Dün 27-28 Ocak 1958’lerden söz ettikti… Kısaca yeniden vurgulamam gerekirse, İngiliz’in Türk halkını karşısına alması için hiçbir nedeni yoktu… Ki 1954 de “EOKA tethiş örgütü” (terörü) başladıktan sonra, “Türklerden” oluşan “oksidari ve komando” adı verilen “kolluk güçler” oluşturduydu. Tabii ki görevleri EOKA’cı avcılığı idi!
İngiliz’le Türkler kendi aralarında böylesi bir ittifak oluştururlarken neden 27-28 Ocak 1958’de İngiliz askerleri ile görevli polisleri, yollara düşüp “ya taksim hep taksim” demekten başka hiçbir eylemsel suçu olmayan Türk halkının üzerine kurşun yağdırdılardı? Neden iki günde yedi insanımız bu kurşunlarla şehit edildilerdi?
Dün bu kanlı olayları anlatırken, bu sorulara yıllar sonra arkadaşlarımla kendi aramızda konuşa tartışa nasıl cevap bulduğumuzu da anlattımdı…
OLAY ŞUYDU: İngiliz askerleri Türk komandolarının da katılması ile EOKA Tethiş Örgütü’nü 1958’de Trodos Dağları’ndaki büyük operasyonla sonlandırmıştı…
Buna karşılık artık Kıbrıs adasında “sömürgeci İngiltere” olarak kalamayacağını biliyordu… Bir yandan Türkiye bir yandan Yunanistan ve BM’ler çoktan harekete geçtilerdi… Dolayısıyla İngiliz’in hiç başka bir şansı yoktu, behemahal adadan ayrılacaktı… Soruya aranılan cevap ise şuydu: “İngiliz ayrıldıktan sonra adada nasıl bir siyasi statü oluşacaktı?”
Türk halkının “içinde olmadığı” bir siyasi yapı düşünülemezdi.. Ayni olay Yunanistan için de geçerliydi. Çünkü Türkler için Türkiye, Rumlar için Yunanistan “anavatanlarıydı.” Ana gibi yar olamayacağından her iki “yavruyu” da öksüz koymadan “anaları” ile kavuşturmak gerekiyordu…
1958’lerden sonra büyük bir diplomasi trafiği başladıydı. Bu arada TMT kurulmuş, Türk halkı daha örgütlü hale gelmişti…
Rumlar “Enosis” derken, Türkler “taksim” tezini savunuyorlardı… Ortak yolun bulunması gerekiyordu… Şubat 1958’de ABD, Türkiye, Yunanistan ve İngiltere’nin de onayı ile Zürih Anlaşması, hemen ardından 19 Şubat’ta da Londra Anlaşması imzalandı. “Zürih Londra Anlaşmaları” dediğimiz bu Anlaşmaların altına Türkiye, Yunanistan, İngiltere ve adadaki Türk Rum tarafları “Kıbrıs Cumhuriyetinin” ortak kurucuları olarak imza attılardı… Yanı sıra “Garanti Anlaşmaları ile İttifak Anlaşmaları” da oluşturulduydu…
KAZANAN TARAFLAR: Kesinlikle İngiltere ve Türkiye ile Kıbrıs Türk halkı olduydu… İngiltere “Garantör Ülke” olarak adada 3576 mil karelik alanı “üssü” olarak resmen sahipliğine koyarak kazanıyor, Türk halkı ise 1878’den sonra ilk kez “üniter devletin” ortağı durumuna gelirken Türkiye’nin de “askeri güvencesini” sağlıyordu… Rum’un Meğalo İdea hayalleri yıkılıyor, Enosis’le çıktığı yolda günahı kadar sevmediği Türk halkı ile Türkiye’yi adada egemen taraflar durumuna getiriyordu.
ŞİMDİ BİR DAHA DEŞELİM: Eğer 27-28 Ocak olayları patlak vermemiş, İngiliz Türk halkının kanını akıtmamış olsaydı büyük olasılıkla Zürih ve Londra anlaşmalarında Türk tarafının eli bu kadar güçlü olmazdı. Hatta adadaki varlığını ve haklarını bu kadar öne çıkaramaz, “devlete ortak taraf” olarak katılamazdı…
Pekala İngiliz tüm bu olasılıkları sırf adada üslerine sahip olmak için mi planlayıp anlaşmalar haline getirdiydi? Ki şu sıralarda da bu “üslerini” daha dar sınırlara çekerken, ötesini imar iskânı için Rum’lara peşkeş çekmiştir! Demek ki İngiliz’in yine bir hinoğlu hinliği vardır! Diyelim ve ekleyelim: Doğru veya yanlış. 27-28 Ocak olayları adada hak hukuk arayan Türk halkının sesi olarak yankılandıydı …
**********
KIBRIS TÜRK HALKI SORUNLARININ ESİRİ OLDU. (İŞTE BİR İKİ ÖRNEK)
Tabii ki biz “köşecilerin” olanlarla olayları ne “görmezden” gelmeye hakları vardır ne de “atlamaya.” Hatta iyi gazeteci kimsenin göremediğini gören, kimsenin farkına varmadığını fark eden olmalıdır…
Ne var ki KKTC’de yaşıyorsanız kendinizi kanıtlamak için ne gözlerinizi dört açmanız gerekir ki göresiniz, ne de pür dikkat kesilmeniz gerekir ki olayları atlayamayasınız… Çünkü onlar her Allah’ın günü balyozları ile kafanıza vururlarken, gözlerinizin önünde rakkase kılığına girmiş iblisler gibi kıvrılıp dökülmektedirler… Görmemek işitmemek mümkün değildir!
