Poli

60 yılını doldurmuş Lefkoşa Türk Belediyesi’nin kısa bir hikayesi

Kıbrıs’taki ilk gerçek anlamlı iki toplumlu proje Lefkoşa’nın iki Belediye Başkanı tarafından 1978 yılında hazırlanmıştı. Mustafa Akıncı ve Lellos Dimitriadis, biraz da topografının dayatmasıyla (Güney daha yüksek yerde olduğu için arıtma tesisinin kuzeyde kurulması gerekiyordu), bu projeye imza atmışlardı. Bunu ortak 1979’da Ortak Lefkoşa Master planı izleyecekti. Yalnız bütün tartışmalara rağmen 1958 yılında kurulmuş olan Lefkoşa Türk Belediyesi, (Güney) Lefkoşa Belediyesi tarafından tanınmadığı için proje Lefkoşa’nın Türk liderliği ve Rum liderliği tarafından imzalanmıştı. Neden Rumlar hala daha 1960 anayasasında Kabul görmüş ayrı belediyeleri tanımıyorlardı acaba? Bu yazıda bunun cevabını ararken özellikle iki ayrı belediyenin nasıl oluştuğuna bakmaya çalışacağım.

Kıbrıs’ta ilk belediyecilik faaliyetleri Osmanlı’nın son yıllarına rastlar. 1856’da çıkartılan ikinci Tanzimat fermanıyla Kıbrıs’ta da belediyeler oluşturulmaya başlanır ve Lefkoşa dahil her kazada dört Müslüman ve iki Hristiyan üyeden oluşan Belediye Meclisleri oluşturulur. Daha sonra İngiltere’nin 1878’de idareyi devralmasından sonra bir İngiliz memurun Belediye Başkanlığına atanmasıyla ilk Belediye Meclisi de kurulur. Artık Meclis eşit sayıda Müslüman ve Hristiyan üyeye sahipti. Bu durum 29 Nisan 1882 yılında çıkartılan Belediyeler Yasasıyla değişir. Artık üyeler toplumlarının nüfus büyüklüğüne göre Meclis’te temsilci bulunduracaklardı. 1900’lara kadar Lefkoşa’nın nüfusunun yaklaşık yarısına sahip olan Müslümanlar, Hristiyan üyelerin önerdiği başkanların seçilmesi engellemeyi başarırlar ve Meclisi tıkayarak İngiliz hükümetinin Meclis’ten birini Belediye Başkanı olarak ataması yerine Lefkoşa kaymakamının bu görevi bir Müslüman ve bir Hristiyan danışmanla yürütmesini sağlarlar. Zamanla nüfus yapısının değişmesinden sonra Meclis’teki çoğunluğu ele geçirecek olan Hristiyan, yani Rum üyeler 1950’lerin sonuna kadar -Şevket Bodamyalızade’nin Rum üyelerin çoğunun kendi iç kavgalarından dolayı Meclis’te oy kullanmamalarından dolayı Başkanlığı aldığı 1908-1911 yılları arası hariç- Belediye Başkanlığını ellerinde tutmayı başarırlar. Tabii 1931 İsyanı sonrası 1943’e kadar Belediye seçimleri ertelenir ve hükümet Belediyeyi görevlendirdiği kişiler aracılığıyla yürütür. Bu dönemde atanmış Belediye Meclisi ve üyeleri genellikle Kıbrıslı Rum ve Türk üyelerden seçilmişti.

1943 yılındaki 12 yıl aradan sonra gerçekleştirilen Belediye seçimleri iki toplum içerisindeki siyaseti de canlandırmıştı. Örneğin Doktor Küçük liderliğinde kurulan “Halk Partisi” muhalifi Necati Özkan tüm enerjilerini birbirlerini karalama üzerine harcayacaklardı. Bu arada İngilizler tarafından Belediye Başkanlığı’na atanmış ama bu ilk seçimlerde de aday olmuş Doktor Gigi diye bilinen Doktor Dervis atanmış Türk üyelerle birlikte Lefkoşa’nın iki meydanın adını değiştirerek sempati toplamaya çalışacaktı. Birisi bugün Elefteria Meydanı olarak bilinen o zamanların Hacı Savva Meydanı ünlü Yunanlı Komutan Metaxas olarak değiştirilecek, Sarayönü Meydanı’nın ismi ise Atatürk meydanı olacaktı. Doktor Gigi bu tavrıyla sağcı oyları yanına almayı başaracak ve seçimi kazanacaktı. İki tarafın milliyetçileri ilginç bir şekilde yükselen sözde “komünist” tehlikesine rağmen beraber hareket edeceklerdi.

