Havadis Gazetesi | Kıbrıs Haber
Köşe Yazarları

2015’i “kaderimizin yılı” yapabiliriz…

İnsanların da ulusların kaderlerinde dönüm noktaları vardır. Koşullar olgunlaşıp fırsatlar yakalandı mıydı gerçekleşirler. Var olmak yolculuğunda hep vardırlar…    Zaten dinimizde de vardır:   Denir ki  “Allah insana hayatı boyunca pek çok fırsatlar verir.  Onları değerlendiren kazanır…”
Kendimize sormalıyız ama:  “Kaçımız bu tip fırsatları yitirip heba ettiğimiz için sonradan büyük pişmanlıklar duymadık ki?”
Demek istediğim  2015 yılı geliyor.  Çok kötü,  yorucu, bir 2014 yılı geçirdik. Ya Jüpiter’le Venüs’ün kesiştikleri noktada bir arıza olduydu yahut Satürn bir kalleşlik yaparak dengeleri bozduydu! Ne olmuşsa olduydu!  Geçen yıl kötü yıldı!  
2015’E YENİ BİR SOLUKLA BAŞLAYABİLİRİZ:  Söylendiği gibi  Kıbrıs siyasi  sorunu nedeniyle “yorgun”  bir toplum durumuna düştük…  “Görüşmeler baladıydı,  görüşmeler koptuydu”  derken onca çözüm umudu da yok olup gittiydi!  Elli yıldır çözümsüzlüğü sürüklerken her halde artık bir karar vermemiz gerekiyor… Zaten son zamanlarda bu “ifade” daha çok seslendiriliyor. Dolayısıyla önce sormalıyız:
Bir: Sittin sene daha Müzakere masalarında Rum’un sümüğünü çekmeye devam mı edeceğiz?
İki:  Yoksa “ulusların kaderlerini tayin hakkını” kullanarak kendi kaderimizin mutlak sahibi mi olacağız?
ÖNCELİKLE TÜRK HALKI OLARAK KENDİ İÇİMİZDE ANLAŞMALIYIZ:   Her şeyden önce eğer KKTC olarak  “iki bölgeli,  iki toplumlu bir federal sisteme inanılmışsa şu halde karşı tarafa  “iki bölgeli ve iki halka dayalı çözüm şeklinden asla ödün verilmeyeceğini” anlatmalıyız.” 
İki Devletli bir federal sistem öngörürken,      Merkezi hükümette de   “siyasi  eşitliğimizi” savunacağız!
Ve karar vereceğiz:  Şu anda Kuzey Kıbrıs’ı oluşturan toprakların yüzde kaçını Güney’e iade edeceğiz?
KISACA ŞUNU SÖYLÜYORUZ:  “Karar vermeliyiz!  Ve artık siyasi kaderimizi masa başındaki müzakerecilerin    “pazarlıklarına dayalı  politik manevralarına” bırakmadan,  “halk”  olarak kendi  “inisiyatifimize” almalıyız…  Buna da  “ulusal irade” diyeceğiz…  Ve tabi 1974’lerden beridir  üzerinde uzlaşıya varıldığı üzere,  “iki bölgeli, iki toplumlu,  siyasi eşitliğe dayalı,  TC’nin garantörlüğünü içeren  bir çözüm” diyeceğiz…  
BU KARARA VARMAK ZORUNDAYIZ:  Çünkü bakın,  geçtiğimiz günlerde  “Kıbrıs Mücadelesi Dünya Koordinasyon Komitesi” Başkanı Chisttopher, yayınladığı mesajda (Noel dolayısıyle) ne diyordu:      “Kıbrıs Cumhuriyeti 1974’den beridir Türkiye’nin işgali altındadır… Barış ve özgürlük gelene kadar mücadeleye devam edeceğiz…  Türk askeri  adadan ayrılıp bütün göçmenler evlerine dönmeden bu mücadele bitmeyecektir…”
Rum tarafı ile Kıbrıs sorununun “çözümüne”  yönelik aramızda bu kadar büyük  “ilkesel mücadele  stratejileri” varken, onlar  “bütün Kıbrıs”tan bizse bize  ait olanı bile iade etmekten söz ederken;  masada kim çözüm sağlayabilir ki?   Hz.  İsa ile Hz. Muhammet’i gökten indirip masaya oturtsanız  iki günde tekme tokat birbirlerine girerler!  Bu sorun öylesine sinir bozucu bir sorun işte!  O  zaman kendi kaderimizi kendimiz tayin etmeliyiz…  Tek çözüm yolu budur!          

