Havadis Gazetesi | Kıbrıs Haber
Köşe Yazarları

Türkiye’nin Garantisi Şarttır.

BM’lerle AB’nin de bildiği halde görmezden geldikleri en büyük sorun “Türkiye’nin adadaki askeri varlığıdır.”

Gerçekte “çözümün olması için önce  bu olayın çözülmesi gerekir. Nitekim  zaman zaman Rum tarafı “AB üyesi bir Kıbrıs’ta Türkiye’nin garantörlüğü kabul edilemez” demekte ve bu konuda ödün vermeyeceği uyarısını yapmaktadır.

Son günlerde konu yine gündeme geldi. Mesela Akel’in genel sekreteri Kibrianu “Kavazoğlu ve Mişaulis’in öldürülmesi yıldönümünde konuşurken, Kıbrıs’ta barışı hiçbir şeyin durduramayacağını” söyledikten sonra, “Kıbrıs sorununun işgal, istila, kolonizasyon sorunu olduğunu herkes bilir” diyerek, Türkiye’nin adadaki askeri varlığını “çözümsüzlüğün” esası olarak işaretledi.

DOĞRU MU? Rahmetlik Denktaş Rum tarafına çatarken, “şehitlerimiz, Atlılar  Muratağa” hatırlatmalarını hemen her konuşmasının satır aralarına sıkıştırır, kendisine “sürekli neden bunları tekrar ettiği” serzenişinde bulunanlara da “hep söyleyecek, tekrar edeceğim” derdi. Çünkü Denktaş’ın gündemde tutmak istediği “Rum tarafının Türk halkına yönelik saldırıları, katliamları, soykırıma varan gaddarlıklarıydı ve  yaşanan acı gerçeklerdi. Çözümü de “bir daha adada Türk kıyımının yaşanmayacağı bir anlaşmada arıyordu.” Dolayısıyle Denktaş için nasıl anlaşma olursa olsun, Türkiye’nin garantisi çok önemliydi, olmazsa olmazıydı.

Nitekim Annan planında sembolik de olsa Türkiye’nin garantörlüğü vardı.

BU KEZ ÖYLE DEĞİL:  Çünkü Rum tarafı için hedef  “Türkiyesiz bir Kıbrıs çözümü” sağlamaktır. Zaten masaya otururken iki hedefi vardı. Bir Annan planının üzerinde kazanımlar elde etmek. İki, Türkiyesiz bir çözüm oluşturmak.

Pekala ama 1958’lerden beridir her vesile ile Türk halkına saldırıp dolayısıyle Türkiye’nin garantörlük hakkından doğan müdahalelerini zorunlu hale sokan  Rum tarafı değil midir?              Olası bir çözümde eğer bu eski alışkanlığı ile ada egemenliği hayali yine depreşip de Türk halkına yine saldırmayacaksa, adadaki Türk askeri ile garantörlük hakkından neden korksun?

Kurucu Türk devletinin bir kenarında belki sembolik mahiyette konuçlanacak Türk askeri neden Rum tarafında bu kadar kaşıntı yapsın?

YOKSA: Hedef Türkiyesiz bir çözümden sonra yeni bir hesaplaşma mı? Denecek ki olur mu öyle şey? Niye olmasın, ömrümüz hep Rum saldırılarıyla geçmedi mi? Daha dün Enosis plebisiti kararı ile “barışçı” dedikleri çözüm arayışlarını dinamitlemediler mi?

Olay Rum’un Türkiye’nin varlığından korkması değildir. Bizim Rum’dan korkmayacağımız bir çözümü sağlamamızdır ki bu da her halde Türkiye’nin garantisi olmadan olmaz!

 


 

NEDEN BAŞARAMADIK?

KKTC’i ulusal mücadelemize layık bir ülke yapamadık! Oysa  daha 1974’lerden önce başladıktı sosyoekonomik düzenlemelerle sistem arayışlarına.

Evet yine sorunlarımız dolayısıyle çok şikâyetlerimiz vardı ama  düşünün 4 tane de fabrikamız vardı. Dördü de “koopratifçilik sistemi” içinde kurulup Türk halkının ekonomisine katkıda bulunduydu.

Hiç sorgulamadık “niçin yok olup gittiklerini!” Ki bir tanesinin yıkıntıları üzerinde turistik otel inşa edildi o da şaibeli!

