46 yıldır kapalı kaldığı için viran olmasına takılırdık. Açtık, bu kez de “neden açtık” diye takılıyoruz.
Fakat asıl sorunu gözden kaçırıyoruz. Çünkü Maraş’ı ne bir siyasi hedef belirleyerek ne de sosyoekonomik yönden plan yaparak açmadık. Açmak için açtık.. Açtıktan sonra da “ne yapmamız” gerektiğini düşünmeye başladık, kör talih! Bu kez de düşünüp planlayacak hükümet yok! Cumhurbaşkanı icranın başı değil ki Maraş’la ilgili restorasyon çalışmaları başlatırken iskân olayı ile Güney’deki Rum mal sahiplerinin taleplerini karşılaşın. Şu anda tek denilecek tasavvur Rum mal sahiplerine çağrıda bulunmak. “Gelin malınıza sahip çıkın. Yada satın parasını alın..” Tutar mı bilinmez ama daha şimdiden Rum tarafı “Türk tarafını yükseltecek” dediği bu karara uyacak Rum mülk sahiplerini vatan haini ilan etti! Öte yandan 46 yıldır kapalı kalmasına tahammül edilebilinen Maraş’ın bir süre daha statükosuz kalışına da tahammül edilir! Edilir de neden bu hükümet krizleri! ***
OYSA “YÖNETİMLERLE” YÖNETİLMEYE ÇOK ALIŞKINIZ: İngiliz sömürge döneminde de Rumun ense kökümüzde Demoklesin kılıcı gibi durduğu o eski ve karanlık günlerimizde de Kıbrıs Türk toplumu olarak her devrede, “birlik” esamesinden tutun da “meclis” esamesine kadar uzanan siyasi örgütlerle “yönetme ve yönetilme” becerisine sahip bir toplumuz.
MESELA yıl 1918; İngiliz sömürge yönetimi. “Meclis’i Milli’yi” oluşturmuşuz..
Yıl 1924: “Kıbrıs Türk Cemaatı İslamiyeyi” kurmuşuz.
Yıl 1926: Milli Cephe’yi oluşturmuşuz.
Devam ediyorum: Ardından “Kavanin Meclisi” seçimlerini yapmışız…
1943’de Kıbrıs Adası Türk Azınlığı Kurumu’nu (KATAK”ı kurmuşuz…
“Milli Parti”yi oluşturmuşuz..
…Üstelik “iktidar-muhalefet” olgularında.
YANİ bu toplum dün bir bu iki denecek siyasi yönetimler oluşumlarının acemisi değildir..
Buna karşılık şimdilerde görüp ellediğimiz hükümet krizlerinin hemen hepsinde “basiretsizlik” görüyoruz. Kendi siyasi çıkarlarını toplum çıkarlarının önünde götüren siyasi partiler sorumsuzluğu görüyoruz!
Kİ sanısınız Amerika’yı yönetiyorlar! Oysa yönettikleri 3 bin 242 kilometre karelik 4 yüz bin nüfuslu bir toprak parçası.. Oysa sadece İstanbul’un yüzölçümü 5 bin 343 kilometre karedir, KKTC’i içine alır boş yerleri de kalır.. Nüfusu da en az 15 milyon.. Ve o koca İstanbul’u (merkezi yönetimin) emrindeki bir vali ile halkın oylarıyla seçilmiş bir Belediye Başkanı yönetir… *** DOLAYISIYLE eğer hemen her koalisyon hükümeti kuruluşunun ardından yaşanan krizlere rağmen hâlâ “başkanlık sistemi” düşünülmek bile istenmiyorsa bir hikmeti olmalıdır da o zaman şunu da düşünmek gerekmez mi? “Nasıl bir yönetim modeli uygulayalım ki kısa sürede yıkılmasın?”
Nasıl bir seçim sistemine geçelim ki “koalisyon hükümetlerinden dolayısıyla hükümet krizlerinden kurtulalım? ***
NİTEKİM ben unutmadım. Cumhurbaşkanlığı seçimi propagandaları sırasında CTP’den aday olan Tufan Erhürman sloganlarının arasına, “lider değil, liderliklerin katılımıyla oluşacak yönetimlerden” söz ettiydi.. Ben bu görüşe “kadro hareketi” diyordum.. Ki bizim gibi hâlâ çözümsüzlüğün sultasında sürünen toplumların en çok gereksinimini duyduğu yönetim şekli “kadrolardan oluşacak yönetimlerdir..”
