Öğretmenler iyi bilirler. Ödevini yapmayan, okula geç gelen, derslerine çalışmayan… Öğrencilerin bir ayak üstüne fakat hiç birinin de “canım istemedi ve yapmadım” demediğince söyledikleri mazeretleri vardır!
Hangimiz o rahlei tedrislerden geçmedik ki. Bilmez miyiz öğretmenlerimize nasıl diller döküp yalanlar sıraladığımızı… Fakat: ***
YÖBETİCİLERİN BUNA HAKKI YOKTUR: Koca koca hükümetlerin, kelli felli milletvekillerinin “yönetim başarısızlarına” okul öğrencileri gibi enten püften ve inandırıcılıktan uzak nedenler takıp kendilerini haklı çıkarmak telaşında mazeret uydurmalarının tırnak kadar kıymeti harbiyesi yoktur! Kaldı ki etik de değildir! (Hatta böylesi hükümet krizlerinde Ombudsman’ın devreye girip görev yüklenmiş böylesi “yöneticiler taifesini” soru suale tabi tutup cezalandırması gerekir!) ***
ÇÜNKÜ SUÇLUDURLAR! Seçmenleri tarafından seçilip “yönetim erki” olarak yeminli billahlı göreve getirilirlerken söz verdikleriyle, verdikleri sözlere tükürmeleri hem ayıptır hem de halka yalan söyledikleri için dini ve ahlâki vecibelere de aykırıdır ki bunları “Allah da affetmez!”
Dedikten sonra gelelim Saner Koalisyon Hükümetine: ***
GENÇ BİR HÜKÜMETTİ: Geriye dönüp baktıklarında gelip giden ağabeyleri yaşlarındaki yönetim takımlarını sadece görmekle kalmıyor; başarı ve başarısızlıklarını eleştirecek kadar da onlarla aşık atabilecek etkin ve yetkin olabildiklerinin ispatını çakıyorlardı..
Bizzat Ersan Saner kısa sürede UBP’nin başkanı memleketin de Başbakanı olabiliyordu.. ***
(BURADA bir parantez açıyorum: Bilir misiniz? Artık Kıbrıs Türk halkı gelip giden Hükümet üyeleri, milletvekilleri, kısaca politikaya soyunmuş yeni bir kuşak tarafından yönetiliyor.. Denktaş hatta Eroğlu dönemleri çok gerilerde kaldılar.. Bir Nejat Konuk’u kaçımız hatırlar? Yada Tahir Çağatay’ı? Öte yandan hem Meclis dolayısıyla gelip giden Hükümetler de gitgide gençleşiyorlar.. “HATTA” diyoruz eğer pandemi vurmasaydı şu anda KKTC sadece turizm yönünden değil, o dillere pelesenk “üretim” dediğimizin şahikasına varacaktı.. Çünkü bürokrasi küçülürken özel sektörün önü açılıyordu.. İhracat arttıkça üretim de artıyordu.. Mesela İki yıl önce Mağusa surlar içinde turist kalabalıklarından yollarda yürünemiyordu… ***
VE DİKKATİNİZİ ÇEKERİM. Bazı sosyoekonomik sorunlarımızın olmasına karşın bugünkü kadar Ankara’ya muhtaç değildik! Ne de bugünkü kadar sorunlarla sarmalanmışlık nedeniyle “battık mahvolduk” diye feryat ediyorduk.. ***
“TILSIM NEYDİ!” İlk defa KKTC’de “özel sektörün kamu görevlileri sektörünün önüne geçmesiydi..”
Zirai üretimden sanayiye, taşımacılıktan turizme varıncaya kadar “özel sektörün” devreye girmesi, iş yapması, üretmesi, kazanması, kazandıklarını toplum katlarında sirkülasyon sağlayacak sistemin çarkları haline getirmesi…
Bugün temcit pilavı gibi “üretim de üretim” diyoruz ya işte o üretimdi toplumda büyük bir sektörel dinamizm yaratan..
***
KÖR OLASICA PANDEMİ! Vururken acımadı! Özel sektörün palazlanıp uçmaya hazırlandığı bir dönemde insanları sadece “aşıya muhtaç” duruma soktu ki hâlâ felaket bitmedi..
(Bu arada AB’e hellim ihracatı fırsatını da yitirdik!) En kötüsü iki yıldır “eğer Ankara KKTC’e her ay para pompalamazsa Kuzey’deki varlığımızın bile tehlikeye gireceği gerçeğidir!”
***
NE DEMEK İSTİYORUM? Ersan Saner koalisyon hükümetinin ancak bu kadar “olabileceği” gerçeğini “nedenleriyle” birlikte görmemiz gerektiğini!
Ki devri iktidarlarında ve Başbakan yardımcısı Arıklı’ya karşın, memleket YDP’den kopanlarla bir siyasi partiye daha kavuştu! Nitekim haberleri medyada çalkalanırken öğrendik, 45 yılda 35 siyasi parti kurmuşuz! (BU konuyu yarın yorumlayacağım da hemen belirteyim: 45 yılda 35 siyasi parti kurulması eğer bir siyasi fantaziya değilse mutlaka bir toplumsal sevgisizlikle güvensizliğin belirtisidir. Doğrusu klinik vakadır!) ***
YANİ “KKTC de üretim yeterli değildir… Yapacak daha çok işimiz vardır… Kendi ayaklarımız üzerinde durmak en büyük gailemizdir…”
Dediğimiz yerde, tutun ki Saner hükümeti döneminde Kıbrıs Türk halkı o “üretim” lafına selam çakarak ancak bir siyasi parti daha doğurtabildi! Ötesi ya hey! *** KISACA TAKILDIĞIM: (DOYAMADIĞIMIZ SİSTEM ARAYIŞLARI!)
Yıllar yılı aslında olmayan ekonomiye takılmadık ad, yakıştırılmayan sistem, üzerine yapılmayan yorum kalmadıydı! ***
BU TOPLUMSAL OLAYLA ilk tanıştığımızda sözde “Türkten Türke” kampanyasıydı! Buna karşın millet gene de Rumdan alır Türke satardı! Doğrusu bile bile kandırılmak bir yana, kazığın alasını yediydik! ***
ARDINDAN “kooperatifçilik seferberliği” başlatıldı. Uğruna bakanlıklar kuruldu. köy köy gezildi yeni kooperatifler oluşturuldu.
Ne var ki yıllar yılı aracı tefeci tarafından kazıklanmaya alışmış “üretici” ayni zamanda kazık atmaya alıştığı “tüketiciye” bu sistem dolayısıyla kazık atamadığından; bu Koopçuluğu beğenmedi, kısa sürede yıktı, gitti yine “aracının tefecinin” kucağına oturdu!
***
ARAYIŞLAR bitmedi ama! Bu kez de “karma ekonomi” dendi.. Zaten Osmanlı’dan beri vardı. Fakat biraz da sistem olarak dayatıldığından tutmadı memleketin ziraatçısı gene arpa buğday ekimine talim etti. Bir yıl yağan yağmurun bereketinden kazandı, ertesi yıl kuraklıktan.. Hâlâ da bu sistem devam etmekte! ***
SON zamanlarda ise dağı taşı “üretim de üretim” diye inletiyorlar” Devlet dairelerinde bile artık işinizi yapacak memur kalamadı! Hepsi de üretim seferberliğine katılıp toprağa aktı! Ha bire ekiyorlar biçiyorlar da anlaşılır gibi değil. Milletçe ekip ürettikçe pahalılık da artmakta!
Ve anlıyoruz ki ne kadar üretim o kadar pahalılık! Yakında üniversitelerde ders olarak okutulabilir!
































