Havadis Gazetesi | Kıbrıs Haber
Köşe Yazarları

SEÇİM –MARAŞ – VE HALLERİMİZ

Dün seçim sandıklarına gittikti. On bir adayın yarıştığı iki seçenekli seçim sonucunu her halde sizler yazımı okurken çoktan öğrenmiş olacaksınız da detaylarını bugün öğreneceğiz.. Öğreneceğimiz de    “tamam” mı yoksa gelecek Pazar da bu memlekette yapacak başka işimiz kalmamış gibi yine sandıklara mı taşınacağımızdır.

Sadece bu Cumhurbaşkanlığı seçim olayını düşünüp yorumlamak zorunda kalmak bile artık KKTC’nin yeni ve köklü değişimlere ihtiyacı olduğunun ispatını çakmaktadır çünkü 1983 Anayasasının üzerinden 37 yıl geçti..                                      O yıllardan bu yıllara dünya hızla ısınıp  iklimler bile değişir.. Ülkeler savaş delisi olur.. İçinde bulunduğumuz Doğu Akdeniz ile Ortadoğu  ateşler içinde yanar.. Bu yangınların alevleri Kafkas’lara kadar sıçrar.. Ve artık dünyanın en ünlü  kentlerinde bile devletlere karşı halk ayaklanmaları söz konusu olurken…                  Her halde her an bir maraza çıkarabilecek kabiliyetteki Rum komşumuza karşın, bu adada “öyle geldi böyle gidecek bir yaşam”  tevekkülünü daha uzun yıllar  kabullenmek mümkün değildir..

Nitekim 37 yıl sonra artık bir de “Maraş sorunumuz” doğdu! İlk haber de BM’ler GK’inden çıktı ve çağrıda bulunarak geri adım atılmasını istedi.

Ardından Anastasiadis konuştu. Ve her zamanki gibi yıktı viran eyledi perdeyi! (Anastasiadis için son fikrim şudur: Bu adam görevde kaldığı sürece bu adada ne çözüm olur ne barış. Ki Maraş’ın açılması, Türk tarafının oradaki mülk sahiplerine gelin malınıza sahip çıkın çağrısı, barış ve olası çözüm konusunda yaratılan bir fırsattır. İki halkın barışmasıdır.. Anastasiadis bu fırsatı teperken “asla iki devletli çözüm olamaz” diyerek de köprüleri attı ki bizim federasyonculara bir daha sormak gerek:  Şimdi nasıl bir federasyon isteyeceksiniz? Eğer Rum liderliği tarafından siyasi eşitliği olmayacak bir Türk devleti kabul görmeyecekse?)

…Yaza söyleye buraya kadar gelmişken Ankara’yı es geçmek olmaz. Çünkü 46 yıldır bizi bu adanın Kuzey’inde sırtlayan, güvencemizi sağlayan, deniz altından kurak topraklarımıza Anamur’dan su bile akıtan, sürekli bütçemize mali kaynak akıtan  Türkiye’nin  “Kıbrıs’taki Türk kardeşlerimizin hakkını kimselere yedirmeyiz” demesi elbette bizi mutlu etmektedir ama yeterli olmadığı da bir başka gerçektir.

Çünkü aradan  46 yıl geçmiştir ama   hâlâ çözümü sağlayamamak, hâlâ  dünyadaki tek bir ülkenin bile bizi tanımasını sağlayamamak, ambargoları kıramamak, koronavirüslü gibi dünyadan izole yaşamak zorunda bırakılmak… Doğrusu artık çekilir bir kahır değildir..

Demek istediğimiz şudur: Ankara’nın yok mudur  bizi tanımasını sağlayacağı bir iki dost ülkesi?

Ki ne acıdır! Ana muhalefet partisi lideri Kemal Kılıçdaroğlu da aklına nereden gelmişsek KKTC’nin tanınmamışlığının sözünü ederken, “galiba sadece Pakistan tanıyor” dediydi de viran harap eylediydi perdeyi!

Vesselam Kıbrıs siyasi sorunu her halde bundan sonra da böyle devam etmemelidir. Ve “KKTC devlet olarak tanınmadan ancak iki devlet arasında oluşturulacak federasyonun da asla gerçekleşmeyeceğini  Rum’un da “bizimkilerin” de bilmesi gerekir..

***

KISACA TAKILDIKLARIM:

ÇOK kişiyle konuşma imkânım olmadı ama çevremdeki okullara devam eden  çocukları olan kişilere hep sorageldim: “Nasıl gidiyor onlıne eğitim? Kimse “iyidir faydalı oluyor” demedi! Fakat başka bir çözüm formülünün de olmadığını kabul ederek..

Oysa şimdilerin dijital çağı geleceklerde belki de okullarla öğretmenleri gerektirmeyecek kadar insanların hayatlarına girecek ama henüz erken..

…Bugün “yüz yüze eğitime” geçiliyor.. Okullarımızın bu konuda yeterli olup olmadıklarını göreceğiz ama pek çok veli tedirgin..  Çünkü ne kadar tedbir alınırsa alınsın “öğrencilerin” o kendilerine özgü aktiviteleriyle birbirlerine  yaklaşıp, kaynaşmalarını denetim altında tutmak kolay olmayacak. Bu nedenle öğretmenlerin çok büyük  sorumluluk yüklendiklerini  kabul edenlerdenim. Çünkü tek bir olay bile öğretmenden sorulacak! Bununla yetinilmeyecek “aldığı tedbirler” sorgulanacak! Olduğunca okul idaresi töhmet altına itilecek!

Peki yüz yüze eğitime  geçilmemeli miydi?

İnternet’ten öğrenim de yararlı olmuyordu ama!

Yani ne? Rizikolu da olsa en azından “denemek” gerekiyordu diyelim..                                                       ***

BAZI laflamalara fena takıyorum çünkü canımı sıkmanın ötesinde yakıyorlar dolayısıyla acıtıyorlar!

Mesela şu BM’ler genel sekreteri Guterres’in Maraşla ilgili açıklamasındaki lafı: “Gelişmelerden çok kaygılıymış!”

Fakat 46 yıldır Maraş’ın kapalı kalmasından kaygılı değildi!                          Siyasi sorunun çözümsüzlüğünün de çok umurunda olduğunu sanmam!                        Türk halkının 46 yıldır ambargolar altında kendi bölgesinin esiri gibi yaşamak zorunda kalmasından çok kaygı duymadığı muhakkaktır çünkü Crans Montana’da müzakerelere baş hakim olarak katılırken bile hayıflandığına yönelik tek ifadesi olmadı!

Ne deyim bilmem ki! Sizi gidi Rumcular!                                      ***

SEÇİM kampanyası boyunca bazı adaylardan çok güzel sözler işittik. Çok güzel ve yapıcı eleştirilerde bulunanlar oldu.. Hatta KKTC’nin yeniden yapılanmasını sağlayacak değerde  söylenip vurgulanan teoriler de vardı.

Ancak “özeleştiri yoktu!” Kimseler, “koalisyon hükümetlerinde yer almamıza karşın bugün bu söylediklerimizi maalesef gerçekleştiremedik” demediler!

Sadece Serdar Denktaş (her ne kadar kendini dışta bırakmışsa da) şunu söyleyebildi: “Vatandaşı yanlış  uygulamalarıyla devletten soğutanlar bugün hamasetle oy istiyorlar…”

İşte o büyük gerçek!