Köşe Yazarları

45 yılda zaman değil, zemin de kaybettik…


Eğer bunca yıl doğru dürüst bir idaremiz olsaydı…

Akan kaynaklar seçim rantlarına gitmeseydi…

En azından alt yapımız tamam olsaydı…

Ekonomi tıkırında olmasa da, bu kadar kırılgan olmasaydı…

Yarım asırda, kendi kendimize yetecek duruma gelebilseydik…

Devlet birilerini zengin ederken, kendi de hak ettiği gelirleri toplayabilse, bütçesinde yatırım için ödenekler ayırabilseydi…

En önemlisi insanlar eşit muamele görseydi, kayırılan-kayırılmayan yerine, sistemin gereği yerine gelseydi…

Sırf siyasi gailelerle birbirimizi itibarsızlaştırırken, bir halk olarak kendimize zarar verdiğimizi görseydik. Hiç olmazsa Kıbrıs konusunu siyasi çıkarlara kurban etmeseydik.

En önemlisi, adalet olsaydı, adalet…

O zaman kimse de ölü gözünden yaş beklemezdi.

Nedir ölü gözünden beklenen yaş? Güney Kıbrıs’ın bir anlaşmaya yanaşması…

Öyle ya, her türlü formülü de önüne koysanız, adam bir başka bahane bulup, yan çiziyor.

Peki bu rahatlığı nereden geliyor?

Birincisi, kendinin bir çözüme mecbur olmamasından…

İkincisi, kuzeyin sosyal, ekonomik ve politik olarak içinde bulunduğu sıkıntıyı çok iyi analiz ettiğinden.

Sonra da tavuk mu yumurtadan, yumurta mı tavuktan diyerek, kısır döngüye dönüşmüş, gidiyor.

Dönüp 45 yıla baktığımızda, başladığımız noktadan dahi çok geride olduğumuz açıktır. O umut kalmamıştır, o ileriye dönük beklentiler, siyasette daha iyi, daha güzel için yapılan tartışmalar kalmamıştır. O günlerin şartlarında ülkede toplanan para ve sermaye, halkın ve de devletin geleceğine değil, partilerin geleceğine harcanıp, tüketildiği için bugün bu durumdayız.

Vizyonumuz, planlamamız olsaydı, “nasıl olsa Türkiye gönderir” deyip, bu ilişkinin kesintisiz süreceğini hayal etmeseydik, dahası o ilişkiyi istismar etmeseydik, o zaman ambargonun falan da lafı olmazdı. Kimse bahanelerin arkasına saklanmasın. Ben bu bütçenin iki kat fazla verdiği yılları hatırlarım.

Hatalarımızla, yanlışlarımızla, eksiklerimizle, her şeyden önce saygınlığımızı kaybettik.

Dikkate alınmaz olduk. Kimse yapmadı bunu bize, biz yaptık.

Önümüzdeki ay yine bir müzakere var. Bakıyorum etrafıma, gerçek anlamda umut taşıyan birini göremiyorum.

Evet yapılsın, kopmasın, ama sonuç alma ihtimali mucize gibi. Kim çıkacak da Anastasiadis’e, “kabul et, imzala artık şunu” diyecek?

Bunda çıkarı olan var mı?

Yoksa tam tersine 45 yıllık statüko sadece bizim rantçıların değil, uluslararası çıkar çevrelerinin de mi işine geliyor.

Tabii ki ikincisi.

Bunun da suçu, giderek yıldızımızın sönmesindendir. Hiçbir konuda bir adım önde olamadık. Elimizde nice kozlar olmasına rağmen, değerlendirmedik, kullanamadık. Tükettik, tükettik.

Zaten bunu yapacak kapasitemiz olsaydı, içte de kendimizi adam gibi yönetir, şimdi başımız dik duruyor olurduk.

Bugün de değişen bir şey yok. “Ne yaptık biz” diyen, “değiştirelim artık bu düzeni” diyen yok. Varsa da lafta. Geçmişi suçlayan, yaşı genç, çok daha eğitimli olanlar da eskilerin yanlışlarının üstüne tüy diktiler neredeyse.

Böyle bir ortamda, halkın genelinin hayal de olsa bir umudun peşine takılmasını “hainlik” olarak takdim edenler, geçmişlerini ve bugün ne yaptıklarını bir analiz etseler keşke.