Doktor Küçük’ün o dönemdeki taleplerine gelin bakalım:
“Gayemiz Koltuk işgali, şeref payesi değil, ancak Türk halkına elimizden gelen hizmeti yapmak olacaktır.
Programımız:
1- Başkatip Muavinliğine bir Türk getirilmesi
2- Belediye muamelelerinin Türkçe ve Rumca olması,
3- Nüfus nisbetinde Türk memur ve işçi istihdamı,
4- Bakımsız kalan Türk mahallelerinin imarı,
5- Türk halkı ve esnafının haklı şikayetlerinin dinlenmesi ve Belediye meclisinde müdafaası” (An 2006: 114).

Seçim sonuçları açıklandığında 4 sandalyenin üçünü Halk partisi almayı başaracaktı. Hem Doktor Küçük hem de Özkan Meclise girmeyi başarmışlardı. Bu dönemde tabii ki Kıbrıslı Türklerin Mecliste bulunması çok önemliydi fakat b ir süre sonra çoğunluğu elinde tutan Rum üyelerin birlikte hareket etmeleri birçok kararın Türk üyelerin onayın almadan gerçekleştirmesine dönecekti. Özellikle 1945 yılından sonra bu trend giderek kendini daha güçlü bir şekilde hissettirecekti. AKEL de Enosis ülküsünü benimsediğini açıkladıktan sonra Türkler kendilerini tamamen çoğunluğun insafında hissetmeye başlayacaklar ve gözlerini Türkiye’ye döndüreceklerdi. O dönemde Türklerin belediyedeki uygulamalardan şikayet ettikleri şeylerin başında sokak, semt ve cadde isimlerinin hızla Hellenleşmesiydi. Bakınız 7 Kasım 1945 tarihli İnkılap gazetesi bu konuyla ilgili neler yazmıştı:

“Şehir sokaklarının, hatta asırlık Türk mahallelerinin, Türkçe’den Rumca’ya dönüştürüldüğünü görüyoruz. Biz bu hareketi Türk cemiyetine karşı, Rum vatandaşlarımızın yaptıkları bir hürmetsizlik olarak telaki edeceğiz” (An 2006: 190)

O tarihlerde gazeteleri yavaş yavaş Belediye’nin Türk mahallelerine karşı ilgisiz kaldığı iddiaları dolduracaktı. Yavaş yavaş toplum içinde 1943’e kadar sempati duydukları Rum Belediye başkanı Doktor Gigi’ye karşı büyük bir öfke yükselmeye başlayacaktı. Bakınız 3 Kasım 1945 tarihli gazetede Yavuz adlı yazar neler yazmış: “…Türk ve Rum cemaatını temsil eden belediyelerin meclis salonlarında yalnız Rum vatandaşlarımızın milli emelleri düşünülmekte ve memleket zorla Yunan kılığına sokulmak istenmektedir” (a.g.e: 201). Bu arada yükselen enosis çığlıklarına tepki olsun diye Kıbrıslı Türk cemaatı gittikçe içine kapanmaya ve kendi dernek, sendika, meslek kuruluşlarını kuramaya başladığı bir dönem giriyordu. Her atılan “zito enosis” narası Kıbrıs Türkü’nü Rum vatandaşlarından biraz daha uzaklaştırmaya başlamıştı. Belediyelerdeki çoğunluğu ele geçirmiş Rum siyasetçiler ise Kıbrıslı Türklerinin şikayetlerine ve taleplerine kulak tıkamayı adeta bir görev haline getireceklerdi. 29 Nisan 1947 tarihli Hürsöz gazetesinde bir yazı yazan Fadıl Korkut, konuyu yine belediyelere getirmiş ve çoğunluğu ellerinde tutan Rum vatandaşların hiçbir konuda Kıbrıslı Türklere müsamaha yapmadıklarını yazdıktan sonra şunu söylemişti,

“65 senelik tarihi olan bu Meclislerde Türk hakları daima ihmal edilmiş ve Rum Belediye azaları hiç bir zaman 2. Reisliği [Belediye Başkan Yardımcılığı] bile Türklere bırakmak müsadekarlığını göstermemişler ve göstermemeği bir milli vazife edinmişlerdir.”

Bu içe kapanmışlık Kıbrıslı Türk elitleri başta olmak üzere Kıbrıs Türk toplumunu da hızla milliyetçi bir kalenin içine hapsediyordu. Siyaset gittikçe radikalleşiyor toplum içi muhalefet de yavaş yavaş baskı altına alınıyordu..

