Kolombiya’da 52 yıl süren iç savaşın bitirilmesi, tüm dünya için bir umut olmuştu.
Geçen yüzyılın büyük bölümünü, aynı ülkenin insanları, birbirleriyle savaşarak geçirdiler.
İlk çatışmalar taa 1948’de, Liberal Parti liderinin bir suikast sonucu öldürülmesiyle, Liberal Parti ve Muhafazakâr Parti yanlıları arasında başladı.
Bu ikisi sonradan anlaştılar anlaşmasına, ancak bu arada Kolombiya Devrimci Silahlı Güçleri (FARC) da yoksul köylüleri örgütledi. Sonunda 1964’de ayrı özerk bir bölge oluşturmaları üzerine, iktidar silahlı güçlerini bu gerillaların üstüne gönderdi ve bugüne kadar süren savaş ortaya çıktı.
Çatışmalar boyunca çoğu sivil, 260 bin kişi yaşamını yitirdi.
6 milyon 900 bin kişi evlerinden ayrılmak zorunda kaldı. 46 bin kişi kayboldu, 30 bin kişi kaçırıldı.
Mücadele sadece legal yönetimle gerillalar arasında değildi tabii. Olaya ABD de karıştı, uyuşturucu kartelleri de karıştı. Böylesi aralıksız bir savaş bir şekilde birileri tarafından finanse edildi.
Amacının ne olduğu bile unutuldu ama, savaş sürdü gitti…
Ekonomisi petrol ve madencilik üstüne kurulu olan ülke, bugün bile dünyanın 28. büyük ekonomisine sahip. Düşünün 52 yıl boyunca bu savaş olmamış olsaydı, Kolombiya bugün uçmuş olurdu…
Devletin 2000’li yıllarda yoğunlaşan operasyonları sonucunda örgüt, bazı önemli liderlerini operasyonlarda kaybetti, üye sayısı azaldı ve masaya oturmak zorunda kaldı. 2012’de de ilk ateşkes kararı alındı…
Cumhurbaşkanı Juan Manuel Santos ve “Timoşenko” diye bilinen FARC lideri Timoleon Jimenez, barış anlaşmasını imzaladıklarında, herkes bunun kesin bir son olduğuna inanmıştı. Hatta öyle ki, işin maganizi bile yapıldı. Mermiden bir kalemle imza attılar, BM silah bırakma sürecini izlemek için yüzlerce kişi görevlendirdi, barış sonrası yasal siyasi yaşama girecek olan FARC partileşme süreci başlattı, anlaşmanın içeriğindeki toprak reformunun detayları üzerinde çalışmalar yürütüldü. FARC üyelerinin toplumsal yaşama uyumu bile programlanmıştı.
Öyle bir heyecandı ki, kimse reddedilebileceğini hayal etmiyordu.
Kamuoyu yoklamalarında, halkın büyük çoğunluğunun “evet” dediği sonucu çıkıyordu. Kırsal bölgelerde “hayır” da çıkıyordu ama bunu da kimse ciddiye almadı. Oysa bu kesim, FARC’ın eylemlerinden esas zarar gören, mağdur olanlardı. Bu arada not etmek lazım, ‘Hayır’ cephesinin başını da eski devlet başkanı Alvaro Uribe çekiyordu.
Referanduma bir kaç gün kala FARC bunlara verdiği zararı tazmin edeceğini de açıkladı ama sonuç değişmedi.
Yüzde 50,24 oyla anlaşma reddedildi. Kimsenin görmek istemediği o kitlenin, halkın yarısı olduğu ortaya çıktı.
Her ne kadar katılım yüzde 37’de kalmış olsa da, Kolombiya halkının “red” kararı bir iradedir. Evet, herkes de buna saygı göstermeli. Ama doğru mudur? İşte tartışılması gereken budur.
O insanları ölümler, göçler, yoksulluk ortamından çıkaracak bir anlaşmayı reddetmeye iten nedenler nelerdir? Anlaşılan ikna olmamışlar. Yeniden ölümleri, yeniden göçleri, yeniden yoksulluğu, savaşı tercih etmişler. İnsanın inanası gelmiyor ama böyle.