YERİN KULAĞI VAR

OLUR MU OLUR:

BM Genel Sekreteri Guterres ile Türkiye Cumhurbaşkanı Erdoğan görüştü. Üçlü Berlin zirvesi öncesi yapılan görüşmeyle ilgili açıklama yapılmadı. Yarın Erdoğan çıkıp, “adada federal bir çözüme destek veriyoruz” gibi bir açıklama yaparsa (ki, geçtiğimiz günlerde Dışişleri Bakanı Çavuşoğlu buna benzer bir açıklama yapmıştı) bizim efendiler ne yapacak? “Fedrasyon bitti, artık masada yok, Akıncı görüşmelere katılmamalı” diyenler bir anda baş federasyoncu kesilirlerse hiç şaşırmayın…

 NASIL OLACAK:

Başbakan Tatar ve ortağı sürekli olarak hükümetin Akıncı’nın Kıbrıs politikasını benimsemediğini, üçlü görüşmeye gitmemesi gerektiğini söyleyip duruyor da, kendisinin Kıbrıs politikasının ne olduğunu bir türlü söylemiyor. Bu güne kadar söyledikleri “iki devletli bir çözüm” ve “AB çatısı altında iki ayrı devlet” sözünün ayakları yere basmıyor. Keşke çıkıp bunun nasıl olacağını da bu halka anlatsalar.

DİK DURMAK:

Dışişleri Bakanı Kudret Özersay, “Türkiye ile kırmadan da, dökmeden de dik durulabilen bir ilişki kurmak mümkündür. Ve bu hükümetin bunu adım adım başaracağına inanıyorum” demiş. Hangi dik duruştan bahsediyorsunuz anlamadım. Saygınlığı ve karşılıklı saygıyı iki halkın arasını açacak kışkırtmalarla mı sağlayacaksınız?

KAŞ YAPAYIM DERKEN:

Önce kurultayı kazanmak için yüzlerce kişiye olmadık sözler verdi ve Genel Başkanlık koltuğuna oturdu. Ardından HP ile hükümet kurarak Başbakan oldu. Şimdi o söz verdikleri, hergün kapısını arşınlayıp verdiği sözleri yerine getirmesini istiyor. Gelenlerin çok azı o kapıdan mutlu ayrılıyor. Geri kalanlar ise kızgın ve kırgın. “Kandırlıdık” havasındaki bu kişiler bunun hesabını sandıkta sormaya hazırlanıyor. Unutmayın, rahmetli İrsen Küçük’ü de sandıkta bırakan popülizm olmuştu.

 TÖRE VAZGEÇMİYOR:

Belli ki Töre’nin adaylık hayali biteceğe benzemiyor… Kamuoyu yoklamalarında kendisinin bayağı önde olduğunu iddia edip, Tatar’a bir kez daha çağrı yaparak cumhurbaşkanlığı adaylığından vazgeçmesini istedi. Oysa daha geçen gün, Tatar çıkarsa kendisinin geri çekileceğini söylüyordu.

KILIK- KIYAFET:  

Başörtülü bir öğretmenin önce Lapta Yavuzlar Lisesine atanması, ardından tepkiler üzerine Hala Sultan İlahiyat Kolejine gönderilmesine Karadeniz Kültür Derneği tepki koyarak, bu uygulamanın  insan hakları,  din ve vicdan özgürlüğüne aykırı olduğunu belirtti. İyi de bu ülkenin kılık-kıyafet yönetmeliğinin ilk maddesi, “Bu Yönetmelik, kamu personelinin Atatürk devrim ve ilkelerine uygun, uygar, aşırılığa kaçmayacak şekilde sade bir kılık ve kıyafette olmalarını, kılık ve kıyafette birlik ve bütünlük içinde bulunmalarını sağlamayı amaçlamaktadır” diyor…  Sizin hatırınıza bozalım mı bu ilkemizi?

 ZİRVEDEKİLER

Sami Özuslu: “Hayatta değerler önemlidir. İlkeli durmak, rüzgara göre savrulmamak bir karakter meselesidir. Çıkarı için en yakınını dahi satanlar vardır ve onlardan etrafta bolca vardır. Siyaset kurumu kamuoyu nezdinde dibe vurmuş durumdadır. Çoğu siyasetçinin bundan bir rahatsızlık duyduğunu zannetmiyorum. Bir yandan Türkiye’nin artan etkisi nedeniyle giderek silikleşen, anlamsızlaşan, etkisiz eleman haline gelen yönetim mekanizması, diğer yandan da bir hastalık haline gelmiş makam, mevki, sıfat hırsı siyaseti daha da istenmez bir noktaya sürüklüyor…”

DİPTEKİLER

Parmağının Arkasına Saklanmak: Kıb-Tek’te HP’nin atadığı bir yönetim kurulu üyesinin, yasaya uygun olmayan bir şekilde ikinci iş yaptığı iddiaları günlerdir bir gazete tarafından sürdürülüyor. Kıb-Tek Yönetim Kurulu Başkanı açıklama yapıyor, konu şahıs, kendini savunmaya çalışıyor, yasadan bölümler yayınlatıyor. Bir tek bu atamadan siyasi olarak sorumlu olan HP’den ses yok. Dolayısıyla, Kıb-Tek’in bağlı olduğu Bakanlık’tan da. Doğruysa yapılan çıkıp savunmalıdırlar. Eğer değilse de gereğinin yapılması için yolu açmalıdırlar. Sindiklerinde gülle geçmeyecek, aksine kendilerine çarpacak…

 



Etiketler

İlgili Makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu
Kapalı