1946 yılında Belediye Başkanlığını Komünist AKEL’in desteklediği İoannis Cleridis kazanacaktı. AKEL’in desteklediği adaylar Kıbrıs çapında oyların %54’ünü alarak büyük bir başarı elde edeceklerdi. AKEL’in enosise açık destek beyan etmesi oylarının artmasına yaramıştı. Bu zafer Kıbrıs’taki siyaseti de etkilemişti. Gerek Rum gerekse Türk milliyetçileri eleştirilerinin hedefine sol siyaseti de alacaklardı. Gazeteler anti-komünist yazılarla dolup taşıyordu. Ahmet Muzafer Gürkan’ın çıkarttığı ülkücü Türk Sözü gazetesinde İrfan Hüseyin künyesiyle çıkan bir yazı Türklere Belediye’de adil davranıldığını iddia eden Belediye Başkanı Cleridis’e yazılmıştı:
“1-Bu adada üç resmi lisan vardır. Belediyelerse bunu tanımamakta ve sadece Rumca’yı kulşlanmaktadırlar. Yeni Cadde isimlerinde Türkçe yok, Belediye Binası üzerinde Türkçe yok, belediyede işleyenlerin başındaki şapkada sadece Rumca harf vardır. İtiraf olunur kibazı muhaberat oradaki bir Türk memuru tarafından Türkçe yapılmaktadır. Bu sadece işleri sekteye uğratmamak için başvurdukları zaruri bir meseledir. Çünkü bilirler ki, Rumca bir mektubu Türke gönderseler, cevabı güç alırlar. 2-(Belediye çarşılarında) bulunan dükkanların yüzde ellisi Türklere aittir. Buna rağmen Rum yortularında çarşılar kapanır… Şehir sokaklarında yapılan her tamir, Rum semtlerini süslemek için yapılır. Bizimkilerin hali yürekler acısı…” (An 2006: 286).

Belediye’deki temsilciliklerini artık nafile bir görev olarak görmeye başlayan Türk liderliği seçimlere son anda seçimlere katılacaktı fakat Rauf Denktaş’ın son anda savcılık görevine getirilmesinden dolayı istifa etmesiyle bağımsız aday olarak yarışa dahil olan Lefkoşa’nın muzip esnafından Çoronik’te seçimleri kazanmayı başaracaktı. Çoronik’in bu inadı, bazı milliyetçiler arasında infial yaratacaktı. Örneğin 5 Mayıs 1949 tarihli Halkın Sesi şöyle yazacaktı: “Biz diyoruz ki adını bile yazmaktan ve doğru dürüst konuşmaktan aciz olanların bu cemaati temsile kalkışmaları yanlıştır ve cemaata düşmanlıktır.”

1949 seçimleriyle birlikte 1946’da AKEL destekli bir Başkan’In yönetimine geçmiş Belediye’yi Rum sağının desteğiyle on sene sürecek eski Belediye Başkan’ı Doktor Gigi iktidarı başlayacaktı. Kıbrıslı Türklerinin Gigi’nin uygulamalarına tepki vermeleri gecikmeyecekti. Bu tepkiler ve şikayetler artacak devam edecekti. 22 Ekim 1950 tarihli Hürsöz gazetesi şöyle yazıyordu:

“Biz Türkler ekalliyette [azınlıkta] kalmanın acı tecrübelerini hergün belediye meclislerindeki müşahede eylemekteyiz. Türk tarihini hatırlatan mahalle ve sokak isimlerini ortadan kaldırıyorlar. Türklüğü ve Türkçeyi ihmal ve hatta bazan tahkir ediyorlar. Türk azanın muhalif reyleri ve hatta isyanları bütün bu taşkınlıklara mani olamıyor…”

1 Nisan 1955 yılında Lefkoşa’nın muhtelif yerlerinde patlayan bombalar Lefkoşa’nın kanlı bir dönemine girişinin habercisiydi. Artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacaktı. Kıbrıslı Türkler ise tamamen içe kapanmışlardı. Şiddet ise adım adım tırmanıyordu. Yükselen bu şiddet orjisi içerisinde 1955 yılının Aralık ayında Kıbrıslı Türklerin de bir yer altı örgütü kurdukları beyan ediliyordu. Bir taraftan EOKA isyanını bastırmak için İngiliz kolluk kuvvetlerine katılan Türkler diğer taraftan kendi küçük örgütlerini oluşturmaya başlamışlardı. Her şey 12 Ocak 1956 tarihinde Kıbrıslı Türk polis memuru Abdullah Çavuş’un EOKA tarafından öldürülmesiyle geri dönülmez boyutlara taşınacaktı. EOKA defalarca Türklerin hedefleri olmadığını açıklamıştı ve Abdullah Çavuş’un ölümünü İngilizlere çalışan birinin öldürülmesi olarak anlatmaya çalışıyordu fakat ok yaydan artık çıkmıştı. Öte yandan EOKA’nın açıklaması pek o kadar masum değildi. Grivas anılarında Dağlarda kolluk kuvvetleri tarafından sıkıştıkları bazı durumlarda Lefkoşa’da Türk polis memuru öldürerek Türkleri kışkırtıp İngiliz’in dikkatini bozduklarını yazmıştı. Artık Lefkoşa’da yangın çıkarmak ve eylem yapmak gençliğin günlük işlerinden birine dönmüştü. Lefkoşa’nın Türk kesimindeki Rum dükkanlar yakılıyor, insanlar taciz ediliyordu. Olaylar köylere de yayılmaya başlamıştı. İlk önce Vasilya, daha sonra Afanya’da çıkan olaylar Lefkoşa’daki şiddeti körüklemişti. 26 Nisan 1956’da İngiliz askerleri toplumlararası bu şiddet sarmalını durdurmak için Lefkoşa’yı ikiye böleceklerdi. Kıbrıs’ın ilk taksimi gerçekleşiyordu. Bir süre sonra iki taraf devam eden şiddetten dolayı etnik olarak homojenleşemeye başlayacaktı. Ayluga’daki dayanamayıp evlerini ve dükkanlarını arkada bırakadarak kaçacaklardı. Aynı kaderi Ömerge’deki ve Nöbethanedeki Türkler de paylaşacaktı. Tahtakala’nın nüfusu ise yarı yarıya azalmıştı. Sendikalar, meslek örgütleri, spor faaliyetleri, çarşılar, eğitim ve genel olarak günlük hayatın bölünmesinden sonra ilk defa coğrafi bir bölünme yaşanıyordu.

