Önce Sn. Akıncı’nın şu tespitini aktarayım:
“…Türkiye AB süreci içerisine girip orada yol kat ettikçe bazı kaçınılmazlıklar gündeme gelecek.. Türk takımlarının Kıbrıs Türk takımları ile dostluk maçı bile yapamazken Güney’deki gençlerin Larnaka üstünden giderek maç yapmaları ve bizim gençlerin tribünlerden seyretmeleri veya Kıbrıs Cumhuriyeti bayrağı altında TC ile bir takım atletizm çalışmalarına katılmaları. Bu uluslar arası koşullarda Türkiye “KKTC’i tanıdım” dese de tanımanın tüm gereklerini; Rumların yönetimindeki “Kıbrıs Cumhuriyetini tanımadım” dese de tanımamanın tüm gereklerini yerine getiremiyor…” (Yani iki cami arasında bînamaz kalınmışlık durumu!)
Sn. Akıncı’nın bir kabulü sırasında TC’nin AB’de sağlayacağı vize muafiyetini de değerlendirdiği bu açıklamasının sadece bir paragraflık bölümünü aktardım. Çünkü “tespit” 42 yıllık bir siyasi sürecin çok önemli olması gereken “kendine özgü” sorununu vurguluyor. Nitekim bu tespitin açılımını yaparken hemen ardından kaçınılmazlığı ile şu soru geliyor:
“Türkiye KKTC’yi tanırken ne kadar tanıyor ve tanıma gerekçeleri nelerdir?”
“Türkiye Güney Rum Yönetimini tanımam derken ne kadar tanımıyor ve gerekçeleri nelerdir?”
42 YIL GEÇTİ: 1974 Barış Harekâtını gerçekleştiren Ecevit ve Erbakan Koalisyon hükümetinden bu yana adanın Kuzey tarafında çok şeylerin değiştiğini zannediyoruz.. Tabi ki yaşam standadı, imar iskân, artan nüfus, çok partili rejime dayalı demokratik seçimler, gitgide dünyaya daha çok açılmalar oldu. Fakat siyasi yönden hâlâ 1974’ün başındayız! O zaman bir daha soralım: “Neydi 42 yıl önce adadaki siyasi durum, bugün nedir?”
DEĞİŞMEYEN SÜREÇ! Türkiye 1974’de garantörlük hakkını da kullanarak ve Yunanistan’la savaşı göze alarak Barış Harekâtını gerçekleştirdiydi. Bu harekât yapılmasaydı adanın Yunanistan’a ilhakı gerçekleşecekti. Bu yönden Kıbrıs Türk halkı iki büyük ve önemli değişim yarattı:
Bir, Kuzey’e göç ederek enosise kapıları kapatırken can mal güvenliğini sağladı.
İki, Kuzey’i hem yeni vatanı yaptı hem devletini kurdu..
Ancak: Uluslar arası siyasi kanaatle Güney’deki Rum’un “1974’de Türkiye’nin Kuzey Kıbrıs’ı işgal ettiği yargısı ne değişti ne değiştirmek mümkün oldu!”
Bu nedenle kurulan Kıbrıs Türk devleti de “illegal” ve “defakto” oluştan kurtulamazken, “tanınmamışlığını” bugünlere de dek sürüyüp getiriverdi.
Bugün devam eden müzakereler ise 42 yıllık sürecin ardından “değişen koşullara” uygun yeni bir çözümü değil; 1974’de tümden yıkılırken değişen Kıbrıs Cumhuriyeti ahkâmlarına uygun çözüm arayışlarıyla sürüyor!
Sn. Akıncı’nın esasta vurgulamak istediği bunlar olmayabilir ama Türkiye’nin hâlâ siyaseten 1974’ün başında durduğunu söylemek yanlış olmayacak!
ÖTESİNE GELİNCE: Ancak bir başka “yanlış” da bizim kendi içimizde gelişip budaklandıkça büyüyen “yanlıştır!” O da şudur:
Kıbrıs Türk halkı ile Rum halkı hiçbir dönemde “bütünsellikle” ifade edilecek “kültürel ve sportif” ilişkiler kuramadılardı. Kurmaları da mümkün değildi çünkü “iki halk arasında işbirliği ile kader birliği oluşturacak ne nüfus eşitliği vardı ne mülk eşitliği ne de ırksal ve dini bütünsellik vardı! Nitekim Rumlar her zaman “sahip ve patron” Türkler ise her zaman “müşteri ve komisyoncu” oldulardı! Rumlar her zaman çoğunluktaki zengin toplum, Türkler ise her zaman azınlıktaki dar gelirli ve yoksul toplum olarak yürüdülerdi yollarını!
Dahası onlar her daim “Enosisi gerçekleştirmek” üzerine kurulu hayallerle yaşadılar! Türk halkı ise Yunanistanla–Rum liderliği ve militarizminin üzerine sermek istediği “enosisi” bertaraf etmek için en kabadayısından “taksim” tezine bir kurtarıcı panzehir olarak sarıldı!
Dolayısıyle adanın iki bölgeye ayrılması sonucunda (Kuzey Güney olarak birbirlerini tanımamış da olsalar) iki ayrı devlet haline gelmeleri rastlantı değildi! Türlü çeşitli kanlı olaylarla beslenirken iki toplumu birbirinden sınırlarla ayıracak tarihi ve siyasi sürecin günümüze kadar gelen kaçınılmaz çözüm alternatifiydi…
ANCAK: Şu anda masada görüşülmeye devam eden “kaçınılmaz” dediğimiz “iki devletliliğe” dayalı çözüm değildir! Yazıma giriş yaparken, Sn. Akıncı’nın tespitidir dediğim açıklamasında da yansıyan “42 yıldır süregelen bu siyasi garabete uygunluğunca bir çözüm formülü bulunması çabalarıdır!
ASIL SORUN NEDİR AMA? 42 yıldır ne Türk halkı self determinasyon hakkını kullanarak Kuzey’i Türkiye’ye bağlamak istedi ne de Türkiye Kuzey’i kendi aidiyetine geçirmek istedi!
Bu nedenle “Birleşik Kıbrıs” efkârındaki federasyon tezi müzakere edilmesi gereken tek alternatif çözüm şekli olarak kaldı masada!
Ha! Bir çözüm sonunda her iki taraf da mı kazanır? Yoksa Türk tarafı kaybederken Rum tarafı, Rum tarafı kaybederken Türk tarafı mı kazanır? Göreceğiz!
































