Havadis Gazetesi | Kıbrıs Haber
Köşe Yazarları

Aklının ucundan bile…

Çamaşırlar mermer teknelerde yıkanır, avlulara gerilmiş tellere asılırdı.

Akşamları hisar üstlerinden yıldızlar seyredilirdi.

Kimsenin uzayda ne olup bittiğine dair bir fikri yoktu…

Çiçekler teneke saksılarda büyütülürdü.

Yaz ayları ikindi rüzgarlarının çıktığı vakitlerde teneke saksılara su verilirdi.

Fesleğen, sardunya, gül damlası, yasemin ve ful şenlenirdi.

Kimsenin siyasi parti diye bir meselesi yoktu…

Açık hava sinemaları ahalinin en büyük eğlence yerleriydi.

Paralı olanı, meccani olanı…

Bir sinemalarda, bir panayırlarda kalabalıklar oluşurdu.

Millet, siyasi mitinglere sonradan alıştırılacaktı…

3+1, 2+1 gibi daire kavramları hiçbir yerde yoktu.

Kerpiç duvarlar arasında bir sündürmesi, bir avlusu ve gerekli odaları olan o evler insanlara yeter de artardı bile.

Kimse bunun ötesinde hayal kurmaz, denize nazır “Ah bir evim olsa” demezdi…

Roman okumak, mektup yazmak önemliydi.

Roman konuları birçok insanın hayatına yön verir, mektuplar romanlardaki aşk tasvirleriyle süslenirdi.

Bilgisayar’ın adı henüz bilinmiyor, hayal bile edilemiyordu…

Meyhane kültürü yaygındı.

Akşamcılar oralarda demlenir, demlendikten sonra sessiz sedasız evlerine çekilirlerdi.

Şimdiki gibi restoranlara meyhane denmezdi!

Meyhaneler meyhane gibiydi tahta masalarıyla…

Kimse kimsenin omzuna basmaz, hırs insanları yiyip bitirmez, komşuda pişen yan komşuya da düşerdi…

İnsanların sanal alemlerin esiri olacağı düşte görülse hayra yorulmazdı!

Ahşap radyolarda Münir Nureddin Selçuk, Müzeyyen Senar, Abdullah Yüce ve Zeki Müren gibi şarkıcılar dinlenirdi.

Yabancılardan en çok Frank Sinatra bilinirdi.

En çok bilinen dans tango ve valsti.

Lakin tek bir kişinin bale veya opera diye bir gösteriyi görmüşlüğü pek yoktu…

Kahvehanelere yığılan insanlar kaldırımlara kadar taşardı.

Her birinin ayağında birkaç sandalye.

Yanlarında nargile, sıcak sumad, kahve ve vircinya tütün.

Serin rüzgarlar püfür püfür esmekte.

Havada yel değirmenlerinin uğultusu.

Şehriler kasabalar yüzyıllardır bilinen şehirler ve kasabalardı.

Lefkoşa’da, Mağusa’da ve Girne’de başka kentler kurulacağı kimselerin aklından geçmezdi…

Aşklar gizli ve yaman yaşanırdı.

Hasret dağları aşardı.

Gözyaşları sel olurdu; ölümüne sevmeler çoğu zaman hüsranla biterdi…

Bir zamanlar “zaman” yavaşlatılmış gibiydi.

Çabuk akıp geçmezdi zaman.

Her şey olağan akışında seyrederdi; aceleye gelecek herhangi bir şey yoktu sanki.

Ama bir gün gelecek hızına erişilemeyecekti.

Bunun zamandan mı, yoksa zamanın koşullarından mı olduğu zamana kalacaktı!

Ve gün gelecek hızla akıp giden zamanı yavaşlatmak için buna göre şehir ve kasabaların kurulmaya çalışılacağı kimsenin aklının ucundan bile geçmezdi…