Bu arada Adanın tümünün taksim edilmesi tezi de yavaş yavaş ortaya atılmış ve bürokratik koridorlarda konuşulmaya başlanmış, raporlar ve projeler hazırlanmıştı. Ve 1956 yılının sonunda taksim tezi Türkiye’nin resmi tezi olarak duyurulacaktı. 3 Haziran 1957’de ise bölünmüş Lefkoşa dahil tüm belediyelerdeki Kıbrıslı Türk azalar istifa edeceklerdi. Lefkoşa Belediye Başkanı Doktor Gigi bu gelişmeyi soğukkanlı bir şekilde karşılamış aşırı bir özgüvenle bu konu üzerine şunları söylemişti:

“Bizimle teşriki mesaide işbirliği yapmak buradaki Türk halkının menfaatı icabıdır. Çünkü adada azınlığı teşkil etmekte oldukları için, her bakımdan Rumlara tabi ve muhtaç vaziyettedirler. Adanın taksim tehdidi ise bir blöf ve fiyaskodan ibarettir. Kıbrıs Türkleri, Kıbrıs Rumlarından ayrılacak olurlarsa, iktisadi olarak çökmeğe mahkumdurlar. Kıbrıs Türklerinin, Kıbrıs bütçesine yaptıkları %4 maddi yardıma mukabil, aynı bütçeden %30 istihlakları vardır” (An 2006: 547).

Fakat Doktor Gibi yanılıyordu. Kıbrıslı Türk liderliği ayrılma fikrinden bırakın vaz geçmeyi her alanda bunu uygulamaya sokmuştu. İngilizler de yavaş yavaş bazı coğrafi ve beledi ayrılıklara göz kırpmaya başlamışlardı. Belediye meclis üyelerinin istifasını, Kıbrıslı Türk personelin istifaları takip edecekti. İlk aşamada Kıbrıs Türk liderliği belediye hizmetlerinin yürütülebilmesi için Belediye Komiteleri oluşturacaktı. Lefkoşa Türk Belediye Komitesi 16 Haziran 1958 yılında kurulmuştu. Gelin hikâyenin sonunu Belediye’nin web sitesinden yaptığım alıntıyla bitirelim:

“Geçici Lefkoşa Belediye Meclisi olarak da isimlendirilen bu komitede, Tahsin S. Gözmen Belediye Başkanı, Ümit Süleyman Asbaşkan ve Ekrem Ferdi Sarper ile Macit Tevfik belediyenin meclis üyeleri olarak yer alırlar. Lefkoşa Belediye Meclisi’nin ilk toplantısı kurulduğu gün Lefkoşa’daki Evkaf Dairesi binasında gerçekleştirilir ve Lefkoşa şehrinin belediye sorunlarına çözüm getirmek amacıyla uğraş verilir. 1960 Kıbrıs Cumhuriyeti Anayasası’nın 173. maddesi Lefkoşa Türk Belediyesi’nin varlığını tanır. 12 Ekim 1959’da İngiliz sömürge yönetimince “Türk Belediye Komiteleri (Geçici Hükümler) Yasası” adı altında bir yasa çıkarılmış ve Lefkoşa Belediye Komitesi ile diğer kazalarda ikamet eden Türklerin oluşturdukları Belediye Komiteleri yasal olarak resmen tanınmıştır.”

Kaynakça: Ahmet An, Kıbrıslı Türklerin Siyasi Tarihi, Lefkoşa, 2006.

 

Mete Hatay

Daha Fazla Göster



İlgili Makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Göz Atın

Kapalı
Kapalı