Vakti zamanında Dr. Küçük’ler, Denktaş’lar eğer toplumu bir arada tutup örgütleyip yönlendirdilerse bunları kadrolarıyla başardılar.
Şimdilerde memlekette siyasi partiler furyası var ama bu siyasi partileri “koalisyon hükümetlerinin” vatan millet memleket çıkarları için çalışmalarını ve görevlerini yapmalarını sağlayacak kadro hareketleri yoktur.. Çünkü böylesi oluşumlar fedakârlık ister.. Kişisel çıkarları değil, KKTC’nin çıkarlarını gözetmeyi emreder. Siyasilerimizde eksik olan da bunlardır! ***
KISACA TAKILDIĞIM: (KAT MÜLKİYETİ KANUNU BİLE YOK!)
Dün köşemde “yarın yazacağım” dediğim yeni bir sorunla daha karşı karşıyayız.. Bitmeyen şikâyetlerini işittikçe “doğrusu çekilmez” dediğim bir sorun.
MALUM artık “apartmanlar” diyarı olduk. Nitekim Mağusa’da şimdilerde bitti bitecek galiba KKTC’nin en yüksek binası (24 katlı) bir apartman da bizim Sosyal Konutların hemen yamacında yükseliyor. Hani Volkan Vural’ın da daire aldığı bina. O yüksekliğe baktıkça “yok anam diyorum kendime, ben bu binanın üst dairelerinde yaşayamam, öylesi yükseklerden korkarım!”
Ne var ki artık korksanız da sevmeseniz de “dikey yapılaşma gitgide gelişip yerleşiyor.
FAKAT dün de kısaca değindim. Söylediklerine göre hâlâ bir “Kat Mülkiyeti Kanunu” yok! Olmayınca da apartmanlarda yaşayan aileler kendi aralarında “yönetimler” oluşturup işbirliği yapıyorlar ama tıpkı koalisyon hükümetleri gibi oluşumlarından bir süre sonra ya iş birliğinden kopuyorlar ya görevlerini yapmıyorlar yada her ay vermeleri gereken aylık paraları vermiyorlar..
Çoğu apartmanların merdiven basamaklarının pislik deryası olması bir yana ötesi elektrik su arızalarını giderecek bir örgütlü birliktelik de yok..
BİR kere Türkiye’deki apartmanlardan biliyoruz: Dört katın üzerindeki apartmanlarda “Kat Mülkiyeti Kanununa” göre mutlaka bir “kapıcı” olması gerekir.
Ayrıca TC’de “Apartmanların temizliği yanı sıra her türlü gereksinmeleri için de çalışan “Yönetim Şirketleri” vardır. Masraf ve hizmetlerinin parasını apartmandaki daire sahipleri verir. Vermeyen daire sahibi veya kiracısı olursa “icraya” verilir parasını çatır çatır ödetirler.. Falan… *** KKTC’e gelince: Yedi katlı 17 daireli bir apartmanda bile ne kapıcı var ne temizlikçi var ne düzen ve istikrar sağlayacak bir sorumlu var! Yani yoklar! Çünkü “Kat Mülkiyeti Kanunu” yok! Olmadığı için de çok katlı binalarda oturan kiracı yada daire sahibi ailelerden hiç biri “icraya” gidemez! Zaten bildiğimce daire sahipleri birbirleriyle ya sürekli kavga etmektedirler yada birbirlerine küstürler!
YANİ ne? “Devlet olduk ama devlete hükümet dayandıramıyoruz dolayısıyla ne huzur var ne istikrar.. Aynen, “apartmanlar ülkesi” olduk ama ne kanunu var ne denetimi dolayısıyla daire sahip ve kiracılarının da ne huzuru var ne istikrarı!
































