Türkiye’de, Cumhuriyet dönemi boyunca bilinen üç askeri darbe ve sayısız darbe teşebbüsü yaşandı. Her girişim sonucunda siyasi yapılanmalarda çok ciddi düzeyde altüstlükler oldu. Yaygın insan hakları ihlallerine ek olarak ekonomide ulusal gelirde, gelir dağılımında bozulmalar ve dengesizlikler görüldü. Darbe yönetimleri, yarattıkları olağandışı şartlarda bir taraftan kendilerine yönelik hukuki dokunulmazlık zırhı oluştururlarken öte taraftan hangi nitelikte olursa olsun kendilerine yönelebilecek her türlü muhalefeti kanlı bir şekilde ortadan kaldırdılar. Tabii ki bu şartlardan her zaman Kıbrıslı Türkler de etkilendi. En zoru da Kıbrıslı Türk elitler yaşadı. Sağda olsun, solda olsun Kıbrıslı Türk politikacılar darbeler sonrası Türkiye’de oluşan yeni şartlara uyumda oldukça zorluk yaşadılar. Hatta birbirlerine karşı ihbarcılık yapanlar bile oldu.
Zaman oldu, yaptıkları ihbarların semeresini görenler oldu, zaman oldu yaptıkları ihbarlar hiçbir işe yaramadı.
15 Temmuz tarihinde Türkiye’de yaşanan darbe girişimi ve arkasından yaşanan büyük tasfiye hareketleri yine tıpkı geçmişte olduğu gibi toplum içinde hareketlenmelere neden oldu. İhbarcılık duygusu yine tavan yaptı. Çoğu kimse, bir taraftan kendini korumaya çalışırken öte taraftan hasmının başına gelebilecek bir belayı seyre başladı. Kendini ön plana çıkaranlar, darbe girişiminin yıkamadığı Tayyip Erdoğan’ın gözüne geçmeye “biz zaten biliyorduk efendim” demeye başlayanlar oldu.
Bu hafta, Türkiye’de 1960 askeri darbesinden sonra Kıbrıslı politikacıların yaşadıkları tedirginliği, saf değişmeleri ve askerlere yönelik ihbar yöntemleri ile rakipleri etkisiz hale getirmek için harcanan çabaları ele alan bir dizi belgelere yer vereceğiz.
Birinci belge dönemin Kıbrıs Türk Kurumları Federasyonu Başkanı Rauf Denktaş’tan. Denktaş’ın federasyon adına sahipliğini ve yazı işleri müdürlüğünü yaptığı NACAK gazetesi, darbeden iki hafta sonra 10 Haziran şöyle yazıyordu:
“Cemal Paşa’ya Mektup
Umudumuz Türk gençliğinde.. Umudumuz Türk ordusunda… Umudumuz sende . Biz, memleketin manzarasını ta Edirne’den Kars’a kadar, miting meydanlarında kiralanmış adamların sahte alkış tempoları tutmak için havaya kalkan elleri arasından görenlerin “ görülmemiş kalkınmasına” hiçbir zaman inanmadık. Biz ‘‘Her mahallede 1 milyoner” felsefesiyle torunlarımızın torunlarının dahi ödiyemiyeceği milyarları kendi ceplerine aktaranların ‘Nurlu İstikbal” ine sadece acı acı güldük…
Biz İzmir’in Demokrat mebuslurının ağzından “ İsmet Paşa’nın derisini yüzelim” avazelerinin yükseldiği daha ilk yıllardan itibaren memleket kaderinin hangi tip politikaciların eline kaldığını içimiz sızlıyarak gördük, ıstırapla bekledik… Biz, peygamberlik taslıyan başbakanların, parti politikası için Eyüp Sultan’dan çıkmayanların Atatürk’ün yolunda olmadıklarına çoktan mim koyduk.. Biz, “ Ehlisalip”, ‘Vatan Cephesi’’, “ Karınca gibi ezeriz” incilerinin imalâtçılarına numaramızı çoktan verdik.. Biz, ‘‘Güdümlü Demokrasi” namı altında Türk basınının boğazına geçirdikleri zinciri her gün biraz daha kısanların Nuri Said rejimine özendiklerini biliyorduk.. Biz, Feyzioğullarını kürsülerinden alan, Kübalıları sokak polltikasıyle sindirmek istiyen, Fakir Baykurtların ağzına kilit vurmak yoluna gidenlerin ilmin ışığını memleket ufuklarından yok ederek “ Tek adam” olmak emeliyle mestane bulunduklarının fariki idik.. Biz, şerefli Türk yargıcının, elini vicdanına değil, Menderes’in telefonlarına vererek adalet dağıtmasını bekliyenlerin “ Dikensiz Gül Bahçesi” nin özlemiyle yanıp tutuştuklarına iyice hükmetmiştik. Biz, bir numaralı memleket evlâdı, bir numaralı Türk askeri İsmet Paşa’nın üzerine Türk askeri sevkedenlerin Türklüğünden şüphe ettik… Biz, Türk milletini bir aşiret beyinin asık süratiyle idare edeceğini zanneden ‘müthiş dahiliyecilerin’ memlekete huzur ve sükûn getireceğine dair bir nebzecik umut beslemedik, besliyemedik.