Okuduklarımdan anladığım, anlaşma dış güçlerin de devreye girmesiyle, dayatmacı bir yöntemle yapılmış… Sanki halk, bu anlaşmanın özünde değilmiş gibi davranılmış, tepeden inme bir anlaşma olmuş. Yönetimler “Evet” çıkacağına öyle inanmışlar ki, halkı ikna etmek akıllarına gelmemiş. Sivil toplum, sürece dahil edilmemiş, öyle olunca da, benimsememişler. Kırsal kesimde savaş içinde yaşayan insanların kimlikleri bile yokmuş, oy kullanamamışlar. Her neyse, devlet başkanının görüşmelerin süreceğini, daha kapsamlı bir anlaşma imzalanacağını söylemesi, umutları yeniden yeşertti. Belki bunca yıldan sonra kaçırılmış bir fırsat olarak kalmaz…
Demek ki neymiş, bir anlaşma eğer halka sorulacaksa, önce halk buna ihtiyaç duymalı, içselleştirmeliymiş…
YERİN KULAĞI VAR
DENKTAŞ’IN SAVUNMASI TAMAM DEĞİL:
Serdar Denktaş dün Meclis’te, yaptıkları icraatlar hakkında çarpıtmalar yapıldığını savundu ve kendilerine gelip, işin aslının sorulmadığını idda etti. Oysa attıkları her adım kamuoyunda alabildiğine tartışıldı. Hem medya, hem de sosyal medyada vatandaşlar hepsi hakkında görüşlerini söylediler. Ama tepkilere karşın, kendilerinden gelen tek açıklama “olacak, yapacağız” oldu. Mesela Girne İnsiyatifi’ne Emirname konusunu görüşmek için randevu bile verilmedi. Daha ne olacaktı ki…
ÜSTELİK SİT ALANIYMIŞ:
Bakanlar Kurulu kararı ile el altından Suat Günsel’in sahibi olduğu Girne Üniversitesine verilen denize sıfır arazinin değerinin 40 milyon sterlin olduğu iddia edildi. Kaç gündür basında da yer alan iddiaya hükümetten henüz bir açıklama gelmedi. Üstüne üstlük söz konusu arazinin, sit alanı olması ise ayrı bir konu. Sonra da memleketi parsel parsel satıyorsunuz dediğimizde kızıyorlar…
ÜZÜM ÜZÜME BAKARAK:
Cezaevinde halen orijinal Kıbrıslı sayısı 131, KKTC-TC uyrukluların sayısı 95 ve Türkiye uyruklu sayısı 89 olarak açıklandı. Birkaç yıl öncesine kadar azınlıkta olan Kıbrıslı mahkum sayısı katlanarak büyük artış gösterdi. Bu sonucun incelenmesi gerekmez mi…
AL GÜLÜM VER GÜLÜM:
“Bu ülkeyi biz yönetiyoruz, biz yöneteceğiz” şeklinde konuşan Başbakan Yardımcısı ve Maliye Bakanı Denktaş, mahkemenin durdurma kararı verdiği seyrüsefer ve muhaceret affının Meclis’e gelip yasalaşacağını söyledi. Yalnız bunun için bağımsız vekillerin desteği şart. Bu destek için ne gibi al-ver süreci yaşanacağını bilemiyoruz ama, azınlık hükümeti yasaları geçirmek için bağımsızların oylarına muhtaç olduğu sürece, bu al-ver işleri de hep sürüp gidecek…
DAHA NE DESİN:
“Bakanlıkta arzuhalciydik” diyen DP milletvekili Mustafa Arabacıoğlu, Girne Emirnamesiyle ilgili olarak da, “Belki yapılan doğrudur ama 7 kat yapıldıktan sonra emirname çıkması toplumda bir rahatsızlık yarattı. Yani kişiye özel… Zamanlama hatasında sıkıntı görüyorum” değerlendirmesinde bulundu. Bir iktidar vekili olarak daha ne desin…
REFERANDUM GEREKLİ Mİ:
Kolombiya’da barış anlaşmasının halkoyuyla reddedilmesi, bizde de tartışmalar başlattı. Sosyal medayada yapılan yorumlarda, bu gibi ciddi süreçlerin referanduma götürülmesinin doğru olup olmadığı tartışılmaya başlandı. Nedenlerini iyice tartışmakta fayda var, ne de olmasa biz de benzer bir süreçten geçiyoruz…
ZİRVEDEKİLER
Sibel Siber: “Meclis iradesi gerektiren kararlarda bu iradeyi yok saymak, ya da hükümet kararlarının hukuk dışılık yönünden yargıda sorgulanıyor olmasının bizi getireceği nokta, halkımızda oluşacak kendi kurumlarına karşı derin güvensizliktir, hak ve adalet duygusunun sarsılması ve neticede birlik beraberliğimizin zarar görmesidir…”.
DİPTEKİLER
Hüseyin Özgürgün: “Meclis siyasi, olarak yıprandı” ne demek? Düşündüm düşündüm, acaba irade yıprandı” mı demek istiyor, anlayamadım. Yani acaba Özgürgün bunları söylerken, erken seçimden mi bahsetti? Eğer değilse, halkın iradesine hakaret etmiş olmuyor mu..?
































