Havadis Gazetesi | Kıbrıs Haber
KıbrısKöşe Yazarları

Meselenin kökü daha derindedir

Aslında daha başka konulardan söz açmak isterdim ama bu defa neyi yazacağımızı gündem belirledi, bu nedenle “açılış faslını” geçiyorum.

Geçenlerde Lefkoşa’da, Zahra Sokak’ta bir şeyler oldu. Adını koymakta bile güçlük çekiyorum. “Kavga” gibi bir şeyler ama dileyen “arbede” de diyebilir hani. Bir grup ‘genç’, ortamı terörize etmiş. Türkçesi, insanları rahatsız etmişler. Lefkoşa’da yaşayan birçok insanı birçok kereler rahatsız ettikleri gibi.

Çünkü kendilerine karşı saygıları yoktur, dahası hiç kimseye karşı saygıları yoktur. “Görgü kuralları”, onlar için bir ayak bağından fazlası değildir.

Bunları niye yazma lüzumu hissediyorum? Çünkü yazı, herhangi bir ifade ediş biçiminin en keskini olma şansına sahiptir de ondan. Yoksa kimse bunu okuduktan sonra “hidayete erecek” değildir. Ama insanları bir anlık bile olsa düşünmeye sevk edebilmek, mühim ve faydalı bir iş olup bunun en keskin aracı her daim yazı olmuştur.

Bu tarz nahoş hareketler, biz bunları yazdık diye azalmayacak. Hatta belki tepki ile karşılaşacağız… Olsun, hiç mühim değildir. Zaten bu konu bir avuç genç ile sınırlı olacak kadar basit değildir. Ben de onları yazmıyorum zaten size.

Söz konusu olan şey, toplumu ilgilendiren bir derin meselenin, ara ara, bu tarz vakalar sayesinde gün yüzüne çıkıyor oluşu… Şiddet olaylarının bu sıralar daha fazla ‘anılması’, elbette şartların da etkisiyle oluşan bir durum ama sadece bundan ibaret değil olup biten.

Türkiye’de yaşanan sınıfsal kavga, nasıl Batı’da yıllar evvel ortaya çıkan ve sonrasında da zaman içinde kaybolan ‘lumpenproletarya’yı (ki bu teknik bir terimdir ve de bunu ortaya atan kişi Engels’tir) yarattıysa bizde de bunun bir çeşidini yaratacaktı. Çünkü biz kendimizi onlardan ayrı görmüyorduk, etle tırnak gibiydik. Elbette hakikat tamamıyla böyle olmasa bile bunu içeriyordu.

“Şartlarımız, vaziyetimiz, tarihimiz, koşullarımız ve toplumsal sınıflarımız benzemiyor o kadar” denebilir. İyi de, Türkiye’ninki çok mu benziyor diğer ülkelerin durumuna? O nasıl ‘müstesna’ ise, biz de öyleyiz.

Kendi lumpenproletaryamızı ithal etmekle kalmadık, ona ruhunu kendimiz verdik.

Hani Dostoyevski demişti, “Biz romanı Batı’dan aldık, içine kendi ruhumuzu kattık” diye, o hesap…

Bazı aydınlarımız da bu durumun devletin dirayet göstererek ortadan kaldırabileceği bir durum olduğunu iddia ediyorlar…

Umarım onlar haklıdır ama meseleyi “üç beş nümayiş” diye görmek olup biteni küçümsemek gibi gelmiştir bana hep.

 

***

 

Tay tay tay tay

 

Toplumcu Demokrasi Partisi, 8. Olağan Kurultayını yapacakmış.

Siz bu yazıyı okuduğunuzda yapmış olacak.

Fakat zarar yok çünkü tek aday var: Bay Zeki Çeler.

Yani bendeniz keramet gösterip kimin kazanacağı ile ilgili bir şey söyleyemeyeceğim sizlere.

Yalnız, bir şey dikkatimi çekti, onu paylaşmak istiyorum… Bilmem fark ettiniz mi, partilerimiz hep “kurultay” yapıyor. “Kongre” yapanlar pek az.

Oysa bu laf, Halk Partisi’nin yumurtladığı (yeniden kullanmaya başladığı) bir laf olmanın yanında, pek ‘faşizan’ kokuyor… Sanki 1930 senesindeyiz de birbirimize kalantor Ankara politikacıları gibi “Bonjour Bay Lütfullah” falan diye sesleniyoruz.

Sürekli ‘terminoloji’den söz eden devrimci arkadaşlarımızın güzelim Türkçemizi bu denli özensizce kullanmaları çok enteresan.

Ya da ‘enteresan’ değil, tüm bunlar bir başka gerçeğe işaret ediyor…

Neyse, o da başka yazının konusu olsun.