Biz her devlet işletmesinden, yurda giren her milyondan kendine ‘yüzdelik’ ayıranların dış itibarımızı lâyıkıyle koruyacağını aklımiza koyamadık, koymadık. Ve nihayet biz, viski ve kadın alemlerinde ömür tüketenlerin Kıbrıs dâvasını sonuna kadar taşıyacaklarını hiç düşünmedik, düşünemedik… İşte bunun içindir ki Paşam: Umudumuz Türk gençliğinde.-. Umudumuz Türk ordusun da… Umudumuz sende… NACAK”
Peki Denktaş’ın ;o güne kadar birlikte çalıştıkları, hatta TMT’nin kurulumunu birlikte planlayıp gerçekleştirdikleri, Yassıada yargılamalarında “kayıp silahlar ve milis gücü kurma” suçlaması ile karşı karşıya kalan Menderes ve ekibine karşı bu denli sert bir tavır alması işe yaradı mı? Gerisini “halen yaşayan en büyük TMT arşivi” olarak nitelendirilen Aydın Sami’den dinleyelim. Haber, 5 Haziran 2012 tarihli Haber Türk gazetesinden. Aydın Sami’nin Cihan haber Ajansı’na verdiği özel bir demeç:
“KKTC’nin eski Başbakanlık Müsteşarı Aydın Sami, 27 Mayıs darbesinin ardından Rauf Denktaş’a ‘ajan’ iftirasının atılmak istendiğini söyledi. Sami, “Denktaş’ın Rum ajanı olduğu ve halkın paralarını cebe attığı şeklinde bir belge imzalatılmak istendi. Bunu kabul etmeyince de intihar etmeye zorlandım.” dedi.
27 Mayıs 1960 ihtilali, Kıbrıs Türklerinin can ve mal güvenliğini sağlamak, Türklere yapılacak saldırıları geri püskürtmek için dönemin Dışişleri Bakanı Fatin Rüştü Zorlu’nun büyük uğraşlarıyla kurulan, Türk Mukavemet Teşkilatı’na (TMT) da büyük darbe yaptı. İhtilal, Türkiye’de olduğu gibi KKTC’de de kurulu düzeni bozarak birçok subayların görev yerlerinin değiştirilmesine ve bazı komutanların emekliye ayrılmasına sebep oldu. Bu doğrultuda Adnan Menderes’e yakın olduğu tahmin edilen Denktaş ve Kıbrıslı Türk önderlerinden Fazıl Küçük hakkında karalama kampanyaları başlatıldı.
TMT’de görev yapan dönemin Başbakanlık Müsteşarı Aydın Sami, Adnan Menderes’e yakın olduğu düşünülenlerin maddi ve manevi olarak cezalandırıldığını kaydetti. Kimi komutanların TMT’den uzaklaştırıldığını söyleyen Sami, kimilerinin de dövüldüğünü belirtti.
Kendisine Denktaş ile ilgili gerçekleri yansıtmayan bilgilerin yer aldığı bir belgenin imzalatılmaya çalışıldığını dile getiren Sami, şunları söyledi. “O dönemde bir komutan bana bir kağıt uzattı. ‘Al bunu imzala’ dedi. Kağıdı okudum. Kağıtta yazılı olanlar, Rauf Denkaş’ın aleyhindeydi. Denktaş’ın hırsız olduğu, Rum ajanı olduğu, İngiliz ajanı gibi karalamalar yer alıyordu. Halktan toplanan federasyonun parasını cebe attığını yazıyordu. ‘Ben bunu imzalayamam’ dedim. ‘Al intihar et’ dedi. İntihar edecek bir durumum yok dedim. Bunun üzerine beni sabaha kadar tuvalete kilitledi.”