**********      

Devlet sorunların hamalı oldu
2015’den başlamışken devam edelim.  Bilir misiniz  “KKTC’de Meclis İç Tüzüğünü 22 yıl sonra ancak Nisan 2014’de değiştirdiydi! Ve gerekçesi de şu şekilde açıklandıydı: “Meclis çalışmalarını  daha etkin ve süratli hale getirmek için…”   Komitelerin sayısı da artırıldıydı…
Bunu  “örnek”  olsun diye hatırlattım!  Çünkü bu ülkede  “trafikte araba kullananların dışında kimsenin acelesi yoktur!”  Yanlışlar bilerek ve istenerek yıllar boyu sürdürülürler!  Ta ki  artık taşınamayacak kadar  külfet haline  gelsinler!..  Öte yandan Siyasi partiler birbirlerine “statükocu”  dediklerine nazire,  “bu ülkede  kim reformist  oldu ki” sorusuna da cevap  veremezlerken işte size   2015’te de devletin kamburunda taşıyacağı yüklerden bazıları:
MESELA BELEDİYELER:  Sorunlarını çözemedik!  28 Belediyeyi kendi içlerinde birleştiremedik!  Ve sonuçta  Belediyeleri   “kamu görevlileri”  gibi  “Devletin parasal himmetine”  terk ederek  “aylıkçı  memurlar” esamesine  düşürdük!  Devlet katkılarını sürdürdükçe  onlar da ayakta duruyorlar ama hepsi  yamalı bohça!
BÜYÜK KENT BELEDİYELERİ:  Batmalarının bir nedeni de  “hantal Merkeziyetçi Devlete”  yenik düşmeleridir!  Oysa “Belediyelere kendi içlerinde daha çok özerklik tanınmalıdır”  derken,  hayal  ettiğimiz  düzen  yolundan suyuna,  elektriğinden eski eserlerine kadar yüklenecekleri   sahiplikle sorumluluktu.   Tutun ki  Belediyeleri  “tam yetkili” ve sorumlu kılacaktık. O zaman ne olacaktı?
Aynı belediye sınırları içinde  “ana yollar  devletin, mahalle yolları da Belediyelerin sorumluğuna” ayrılmayacaktı!   Kimseler de  “yetki ve sorumluluk”  paylaşımından doğan  “yolsuzluklar”  sorunlarından dolayı mağdur olmayacaklardı!

Aynen yolların ışıklandırılmaları gibi! Kara yollarınkiler Elektrik Kurumunun,  mahallelerdekiler Belediyelerin! 
Eski Eserler bu ülkede tabudur! Kimse dokunamaz,  restore edemez,  yıkamaz,  yeniden yapamaz! Eh, Eski Eserler Müdürlüğü de  “dokunmayıp yapmadıkta”  Belediye sınırları içindeki eserler bırakın viraneliği,  pislik  mezbelelik haline gelmektedirler!  Tabı faturaları da belediyelere kesilmektedir!
Yetki paylaşımları  sahillere de sarkar.  Turizm Bakanlığı ile Belediyeler bu alanlarda da karşı karşıya gelmek zorundadırlar! Turizm Bakanlığının  yetkisi nerede başlar nerede biter belli değildir! 
Nitekim Mağusa’da ne olduğu belirsiz marinaya     bağlı sandallar,  yatlar Belediye izinlidirler.  Fakat “marinanın yeri”  Ulaştırma  Bakanlığı sorumluğundadır!  İki otorite  arasında kaldığı için de kırk yıldır orası ne şah oldu ne de şahbaz!
Eğitim Bakanlığına bağlı okulların avlularındaki otları belediye temizler… İsterse temizlemesin!  Değil mi ki kentin temizlik tertibinden sorumludur!
Yahut kentlerin  Sanayi Bölgeleri.  Temizlik tertipleri Belediyelerin, tesisleri yolları ilgili Bakanlığın!  Eh, Yetkiler parçalandıkça  da  ne yollarında hayır kalmakta ne  tesislerinin düzenlerinde!
KISACA:  Küçük ülkede öteden beridir  “yetki ve sorumluluk”  paylaşımları her halde  “insanlara göre işler uydurulması” gayretkeşliklerinden olacak, çapımıza göre  “bol” tarafından dağıtılmışlardır!  Tutun ki beş altı kilometre karelik bir yerleşim biriminde iki üç   Bakanlığa bağlı yetkililer vardır!  Bu kadar yetki ve sorumluluk dağılımlarında ise  “rasyonel işler” tabi ki yapılamamaktadır! 
Bu nedenle de onca gayretlere  karşın kentlerimize ne adam gibi belediye hizmeti vermek mümkün oluyor ne de  şikâyet edilecek asıl sorumlu ve yetkili  “baş” bulanabiliniyor?