KENDİMİZİ yumurtlamayan tavuğa benzetmek istemem. Hem ayıp hem günah! Çünkü kaderimizi teslim alan “çözümsüzlük” gibi bir siyasi virüsün esiri haline gelmişlikte öylesi bir kısırlığı kendimize yakıştırmak insafsızlık olur!
Öte yandan şöyle düşünmek de mümkün ama: Eğer olağan devlet değilsek şu halde neyiz?
Deve kuşu olmadığımız muhakkak! Ki bu lafı ne zaman serdetsem aklıma rahmetlik Denktaş gelir. Ankara’ya ne zaman serzenişte bulunmak gereğini duysa, “söylesinler derdi. Deve kuşu muyuz yoksa kuş mu?”
Deve kuşu olamadık. Fakat uçmak için kuş da olamadık!
Şimdi tam sırası geldi yazacağım da yine “nankörlük” olacak! Desem ki yıllardır sadece Güney’deki Rum’un baskısıyla değil.. Rum’un o baskılarla yarattığı ezgi cefalarının yarım asırdır ayni minval devam etmesine rağmen, artık bir dünya devleti olan Türkiye’nin üzerimizdeki bu siyasi ve ekonomik baskıları önleyememesi de vahim bir gerçektir..
Kİ 1974 Barış harekâtından hemen sonra Ecevit’in o yıllardaki Maliye Bakanı Ziya Müezzinoğlu Kıbrıs Türk toplumunun mali yapısını “36 TL bir Kıbrıs lirasına tekabül eder” kararıyla yeniden saptarken, aklındaki şeytanın ne düşündüğünü de şöyle açıklıyordu.
“Bu kur değişikliğiyle Rum parasını piyasadan silip süpüreceğiz…”
Ki “görsünler” demekti: Görsünler dünya kaç bucaktır!
Bu adada tabi ki Kuzey’de hayır yüzü görmememizin ilk kırılması öyle başladıydı. 46 yıldır da “TL ile sterlin değerindeki Rum parası arasında sıkışıp kalırken doğrusu ya dünyanın kaç bucak olduğunu biz görmekteyiz!” …TABİ ki bunları durup dururken yazmıyorum.
Daha göreve başladığı gün “bilumum harç ve pullara zam yapan Saner Koalisyon hükümeti yazdırıyor!”
Yada Barış Harekâtından hemen sonra “şimdi de askeri zaferi ekonomik kalkınmayla taçlandıracağız diyen rahmetlik Ecevit hatırlatıyor!
Veya nüfusu yarım milyon var yok hem AB hem de BM’ler üyesi olan Güney’deki Rum’un canımıza ot tıkan aleyhimize kararları çıkartması düşündürüyor! *** VE TC’NİN YENİ POLİTİKASI: Yukarıda yazdıklarımın hepsini geçiyorum.. Çünkü benim için Türkiye “anavatandır.”
Ancak 1974’de yarattığı o büyük askeri harekâtı hâlâ bir barışçı çözüme kavuşturamamasının bugün de sürüp giden sıkıntılarını, bir kadermiş gibi yaşamaya devam etmenin ne stratejisi olur ne de mantığı! Kaldı ki daha düne kadar askeri darbelerle sallan yuvarlan yol kat etmeye çalışan Türkiye’nin artık yadsınamaz bir gerçekte Erdoğan ile geldiği yer, bırakın bölgedeki yerini bir dünya devleti oluşunu çakmaktadır..
Ki şimdilerde “öyle geldi böyle gider politikalarıyla” aslında bir yere varılamayacağını anlayan Erdoğan, yine Kıbrıs sorunu odaklı olayların da etkisiyle yeni bir “politika” saptamasına yöneldi. İçinde daha çok demokrasi ve insan hakları da var, kırgın ve küskün olduğu ülkelerle yeniden dostluklar ve işbirlikleri oluşturmak da var..
BU “reform” nitelikli değişimin bizi ilgilendiren yanıysa şu sıralarda bölgemizdeki büyük ülkelerin ve bazı AB ülkelerinin hidrokarbon yataklarıyla da ilintili uygulamaya çalıştıkları siyasi taktiklerinin önünü kesecek yeni politikalar üretmektir.