Daha sonra kendisinin yaşanılanları bir rapor halinde devrin Maarif Müdürü Hüsnü Feridun Bey’e sunduğunu anlatan Sami, “Al bu mektubu dedim. Denktaş’a götür.” dediğini anlattı. Denktaş’ın konuyu adaya çıkan ilk Türk komutan Turgut Sunalp’e havale ettiğini söyleyen Aydın Sami, “O sönük durumda olan TMT canlanmaya başladı. Silahlar gelmeye başladı. Para gelmeye başladı. Ve böylelikle iki sene bir durgunluktan sonra yine teşkilat canlanmaya başladı.” diye konuştu.
Aydın Sami, Kıbrıs Türk toplumunda taşların yerinden oynamasını ise Kıbrıs Cumhuriyeti’nin kurulması anlaşmalarına imza koyan İngiltere’nin engellediğini söyledi. Sami, “27 Mayıs döneminin siyasi liderlerine baskı yaparak bu görüşten ve sevdadan darbe yanlılarını vazgeçirdiler. Eğer vazgeçtirilmemiş olunsaydı, Denktaş ve Küçük te gidecekti.” dedi.”
Bir diğer belge, çok genç yaşta Kıbrıs Türk Kurumları Federasyonu Genel Sekreteri olmayı başarmış Avukat Ayhan Hikmet’e ait.
Araştırmacı-Yazar Ahmet An’ın Yenidüzen gazetesinde 23-25 Nisan 2012 tarihlerinde Ayhan Hikmet üzerine hazırladığı bir değerlendirme yazısında, şöyle diyor;
“Türkiye Başbakanı Adnan Menderes, 24 Ağustos 1955’de İstanbul Liman Lokantasında yaptığı konuşmasında, Kıbrıs’ta tedhişçi Rumların Kıbrıslı Türkleri imha tehdidinden sonra Ankara hükümetinin artık hareketsiz kalamayacağına işaret etmiş ve İngiliz hükümetine verdiği bir nota ile Kıbrıslı Türklerin can ve mal güvenliklerinin sağlanmasını istemişti. İstanbul’daki bu konuşma üzerine, o sırada Kıbrıs Türk Kurumları Federasyonu Genel Sekreteri olan Ayhan Hikmet, 26 Ağustos 1955’de Ankara’ya şu telgrafı göndermişti:
Sayın Adnan Menderes Başvekil İstanbul,
Kıbrıs hakkındaki dünkü beyanatınız bizim için hududsuz meserret kaynağı olmuş ve Kıbrıs ufkunu saran karanlık bulutları dağıtmıştır.
Bu mutlu günü Kıbrıs Türkleri kurtuluşlarının müjdecisi sayacak ve bayram yapacaklardır. Size ve hükümetinize olan derin bağlılığımızı bir daha ifade ederken, minnet ve şükran hislerimizi arz eder, hürmetle ellerinizden öperiz.
Ayhan Hikmet Kıbrıs Türk Kurumları Federasyonu Genel Sekreteri”
Ayhan Hikmet, çok genç yaşta edindiği başarılı avukatlık kariyerine politikacılığı ve gazeteciliği de eklemiş ve özellikle 1960 Kıbrıs Cumhuriyeti’nin kurulmasından sonra dönemin liderleri Doktor Fazıl Küçük ve Rauf Denktaş’la ters düşmüştür. Büyük baskılar altındadır ve 27 mayıs 1960 tarihinde Türkiye’de gerçekleşen askeri darbeden medet umar hale gelmiştir. Artık hiçbir ünvana sahip değildir ve Kıbrıslı Türk avukat sıfatıyla 17 haziran 1960’ta darbe yönetiminin Devlet ve Hükümet Başkanı Cemal Gürsel’e bir mektup yazacaktır.

“Milli Birlik Komitesi, Devlet ve Hükümet Yüksek Başkanlığı’na;
Tarihi 27 Mayıs Milli İhtilali’ni Kıbrıslı bir Türk münevver olarak selamladığımı peşinen belirtmek isterim. Bu tarihi zafere tekaddüm eden bir aydan fazla zamandan beri asil Türk gençliğinin kendine emanet edilen cumhuriyeti savunma yönünde girişmiş olduğu yılmaz ve kahraman mücadeleyi en derin hassasiyetle takip etmiş ve ümitli güzel günlere intizar etmiştik. Şanlı Türk Ordusu’nun kahramanca ve ihatalı hareketi demokrasinin bilinen zaferini geciktirmedi. Bu zafer bütün Türklük alemi için ilham kaynağı olmuştur.
