BM’ler özel temsilcisi Lute geldi Anastasiadis’le görüştü bugün de Sn. Akıncı ile görüşecek..
Tabi bilmemize imkân yoktur. Kendilerine Türk halkının nasıl bir federasyon istediği mi anlatılacak?
Yoksa 1963’lerde yıkılıp 1974’lerde Yunanistan’la buradaki Eokacı’ların Makarios’u devirmek için askeri darbe yaptıklarından dolayı, Türkiye’nin de ayni garantörlük hakkını kullanarak “Barış harekâtını” gerçekleştirmek zorunda kaldığı mı hatırlatılacak?
Yoksa Lute’e bir brifing verilerek 1958’den bugünlere Rumların önce tüm adayı Yunanistan’a ilhak etmek, sonraları tümden egemenliklerine geçirmek için Türk halkına yapmadıkları zulmün kalmadığını tarihi belgeleriyle mi anlatılacak?
Yoksa şöyle mi denecek? “Sn. Lute Kıbrıs sorunu 1974 Barış Harekâtıyla değil 1958’den beridir vardır ve ayni “Rum ideasıyla” bugün de sürdürülmektedir! Yani Sn. Lute sorun 1974’de Barış harekâtıyla adanın ikiye bölünmesi sonucunda değil; “megali idea” ile başlayan Rumun “enosis” hayali nedeniyle başlamıştır…
Yoksa efendim şöyle mi denecek? Biz federal sisteme şu koşullarda hazırız! Rum bu koşullarımızı tanısın şıpıdık çözüm olur!
ŞİMDİ denecek ki “hah koskoca BM’ler sekreteryasının özel danışmanı bayan Lute Kıbrıs sorununu bilmiyor da biz mi öğreteceğiz şimdi? Ukalalık olmaz mı?
Olmaz! Eğer Lute sorunun Türkiye’nin garanti haklarından doğan 1974 Barış Harekâtıyla birlikte başladığını ve çözümün de “Kuzey’in TC tarafından işgal altında tutulduğu için gerçekleşemediği” kanaatindeyse; (ki Rum propaganda ve iddiası nedeniyle öyledir) evet bilmiyor!
Nitekim rahmetlik Dentaş’a “sürekli ayni şeyleri tekrar ediyorsun” diye çatarlardı.. O da “edeceğim” derdi ta ki öğrensinler…” Kaldı ki bugün de ayni sorunu tartışıyoruz! Çünkü: BU adada Rumlarla birlikte yaşayan bir “eski nesil” vardı. Onlar “Rumları” çok iyi bilirdi..
Bugün yetişen nesil Rumları tanıdıkları için değil, “dünya görüşleri” nedeniyle yaklaşıyorlar soruna! Ki Lute da BM’ler muktesebatı ahkâmlarında Kıbrıs’ı iki halka dayalı, iki devletli değil; “Kıbrıs halkı” olarak görmektedir ve emin olun şöyle düşünmektedir: “1974’de Türkiye geldi bu iki halkı böldü Kuzey’i de işgal etti!..”
45 yıldır ne değişti bu kanaatin dışında? Ki hâlâ Türk halkı ambargoları bile kaldıramadı! O kadar suçlu sayılmakta, o kadar mahkûm muamelesi görmektedir!
**********
BİR YERDEN BAŞLAMAK GEREKİR!
Geçen hafta bir yandan sel felaketinin yarattığı toplumsal panikle yiten gencecik canlar nedeniyle oluşan art dalgalarıyla sarsıldık, öte yandan artık “halkın” da dikkatini çektiği için canını sıkan “çarpık yapılaşma” sonucu alınan yasal tedbirleri tartıştık..
Kİ yine iyi hazırlanmamış, ilgili sorumlu kişi ve sektörlerle yeterince teşrikimesai yapılmamış, hükmü karakuşi bir tutumla; KKTC ekonomisinin dinamiğini oluşturan “inşaat sektörünün” karşısına hem “emirnameyle” yasak,” hem de henüz tamamlanmamış olmasına karşın “imar planı” konmuş!
BU tedbir alınmalı mıydı? İnşaat sektörü örgütüyle, Mimar ve Mühendislerin, bölge halkının da görüşleriyle birlikte ve bir uzlaşı sonucu evet..
Çünkü bu konudaki “gecikmişliğimizin” sonucunda oluşan ve bundan sonra da asla değiştirilemeyeceği için gelecek nesillere utancımız olarak bırakacağımız bu çarpık yapılaşma olayının kefaretini başka türlü ödememize imkân yoktu!
Peki o zaman neden “inşaat planlamasına” tüm kesimler evet derken “emirnameye” hayır dediler?
BAKIN dere geçilirken at değiştirilmez! Mağusa ve Yeniskele’de inşaat furyası almış başını giderken… Bu nedenle ”milyonlarca” olarak ifade edilen “sterlinler” sektörün damarlarında dolaşıp sürekli yükselen apartmanlar konutlar olarak dikilirken… Ayni büyük ölçekli inşaatlar için kapatılan araziler üzerlerinde acilen inşa edilecek binalar beklerken… Eğer 3. Dünya savaşı başlamamışsa kimseler bu ekonomik süreci durduramazdı!
OYSA ve büyük olasılıkla İçişleri Bakanı yanlış yönlendirilmiş. Yada tavsiyeler yanlış olmalı. KKTC’nin en büyük sektörü durumundaki “inşaat sektörüne” emirname getirerek atıl duruma sokmak kabul edilebilecek bir olay değildi zaten tepkisi de büyük oldu!
ANCAK bu ülkede (sadece inşaat sektörü değil) ötesi kurumlarda yaşanan “çarpıklıkların” da “en azından devam etmesini” önleyecek “tedbirlerin” alınması artık kaçınılmazdır!
Kİ bıkıp usanmış ayni zamanda çok üzülmüş olmalıyız:
KKTC tam bir “sahipsiz memleket” görünümündedir! “İktidarlar” tarafından sürdürülen keyfi kararlarla popülizm ve partizanlıktan kaynaklı çarpıklıklar, ülkenin hem yapısal hem de toplumsal sorunları haline geleli beridir “Noterdamın kamburu” bile yanlarında dünya güzeli kalır!
KKTC’e çok ihanet ettik çok horladık! “Öyle geldi böyle gidecek” demiyorsak bir yerden başlamak kurtarılacakları kurtarmak gerekir.. Bu nedenle zaten medyaya da yansıdı, Müteahhitlerle İçişleri Bakanlığı arasında uzlaşma yolları aranıyormuş. İsabetli olur diyoruz!
**********
KISACA TAKILDIĞIM: (KEFARET MESELESİ!)
Cezaevi kantininde mahkumlara hem de katmerlisinden kazık atılıyormuş! Etiket fiyatlarıyla kasa fiyatları uyuşmuyormuş! Artı, ürün fiyat listeleri ise ne kasa ne de etiket fiyatlarıyla örtüşüyormuş!
Hadi siz “içerdekiler,” suçlarınızın kefaretini ödüyorsunuz? Ya biz “dışarıdakilerin” yediği kazıklar neyin kefareti oluyor!
































