, her hangi bir Türkiye takımı ile karşılaşacak güçteki takımlarımızın ve futbolcularımızın dünyaya kapalı oluşlarına lanetler yağdırıyor ve şöyle diyordu: “Hâlâ ayni laneti yağdırıyorum. Gençlerimizin dünyaya çıkamayışlarının engeli Kıbrıs sorununun çözümsüzlüğüdür..” Ve hassas terazisinde altın tartar gibi ekliyordu: “Bu sorunun çözümsüzlüğünün yüzde elli sorumlusu Rum tarafı, yüzde elli sorumlusu da Türk tarafıysa, Türk tarafındaki sorumlu kesiminin yüzde yüzü milliyetçi tavırlardır…”
Milliyetçilik yani! Yani insanın kendi ulusunu sevmesi, ulusal varlığına inanması… Bir kez daha “ırkçılıktan faşizme” kadar varan bir zihinsel dogmada mahkûm ediliyordu! Kendi aileleri içinde bile barışık yaşamasını, hayatı ortaklaşa paylaşmasını beceremeyip sonuçta evlenenler kadar ayrılanların da yaşandığı bu memlekette, biz kez daha “Türk halkının Rumlarla Birleşik bir devlet kurmalarını engelleyen “milliyetçi kesimler” lanetleniyordu! EOKA’ya karşı mal can güvenliği için kurulan TMT’ye “faşist” kulpu takılıyordu!
FAKAT: 1974’te çözümle birlikte adada Rum halkına büyük olanaklar sunan, yeniden Kuzey’e dönmesine kapı açan, Güzelyurt’un, Maraş’ın iadesini ön gören Annan planına, TC’li kesimin oylarını da yanına alan “ilerici kesimlerin” “evet” demesine karşılık, Rum halkının yüzde 85’inin “hayır” dediğini hiç düşünmek istemiyorlar!… Hatta görmüyorlar da! Tam aksine diyorlar ki Türk halkının siyasi geleceği ile futbolu ancak Rum’un himmeti oranında dünyalı olur! Neden öyle düşünüyorlar? Kıbrıs Türk halkının kendi kaderini tayin etmekten aciz olduğuna inandıklarından mı? Rum olmadan bu adada Türk halkının “hiç” olarak kalacağını sandıklarından mı? Barışın ve çözümün ancak Rum’un isteklerine boyun eğmekten geçeceğini düşündüklerinden mi? Bu nedenle mi Türk tarafı yüzde elli suçludur? Bu nedenle mi kırk yıldır Kuzey’de “ulusalcılık taslamaktadır, devletçilik oynamaktadır?” Türk tarafını bu nedenle mi çok ayıp ve günahmış gibi “milliyetçilikle” suçlamaktadırlar? Bu nedenle mi Türk tarafının Güney Rum’unun çözüm önerilerini budalaca reddettiği inancındadırlar?
ÖYLE Mİ? Türk halkının böyle düşünmesi mi istenmektedir? Ulusumuzu sevmeyelim, kendi egemenliğimize inanmayalım! Dolayısıyla Rum’u sevelim! Seviyoruz zaten… Nitekim irili ufaklı lobiler değiller mi “Türkiye dışarı Rum içeri” diyen? Eee, Rum da başka bir şey istemiyor ki! …Son sözümüzle bitirelim: Eğer Rum’un Türk halkına reva gördüğü çözüm alternatifini becerir de uygulattırırsanız, kuyruk sokumumun bittiği yere kadar karşınızda eğilerek özür dilerken, hürmet ve saygılarımı sunacağım… Söz!
BAŞIMIZA BİR DE KÜRTLER ÜLKÜCÜLER SORUNU SARMAYALIM
Eğer Başaran Düzgün “Kulis” köşesinde sorunun üstüne gitmeseydi aldırmayıp geçecektim. Düzgün’ün yazısını okuduktan sonra ise anladım ki “hayır aldırmadan geçememek gerekir.”
Çünkü bu ülkede dün de Kürt ve Ülkücüler sorunu vardı bugün de haddinden fazla denecek sayıda vardır… Eğer gettolarından çıkıp “lobileşmeseler” mesele yok… Fakat rahmetlik Hasan Keskin’den beridir biliyorum. DAÜ’de egemen güç olan “Ülkücüler” her devrede üstelik KKTC’nin kendi bünyesindeki siyasi gelişmelerde etkinliklerince yer alan tutumları ile var oldular…
Son yıllarda hemen her gün Hasan Keskin ile konuşma fırsatı bulduğum Mağusa’da bana neler anlatmıyordu ki. Nitekim bir parmak işareti ile üç yüzün üzerindeki Ülkücü genci yanında toplayacak bir lobi oluşturduğunu da biliyorum. Kaç kez bu gençlerle Lefkoşa’da Mağusa’da gösteriler, yürüyüşler, eylemler yaptı. Öte yandan özellikle Karpaz’da yoğunlaşmış bir Kürt gettosu var ki Karpaz köylüleri bir devrelerde TC büyükelçilerinin bu nedenle sık sık köye geldiğini söylerlerdi. Ve Başaran Düzgün’ün de olayın insanlık yönünü anlattığı yazısında hatırlattığınca, bir gece yüzlercesini “Kurtarılmış Bölge ilan ettikleri” Karpaz’dan alıp gerisin geri Mersin’e görüp limana atmışlardı…
OLAYIN SİYASİ YÖNÜ: 1974’ten sonra büyük hata yapıldı. TC’den kaydırılan nüfus bırakın Kıbrıs Türk ailelerini, kendi içlerinde bile anlaşamayacakları, ilişki kuramayacakları mahallelerde köylerde iskân edilerek ayrılık gayrılığı artıran “gettolar” oluşturuldu… Kırk yıldır da Kuzey’de “ikinci sınıf yurttaşlar” olarak yaşamaktadırlar ki çok açık yazalım ne onlar bizi ne de biz onları seviyoruz!
Son zamanlarda KKTC’ye büyük bir Kürt akını var. Mağusa’da Türkçe konuşan işçi görmek mümkün değil. Çatır çatır Kürtçe konuşan insanları adım başında görmek mümkün…
Bir mahzuru yok ama onlar “mahzur” yaratıyorlar! Geçen gün yine öncelerde görüldüğü gibi DAÜ’nin altını üstüne getirdiler. Suçluların Ülkücü yahut Kürt olmaları önemli değil. Sorun bu ülkede okumaya gelen dolayısıyle misafir olarak bulunan öğrencilerin, kendi sorunları ile çatışmalarını KKTC’ye de yansıtmalardır…
Zaten iç barıştan yakınıyoruz. Bir de Ülkücü ve Kürt kavgası sorunu yaşamak istemeyiz elbet… Kısaca ciddi tedbirler alınmalıdır diyeceğiz…
