Bu münasebetle Kahraman Türk Ordusu’nu bu kansız ve mertçe zaferinden dolayı tebrik ederken Türkiye’de sağlanmış bulunan insan hak ve hürriyetlerinin Kıbrıs Türk Cemaatı’na da teşmil edilmesini özleriz.
Çünkü maalesef acı bir gerçektir ki Kıbrıs Türk Cemaatı insan hak ve hürriyetlerinden mahrum bir durumdadır. Sakıt Adnan Menderes iktidarının mutemet adamlarının ellerine tevdi edilen Kıbrıs Türk Cemaatı tarihte eşi görülmemiş bir tehdit, tedhiş ve zulüm rejimi altında inlemekte ve “Biz ömrümüz boyunca Türkiye’deki Demokrat Parti’ye minnettar kalacağız” diyecek kadar kısa görüşlülük ve partizanlık gösteren liderlerin baziçesi haline gelmiş bulunmaktadır.
Şu halde kanaatimizce Kıbrıs’ta şimdiki tek parti rejiminin yerini birden fazla partili demokratik sisteme terk etmesi zaruri ve hayatidir. Fakat 28 Mayıs 1960 tarihinde Küçük Kaymaklı köyünde yapılan bir toplantıda, “BİZE KIBRIS TÜRKÜ OLARAK GELEN BU KADAR PARA VE YARDIMLAR DEMOKRAT PARTİ TARAFINDAN VERİLMİŞ DEĞİL MİDİR? O HALDE BU PARTİNİN BÜYÜKLERİNE HAKARET EDEN VEYA ONLAR ALEYHİNDE SÖZ SÖYLEYEN BİR CANİDİR, BİR KATİLDİR VE BÖYLE BİR ŞAHSIN BAŞINI EZMENİZİ SİZE EMREDİYORUM” diyecek kadar sakıt diktatör Menderesçi ve zalim olan bugünkü Kıbrıs liderleri Kıbrıs’ta herhangi bir demokratik hareketi kanla boğmak azmindedirler. Bunu bizzat kendileri muhtelif vesilelerle “Halkın Sesi”, “Nacak” ve “Bozkurt” gazetelerinde açıkça ilan etmekten çekinmemektedirler…… Sizden ricamız bu ümidi gerçekleştirecek hizmeti Kıbrıs Türk aydınlarından esirgemeyerek Kıbrıs liderlerini ikaz etmeniz ve onların Kıbrıs Türk aydınlarını daha fazla ezmelerine böylece mani olmanızdır…… Ayhan Hikmet Kıbrıslı Türk Avukat”
Ayhan Hikmet, cunta yönetiminin Kıbrıs’taki şartlarda değişiklik yapmasını beklerken darbe yönetiminin Kıbrıs Cumhuriyeti’nde görevlendirdiği ilk büyükelçi Emin Dırvana’dan bazı destekler görür.
Ancak Cunta yönetimi 15 Ekim 1961 tarihinde Türkiye’de seçimlere gidilmesi kararını vermiştir. Beklenildiği gibi CHP seçimleri kazanamamış ve Menderesin takipçisi olduğunu söyleyen partiler çoğunluğu sağlamıştır. Askerlerin baskısı ile kısa süreli koalisyon hükümetleri kurulmuş hatta yeniden askeri darbe girişimleri yaşanmıştır. Ayhan Hikmet, şartların değişmesini beklerken 23 Nisan 1962 akşamı, gazeteci ve politikacı arkadaşı Ahmet Muzaffer Gürkan ile birlikte vahşice vurularak katledilmiştir.
Gelelim günümüze. 15 Temmuz darbesini planlamak ve azmettirmekle suçlanan Fethullah Gülen’in (veya ona yakın çevrelerin)beğitim alanında tüm dünyada olduğu gibi Kıbrıs’ta da yatırımlar gerçekleştirdiği bir sır değil. Hatta “dindarlık-muhafazakarlık”
üzerinden yaygın bir ilişkiler ağı olduğu ayan beyan. İlişkilerinin terör örgütü olduğu yönünde alınan kararlardan sonra muhtemelen Ankara’daki yönetime karşılıklı suçlamalara yönelik jurnaller gitmektedir. Kimlerin kimleri ihbar ettiğini öğrenmek belki de yıllar alacak.
































