Eğer Anastasiadis’in tadı tuzu olmayan abuk açıklamaları ile ne zaman kalabalıkların karşısına çıksa heyecanlanıp ayranı kabarmasa dolayısıyle atıp tutarak efelenmese; diyecektik ki “çözüm olasılığı galiba maya tuttu!”
Mesela: Eğer gerçekten uzlaşıya varılmışsa ve yüzde 66 Rum oranı ile yüzde 33 Türk oranı gerçeği “yönetimin” kıstası olarak kabul görmüşse “yeme de yanında yat” diyeceğiz!
Çünkü: Bu oran gerçekten de Türk halkı ile Rum halkının nüfus yönünden sahip oldukları ve yönetime katılım söz konusu oldukta “siyasi eşitliği” sağlayacak makuliyette bir oran.. Her ne kadar uzun yıllar siyasi eşitliği “bire bir” formülüyle savunmuşsak da gerçekte bunun mümkün olamayacağını biliyorduk, amacımız çitayı yüksek tutmaktı!
Ancak: Olayın esprisi sadece “nüfus oranının” dolayısıyle devlet kademelerindeki Türk-Rum temsiliyeti ile paylaşımının adilane olması değildir. Asıl sorun nüfus ve mülk çoğunluğunun toprak paylaşımında nasıl “etkin” ve “rasyonel” şekilde kullanılacağıdır. Şimdilerde bu sorunun önünü açacak Yeşil ışığın yandığını söyleyebiliriz. Şöyle ki:
Toprak ayarlamaları: KKTC olarak yüzde 37’lik bir alana sahip olduğumuz söyleniyor. Eğer “nüfus” toprak paylaşımına yansıtılırsa tutun ki elimizde olan yüzde 37 oranındaki toprağın yüzde 4’ünü veya yüzde 5’ini iade ederek kurucu devlet sınırlarını yüzde 33’e çekebiliriz. (Veya böylesi bir formül..)
AB’NİN 4 ÖZGÜRLÜĞÜ: Yukarıdakileri “haddimizi” bilerek yazıyoruz. Üstelik “işkembei küpradan” atmıyoruz çünkü üst akla sahip insanların da görüşlerini alıyoruz. Tabi bunların içinde “hemen çözüm yahut verin gitsin” diyenlerin akıllarının olmadığını söylememe bilmem gerek var mı?” Şimdi “asıl soruna” dönelim. Anastasdiadis’in halkını yeniden Türkiye’ye ve KKTC’e karşı kışkırtan abuk açıklamaları ile restlerini bir tanesi dışında ciddiye almıyorum. Bu da AB başlığı altına sokulan “4 özgürlüğün” Kuzey’de geçerli olması ısrarıdır! Bu ısrar en az garantilere karşı olmak kadar rizikoludur ve müzakereleri referanduma götürmeden berhava edebilecektir! Çünkü uygulanması halinde “Türkiyesizleştirilmiş bir Kuzey yaratırken bu nedenle oluşacak obruklara bir dünya devleti oluşunun getirdiği ekonomik ve siyasi üstünlüğü ile yerleşecektir.” Satın alınması kolay bir toplum özelliğimizin var olduğunu söylersem kimse alınmasın!
Yalnız, bunları yazmak üzereyken yine dilimin ucundan kapılan ve “4 özgürlüğe Kuzey’i koruyacak bazı müeyyideler konulacağı” haberleri kabul görürse tabi ki sorun kalmaz!
********** KKTC’İ KİM BU HALLERE DÜŞÜRDÜ VE NİÇİN?
İnsanlarımızın hayatları ile korkularına “aş, iş” dolayısıyle “para ve gelecek güvencesi” karıştığında, bunları sağlamak için önce oyların atıldığı sandıklardan fantastik siyaset meraklısı politikacılar çıkardılar!
“Politikacılar” da siyasi fantaziyalarını sürdürmek için kendilerini sandıktan çıkaranları türlü çeşitli devlet kademelerinde bazen da makamlarında istihdam ederek, vefa borçları ile vaatlerinin diyetlerini ödediler!
