Her halde bundan sonra “15 Temmuz darbeleri” diyeceğiz! Bugüne kadar Makarios’a yönelik darbeyi bilirdik! Şimdi Türkiye’deki de “güne” ortak oldu! Ve anladık ki bu Temmuz ayı hem çok oynaktır hem de ne kadar melanet varsa hepsini otuz günlük sürecine sığdırmaktadır! Çekip gidene kadar da çektirmektedir.
“Darbeler” vesilesi ile Temmuz ayından intikamımı aldıktan sonra geleyim 15 Temmuz’da Makarios’a yapılan darbe sonrasına.
Makarios BM’in Yunanistan’ı kınamasını istediydi.. Başbakan Ecevit ve heyeti Londra’ya gittiydi.. Rum bölgelerinde ki o zaman Kuzey-Güney yoktu, çatışmalar beterince yayılıyor halk diliyle “gekkolar” yani “sağcılar,” daha bir doğrusu Eoka B’ciler, komünist avına çıkmışlar önlerine geleni kurşunluyorlardı.. Bir iddiaya göre darbe sırasında 2 bin Rum öldürülmüştü.. Bazı Rumlar Türk köylerine sığınıyor, öldürülmekten kurtuluyorlardı.. Tabi Türklerin koruması ve misafirperverliği ile insanlığı sayesinde..
18 Temmuz günü Başbakan Ecevit, Koalisyon ortağı Erbakan ve diğer Bakanlarla toplantı yaptıydı.. Turan güneş Pekin’den yeni döndüydü.. Henüz darbe konusunda müzakereler başlamadıydı sadece bazı ikili temaslarda bulunuluyordu.. Ecevit Sisko ile görüştüydü.
Kıbrıs Türk halkına gelince: Yaz olduğu için sarı papatyalar yoktu. Ki “yapraklarını bir bir sökerken “gelecek gelmeyecek” diye falımıza bakalımdı!. Onun yerine öbek öbek yollarda, evlerde, kulüplerde toplanıyor, “gelecek gelmeyecek” tahminlerinde bulunuyorduk!Kim gelecekti? Yahut yine gelmeyecekti? Türkiye tabi! Bilirsiniz Rum radyosu televizyonu yıllarca “bekledim de gelmedin” şarkısını çalar Türk halkını alay ederdi! Ve biz, “acaba” diyorduk, “yine mi gelmeyecek!”
Bir süre önce yazdımdı. Mesela ben “gelmeyecek” diyenlerdendim. Fakat bu kez Türkiye bizi utandıracak ve gelecekti…
Mücahitler “TC’li ve Kıbrıs Türk Mücahit Komutanları tarafından hazırola geçiriliyorlardı.. Henüz sivilleri örgütlemeye yeni başlanıldıydı..
Ve 19 Temmuz günü: Dananın kuyruğu koptu kopacak, kıyametin ateşleri hissedilmeye başladındı. AB Dışişleri bakanı Kissinger’in temsilcisi Sisko “TC’nin müdahale edeceğini” sezmiş vazgeçirmek için elinden geleni yapıyordu.. Türk ordusu alarm durumundaydı.. Gemiler Mersinden komutanları ve askerleri ile denize açıldıydı.. Yunanistan Trakya sınırındaki köyleri boşalttıydı.. Yunan radyo ve televizyonları her halde halkının moralini yükseltmek için olacak, “bir günde Konstantinopolis’teyiz” efelenmelerinde yayınlar yapıyorlardı.. Tabi TC’dekiler de marşlarla, mehteran müziğiyle.. Kısaca taraflar saflarını almışlar, tek işaretle birbirlerinin üzerlerine atlayacak, boğaz boğaza savaşacaklardı… Öyle oldu!
Ve bugün: 20 Temmuz 1974. Sabahın 5’i. Uçaklar kalktı. 6.10 Ecevit çıkartmanın başladığını haber verdi… Ve aradan 42 yıl geçti ki hiçbir çözüm girişimi adadaki iki devlet gerçeğinde bile olsa 1974 öncesine geri dönüşü gerçekleştiremedi!