       Yokluk içinde “Kıbrıs Türk hava yollarını” kurduk. Ambargolara, Rum’un Baskılarına meydan okuduk. Dört beş uçaklı bir filo oluşturduk sonra batırdık! Hâlâ ve  bu kez de “niçin ve kim batırdı” tartışmalarını yapıyoruz!

Sınır kapılarının açılması ile birlikte inşaat sektörümüz de oluştu. Felsefesi de şuydu: “Bırakın yapsınlar, bırakın gitsinler!” Sonuç: Memlekette apartman deryası oluşturuldu. Artık insanlar köpeklerini havalandıracak bir karış toprak parçası bile bulamıyorlar kentlerde! Ki soluk alacak yer de kalmadı çünkü sahiller de kapatıldı devasa otellerle!

       SÜREN TARTIŞMALAR: Geçen gün “yüce meclisimizin milletvekilleri yine bol tarafından laflayarak  devlet laboratuarının  yangınından, o yangında insanları öldürebilecek kadar zehirli gazların yayıldığından söz ettiler! Ve birbirlerini suçlarlarken öğrendik ki meğer o devlet laboratuarı oluşalı beridir her an patlamaya hazır bir bomba gibidir, elektrik sisteminden depolarındaki kimyasallara, binanın onarılmasına  kadar!

DEMEK Kİ: Ülkede sorunların tartışılması gerektiğinde ne olması gerekiyormuş?

Devlet laboratuarının yanması ve insanları öldürecek boyutlarda havaya    kimyasal dumanlar salması gerekiyormuş!

Trafikte her gün onlarca kazanın olması, insanların ölmesi gerekiyormuş!

Uyuşturucunun kullanımı ile satışının  gitgide ekmek su gibi sıradan bir vakıa olması gerekiyormuş!

Üniversite öğrencilerinin gün günden vukuatlarının artması, toplum huzuruna zarar vermeleri gerekiyormuş!

Azalacağına artan pisliğin artık toplumu boğacak yoğunluğa ulaşması gerekiyormuş!

Çalışanların, hayvancının, çiftçinin sorunlarını anlatabilmesi için Meclisin, bakanlıkların kapılarına dayanmaları gerekiyormuş!.. Ve ilahi…

Neden ama? Neden saat gibi çalışırken huzur ve istikrarı sağlayacak sistemlerle düzenler kuramadık!

 


 

 

KISACA TAKILDIĞIM: (HİL’ATIN BAŞINA GELENLER!)

Nedir Hil’at? Cuma hutbelerinde giymek için Padişah veya vezir tarafından verilen ağır kaftan. Mesela Hil’at-i Fahire de çok ağır değerde kaftan demektir.

       Kıbrıs “padişah” adına fethedildiği için camilerde Cuma hutbeleri de padişah adına okunur ve bu tarihi usul günümüze kadar gelir. Yalnız bu hutbelerde kullanılmak üzere padişah bir emare gönderirdi. Fetihten hemen sonra Padişah 2. Selim de Lefkoşa’daki Selimiye (Ayasofya) Camisine kılıç, Mağusa Lala Mustafa Paşa Camiine de (Ayasofya)  bir ipek  Hil’at gönderir. İmamlar ne zaman Cuma günleri hutbeye çıksalar, Lefkoşa’daki kılıcı kuşanır, Mağusa’daki imam  da kaftan yerine gönderilen ipek şalı boynuna atıp sağlı sollu aşağıya sarkıtırdı.

Son günlerin Mağusa’daki  hil’at olayına gelince: (Tabi ki 1572’den beridir kim bilir kaç defa yenilendi ama manevi değeri büyük olmalı) Lala Mustafa Paşa Camisinde görevli bir TC’li imam çekip Türkiye’ye giderken ansızın şal da ortadan kayboldu! Konu Havadis gazetesinde Hüseyin Ekmekçi refikim tarafından patlatılınca devreye giren Din İşleri Başkanımız Atalay beyefendi sayesinde olmalı “Hil’at TC’den geri geldi” ama eskisi değil! Feslere sarılan bir şal! Olay dalgalanıp budaklanınca da Atalay beyefendi suçluyu bulacağına, para yardımı kutusunu caminin içinden alarak dışarı koydurttu! Yani resmen yıllardır “cami için kurulan derneği cezalandırarak fesih etti!”  Ve olmadı!

Ne diyelim efendim? Şimdi kalkıp dini bütün insanlara “hırsız, dolandırıcı” mı diyelim.” Sümme haşa!  Biz kimseyi yargılamak yetkisine sahip değiliz. Yukarıda Allah var ama!