MESELA ŞU KANSER OLAYI: Dün Havadis Gazetesi herkesin gözüne ve beynine girsin diye manşetten verdiydi: “Her ay 35 Kanser vakası görülmekteymiş!” Nerede?
Yazı kışı günlük güneşlik olan, tertemiz havası, kirlenmemiş masmavi denizleri, 280 binlik nüfusu ile asude ülke KKTC’de!
Günlük işlerine yetişmek için hiç aceleleri olmayan, işlerine başlamak için bazen öğle paydosuna kadar oyalanan, kıçını kaldırmadan telefonda dakikalarca konuşmaya devam ederken dükkânına giren müşterisini ayakta odun gibi bekleten insanlar diyarı şu Kuzey Kıbrıs’ta!
Yılda bir iki dünya turu yapmazsa “yaşıyorum” diyemeyen, beş altı yılda araba değiştirmezse hasta olan, en az haftada bir restoranlara gidip yiyip içmezse huzur bulamayan insanlar diyarı Kıbrıs’ın Kuzeyinde!
Çocuklarını derslerden derslere koşturtan, okumasa bile her gün bir iki gazete alan, lafı laf açtı mıydı lafazanlık yarışına giren insanların yaşadığı şu KKTC’de…
BÖYLE BİR MEMLEKETTE İNSANLAR NEDEN KANSERDEN KIRILSINLAR Kİ? Bu kadar rahat ve geniş meşrepleri varken? Ha stresten falan diyorlar ya, olamaz! Çünkü Kıbrıs Türk halkı kadar bağıra çağıra stres atan bir başka memleket olamaz da ondan! SONUÇTA: İşte o korkunç gerçek: “Bu ülkede insanlar yedikleri içtikleri nedeniyle kanser oluyorlar… Bir başka neden de gelmiyor akla.
Ve evet son zamanlarda sık sık seslendirildiğince artık “kanser vakalarını” dış dünyadan da nasıl sağlanırsa sağlansın yardımlar ve akıllar alarak masaya yatırmak gerekiyor. Neden doğası bu kadar temiz, insanları bu kadar rahat ve bilinçli olması gereken coğrafyada insanlar Kansere yenik düşüyorlar? Kesinlikle ve artık bu soruya cevap vermek gerekiyor…
MESELA ŞU TRAFİK SORUNU: Delicesine araba sürerlerken neden oldukları kazalar sadece kendilerini etkilese “yaptı buldu” olacak! Fakat hiç suçu olmayan öteki sürücüleri yahut yayaları “öldürmenin” kefaretini kim nasıl ödeyecek ki?
MESELA ŞU ELEKTRİK SORUNU: Birisi çıkıp tüm elektrik borçları tahsil edilse bile sorunun yine bitmeyeceğini ve Elektrik Kurumu’nun bu giderler sarmalından kurtulamayacağını söylemesi gerekir…
Okulların, camilerin, parası olmayan insanların… Elektriklerini kesmenin suç olduğunu artık birilerinin birilerine hatırlatması gerekir…
KISACA: Toplumu sıkboğaz eden sorunlar konusunda artık “kesin hükümler” taşıyan açıklama ve anlatımların yapılması, ilgili yasaların çıkması gerekir ki toplumun en çok ihtiyacını duyduğu “istikrara” ulaşılabilinsin..
**********
KISACA TAKILDIĞIMIZ: (HIRSIZLIKLAR YİNE ARTMIŞ!)
Memlekette hırsızlıklar artmış… Daha neler artmadı ki? Yukarıda bir kısmını ayazlattıktı… Ne var ki ne kadar olumsuz ve toplumu rahatsız eden olaylar varsa pek tabi “nedenleri” de vardır…
MESELA: Elimin altında zaman zaman açıp okuduğum Prof. Akif Erdoğru’nun “Kıbrıs’ta Osmanlılar” adlı bir kitabı var… İyi çalışılıp araştırılmış bir çabanın ürünü..
Mesela fetihten sonra Kıbrıs’a zorunlu nüfus kaydırması olur. Yüzlerce aile Kıbrıs’a ikamete gönderilir. Daha doğrusu “sürgüne!” Bu nüfus kaydırması Osmanlı arşivlerine girmiş. Anadolu’dan geldikleri yerlerle ikamete zorunlu tutuldukları Kıbrıs’taki köy adları bircik bircik verilmiş…
Örneğin “Karye’i Afşanviran’dan 45 hane” deniyor. Bademli’den üç hane, Damlar’dan 2 hane… Lütfi Bin Yusuf rızasıyla, çiftçi… Kefil Mahmut Bin İsa ve Durdu Bin Mehmet. İsa Bin Yusuf rızasıyla…”
Belli ki Anadolu’nun çeşitli yerlerinden seçilip sürgüne tabi tutulurlarken kefilleri bile saptanmış. Yani derli toplu bir nüfus kaydırması. Fakat araya hiç bilgi verilmeyen, açıklaması olmayan “nüfus” da sıkıştırılmış… Mesela (sadece) “kırk kişi” denilerek!
Ve hatırımıza geliyor: 1974’den sonra TC’den benzer kaydırmalar olduydu… Aileler küme küme Kuzey’e getirilerek belirli yerlere yerleştirildilerdi… Sorun yoktu! Fakat ne zaman ki “kendiliğinden gelenler” de gelmeye başladılardı “işte sorun” dedikti! Ki hâlâ devam ediyor! Nereden mi anlıyoruz? İşte son günlerde “hırsızlık olaylarının arttığı haberlerinden!” Tarih tekerrürdür derler ya!
