DEVLET ÜZERİNE GÜZELLEMEMDİR!
Bazen “nasıl bir ülkede yaşıyoruz” sorusunun cevabını ararken düşüncelerime yenik düşüyorum! Üstelik kendimi her hangi bir mekâna sığdıramıyorum her hangi bir “sınıfa” sığdıramadığım gibi! Nedeni düşüncelerime narsizm bulaştığı için değil tabi! Aksine o kompleksi kışılarken içine düştüğüm “basit insan” yakıştırması!
Öyleyse ve hele bu ülkede kimdir “büyük ve önemli insan?” Mesela en tepede ve müzakerelerde kaderimizi saptayan Cumhurbaşkanı mıdır? Halkın Meclis’teki siyasi iradesini temsil eden Vekillerin vatan ve millet hayrına çalışmalarını yürüten organize eden Meclis Başkanı mı? Devletin kaderini yüklenmiş hükümetin Başbakanı mı? Kurumların çalışması için kadroları ile görev üslenmiş Bakanlar mı? Bakanların müşavirleri, müsteşarları, müdürleri, memurları mı? Memleketin temizlik tertibinden, imar ve iskânından sorumlu olan Belediye Başkanları ile Yönetim Kurulları mı? KKTC’nin güvenlik ve esenliğinden sorumlu polis komutanları ile askeri birliklerin komutanları mı? Devletin çarklarını döndüren bürokratlar, memurlar mı? Eğitimciler mi? Tüccarlar, sanatkârlar, zanaatçılar, bankacılar mı? İşçiler mi? Çiftçiler, hayvancılar, bahçeciler mi? Kamyon taksi sürücüleri mi?…
İŞTE DEVLET! Bir başka deyişle “çalışmayan devlet!”Nitekim yukarıda, “kimdir önemli insan” sorusuna “bunlar mı” deyip, “yetki ve sınıfsal hiyarerşileriyle” sıraladığım “yetkili ve görevli,” “büyük ve küçük,” “ünlü ve ünsüz,” “fakir ve zengin” insanlarıdır ki “devlet onlardır!” Tek kelimeyle hepimiz!
Fakat bu devlet çalışamıyor! Çünkü en tepedekinden en alt kademeye kadar, bircik bircik her bir ferdinden her bir kurumuna, her bir yetkiliden her bir sorumlusuna kadar “birbirlerinden kopukturlar!” Birbirlerinden habersiz denetimsizdirler! Birbirlerine yabancıdırlar!
Ki bundan bir süre önce sorduydum: “Kıbrıs Türk halkı snop mudur?” Bilmiyorum! Fakat çoğunluğunca narsist olduğunu biliyorum! Bakın aynalara göreceksiniz…
KISACA TAKILDIĞIM: (SÖMÜRÜLMEYE DEVAM?)
Seyretmekten usandık ama onlar ayni filmi tekrar tekrar oynatmaktan usanmadılar. Ki senaryoları mevsimliktir! Sırasıyla narenciyeden başlar, patates domates, karpuz kavunla devam eder, hayvancı çiftçi ile finali oynar!
Ya ürünleri satılmaz elde kalır ya da ucuza satılır! Ya yağmur soğuk vurur ürünleri ya sıcak!Ya Mersin gümrüğüne takılır o ürünler yolda, yahut iç piyasada!
Son haber karpuzculardan. “Fiyatlar pahalanınca karpuzlar elde kaldı” diyorlar üreticler! Kalır tabi! İtiraf eden yine kendileri. Diyorlar ki 40 kuruşa tüccara verdiğimiz karpuz piyasada 2 liraya satılıyor!
Eee, ürününüzü toptancıya tefeciye kaptırırsanız onlar da istedikleri gibi hem sizi kem tüketiciyi, yolarlar da kazıklarlar da!
Kooperatifleşeceksiniz! Hiç başka çareniz yoktur, aksi halde tüm tarım kesimi olarak sömürülmeye devam edeceksiniz!
