Fakat: “Doyulmaz lütfi ihsana/ Kerem gördükçe ey Baki gedalardan rica artar” diyen şair Bakî’ye nazire (Anlamı şudur: Doyulmaz lütuflara hediyelere, bunlara sahip oldukça hırsızlardan daha çok ricalar artar.) “Yaratanla yarananın” bu karşılıklı çıkarları yetmediğinde ve siyasi partiler “iş, aş, mevki, kıyak” isteklerini karşılamak için “popülizmi” icat ettiklerinde, sadece “yalakaları, çıkarcıları adam etmekle kalmadılar!” Memleketin ağzına etrafa dağılmasın diye hunili yaparak “KKTC’yi de üç kuruşa muhtacı dide yaptılar !
SONUÇ: Ne mi oldu! Şimdi o çok şikâyet ettikleri “liyakatsız insanlardan oluşan bürokrasi peydahlandı! Ki Müşavirler sorunu da hâlâ sırıtan kellesidir!
Sonra ne oldu? Kendi elleri ile yarattıkları iş bilmez insanlara iş uydurdular ki bu kez dönüp “devletin canına okusunlar!” Ne derler besle kargayı oysun gözünü! Oyuyorlar!
Daha başka ne oldu? Baktılar ki kendilerini borçlu hissettikleri “yalakaları” ve “yalayıcıları” peynirin göbeğine oturmuş fareler gibi memleketi kemirirken “zenginlik cartası” çekiyorlar yani boynuz kulağı geçti; “bu işler böyle yürümez” deyip kendilerine de hem daha büyüğünü hem daha lezzetlisinden daha kalitelisinden peynir ürettiler ki her “ham”ı bir ömre bedel olsun.
NE SANIYORSUNUZ? Bu devlet TC’nin onca yardımlarına, Rum’dan kalan yedi sülalemize yetecek onca mala, AB’nin eurolarına karşın alnında yazılı talihsizlik, kadersizlik dolayısıyle mı battı? Siz de öyle sanın ama aslında asıl olayı görmeye kalmadı! Çünkü “Niçin de böyle değilim” diyerek haset ederken, o havuzlu villaları, o lüks arabaları, o eğlence akşamlarını, o kumar sefalarını, o dünya turlarını, o şirketleşmelerin devasa sermayelerini, o yerden mantar gibi biten ticari üniversiteleri, sahillerin kişisel çıkarlar uğruna harcanmasını, AVM’leri falan… Görmemek mümkün mü?
Ne var ki “politikacı – yalakacı – çıkarcı” taifesinden oluşan bu üçlü saç ayağı üzerinde durmak zorunda bırakılan KKTC’nin de canına okudular… Üstelik hâlâ devam ediyorlar!
********** KISACA TAKILDIĞIM: (DESTEĞİN KÖSTEĞİ) Zaman zaman bana Gönyeli’den telefon eden bir okuyucum vardır. Genelde ya imla hatalarımla bazı “sürçi lisan” eylediğim bilgi hatalarımı düzeltmek için telefon eder bazen da beğendiği bir yazım olursa… Düşünün neredeyse bir yıl oldu, telefon etmediydi! (Çünkü bu süre içinde beğendiği tek yazım olmadı!) Geçen hafta telefonu geldi. Nihayet az biraz TC’ye serzenişte bulunduğum için “ilahi yarabbi şükür” diyerek tabi.. Bir de hatırlatmada bulundu. Annan planı dönemlerinde o zamanlar “eniştemiz” de olan Şükrü Sina Gürel, Erdoğan’nın dolayısıyle TC’nin Annan planını neden desteklediğini şu veciz sözü ile izah edermiş: “Biz Avrupa kuşunu tutmak için Kıbrıs kuşunu bıraktık.” (Malum Kıbrıs’ta çözüm olursa Türkiye AB üyesi olacağını sanırdı!) Dua edin çözüm aşamasında yine böyle bir “desteğin kösteğini” yemeyelim!
