Ki çok yakından tanığı olduğumuzca bugüne kadar Erdoğan’lı Türkiye yıllardır Rum’un yanında hatta ittifakı içinde yer alan Filistin uğruna İsrail’i gözden çıkardıydı! Bir Sisi bahanesiyle Mısır’la ilişkilerini bozduydu! Suriye’deki iç hesaplaşmada Esat’a karşı siyasi tavır koyduydu.
Öte yandan kaypak siyasetlerin ülkeleri olan Birleşik Arap Emirlikleri, Suudi Arabistan gibi ülkelerle ilişkilerlerde de zaman kaybettiydi! Asıl siyasi açmaz ise dostluklarını ve ilişkilerini kaybettiği tüm bu ülkelerin Rum-Yunan ikilisinin oluşturduğu ittifakın içinde yer almalarıydı! ŞİMDİLERSE ise Erdoğan uzun süredir Araplara dönük yüzünü AB’e çeviriyor. İsrail’le hatta Mısır, Fransa ile yeni ilişkiler geliştirme çağrıları yapıyor.. İngiltere ile karşılıklı ticaret anlaşması imzalanıyor..
Dolayısıyla Kıbrıs siyasi sorununun da bu yeni siyasetlerle birlikte Türkiye’nin lehine “değişime” uğraması kaçınılmazdır.. Yeter ki politik beceride ilişkiler doğru kullanılsın…
***
KISACA TAKILDIĞIM: (BÜYÜK SORUN İŞSİZLİK!)
KKTC İstatistik Kurumu “işsizlerin sayısında artışlar olduğunu” açıkladı.
Pandemi nedeniyle bizatihi “iş yerlerinin” bile “işsiz” kaldıkları düşünülürse olağan bir sonuç diyeceğiz de “olağan” olmayan asıl sorun şudur: Ki yıllardır şöyle diyorum: “Eğer KKTC’nin yüz avukata ihtiyacı varsa tutun ki yüz birincisi fazla olacaktır.. İki yüz doktora ihtiyacı varsa iki yüz birincisi fazla olacaktır. Şu kadar öğretmene, mühendise falan ihtiyacı varsa her zaman mesleki fazlalıkları “işsizliği” doğuracaktır!
NİTEKİM eğer pandemi olmasaydı gençlerimizin nasıl AB ülkelerine küme küme göç edeceklerinin tanıkları olacaktık. Ki Kıbrıs halkı öteden beridir Türk’ü Rumu ile göç etmektedirler..
Çünkü ayni meslek grubunda yüzlerce genç insan aş, iş, yaşam hakkı beklemektedirler. Ne var ki “iş” dediğiniz de aslanın ağzına çoktan düşmüştür. Şöyle ki artık her mahallede iki üç eczahane görmek mümkündür. Sözde aralarında üç yüz metre mesafe olacaktı. Fakat neredeyse yan yanalar!
İş bekleyen öğretmenler, mühendisler, var.. Yirmiyi aşkın üniversite kurduk ya. Binlerce öğrenciyi sokuyoruz o üniversitelere sonra peş peşine mezun ederken de işsizler ordusu yaratıyoruz.
Sonuç mu? Deniyor ki KKTC’deki işsizler sayısı 15 bini geçti… Bu rakam bilinen işsiz sayısını ifade eder. Öte yandan bir de “gizli işsizlik” var ki bazı devlet dairelerinde “istif” gibi tıka basadırlar dönmeye yer bulunmaz!
Asıl fecaat ise üniversiteden mezun olanların sayılarının sürekli artmasıdır…
ÇARE: Türkiye ile gerçekleştirilecek anlaşmayla işsiz gençlerin, bize yakınlığı nedeniyle en azından Güney sahilleri kentlerindeki iş yerlerinde istihdam edilmelerinin önünü açmaktır.
































