Havadis Gazetesi | Kıbrıs Haber
Köşe Yazarları

1977-79 BM’LER DORUK ANLAŞMALARI (YENİDEN GÜNDEM OLDULAR)

Anastasiadisli Rum liderliğinin müzakerelere başlamadan önce   “Ortak Metin”  konusunda  tarafların uzlaşmaya varması  ısrarı devam ediyor… Ve dünya alem biliyor ki bu  “Ortak Metin”  üzerinde uzlaşmaya varılması istenen  “esas”   “Tek egemenliğe  dayalı  Kıbrıs Federasyonu’dur.” 
Son gelinen aşamada  diyor ki  Türk tarafı  “fakat federasyonu oluşturacak federe kanatlar kendi içlerinde de egemen olacaklar…”   Aslında  bu öneri  “federal sistemlere”  aykırıdır…  Fakat Kıbrıs Türk liderliği ve muhtemelen Ankara bu aşamada,  bu tür bir  “statü”  gözlüyorlar…
ÇÜNKÜ:  Güney Rum Yönetimi  Türkiye’den,  Kuzey de  Güney’deki Rum liderliği ile kilisesinden fena halde korkuyorlar!   Dolayısıyla kendilerini güvenceye almak istiyorlar.  Anastasiadis için  bu güvence  “tamamen AB’ye bağlı,  Türkiyesiz ve de merkezi hükümet ağırlıklı federasyondur.” 
Eroğlulu Türk liderliği ise siyasi eşitlik başta olmak üzere,  “federal kanatların kendi içlerinde egemen olmalarını istemektedir…”   Ve tabii TC’nin güvencesinin  devamını…              Tabii bu sorunları aşmak kolay olmayacaktır.  Ancak Anastasiadis’in müzakereler safhasında    siyasi referans olarak kullanılmasını istediği 1977-79  BM’ler Doruk Anlaşmaları da vardır…   Hatırlatalım:      NEDİR 1977 DORUK ANLAŞMASI:  1977’te BM Genel Sekreteri Kurt Waldheim gözetiminde Denktaş-Makarios arasında gerçekleşir…  Kısaca şu anlaşmaya varılır:              1.  Kıbrıs Cumhuriyeti Bağımsız ve bağlantısız olacaktır…            2. İki toplumun yönetimleri altındaki topraklar verimlilik ve mülkiyet esaslarında  görüşülecektir.
3. Üç özgürlükler yani   “serbest dolaşım,  serbest yerleşim, serbest mülkiyet”  federal sistem içinde görüşülecektir.
4. Federal Hükümet devletin birliğini ve iki toplumluluğunu koruyacaktır…
VE 1979 DORUK ANLAŞMALARI: Makarios ölür yerine Kiprianu gelir… Bu kez 1979 tarihinde yine BM’ler gözetiminde 10 maddelik yeni bir anlaşma imzalanır: 
1. Toplumlararası görüşmeler 19 Mayıs 1979’da  yeniden başlayacaktır.
2. Denktaş-Makarios ve BM’ler kararları  görüşmelerde esas alınacaktır.
3. Cumhuriyet tüm yurttaşların insan haklarına ve temel özgürlüklerine saygı gösterecektir.
4. Görüşmeler toprak ve Anayasa konularını kapsayacaktır.
5. Maraş’la ilgili bir anlaşmaya varılması halinde diğer anlaşmalar beklenmeden Maraş yerleşime açılacaktır.
6. Görüşmeler iyi niyete ve karşılıklı güven oluşturulmasına dayalı gelişecektir…
7. Kıbrıs Cumhuriyeti askersizleştirilecektir.
8. Cumhuriyetin bağımsızlığı, egemenliği, toprak bütünlüğü ve bağlantısızlığı bir başka ülke ile kısmen veya bütün olarak birleşmesi veya taksim ve ayrılmanın  her hangi bir şekline karşı gereken garantiler olacaktır.
9. Görüşmeler gecikmeden başlatılacaktır.
10. Görüşmeler Lefkoşa’da yapılacaktır…
…Ve görüşmeler başlar 1983 yılına kadar da devam eder…  Ne var ki Rum liderliği gene muzırlık yapar,  BM’lere tek yanlı olarak konuyu götürür,  Denktaş da çözümden umudu keser,  15 Kasım 1983’de KKTC’yi ilan eder…
İşte şimdilerde  Anastasiadis’in referans olarak müzakerelere sokulmasını istediği bu  “BM’ler Doruk Anlaşmalarıdır”  ki  CTP en büyük savunucularından  olduydu…              

  **********     

KADINLARA  “KOTA HAKKI” VERİLMESİ  (KADININ SİYASİ ORTAMDA BU GÜNKÜ KONUMU)
(Bu siyasi gelişmeleri yahut hatırlatmaları yaparken bilin ki sıkıntıdan patlıyorum, aman bir an önce bitsin de kurtulayım diyorum… İçimiz dışımız  “siyasi soruna ilişkin laflarla doldu!” Üstelik botoks yapacak halimiz de yok ki  “söküp atalım!”  Mecburi bu  “yükü”  taşıyacağız!  Bir yandan da  “işimize bakacağız…”  Ki işimiz iş kuyruğumuz kiriştir…  Çünkü TC gene hapşırmaya başladı!) 
VE GELELİM KADINLARI SİYASİ ARENAYA NASIL  SOKARIZ ÇABALARINA:  Tabi bir yandan kadın erkek eşitliği savunulurken öte yandan  “kadını erkek himmetine”  havale edecek  ikilemden söz etmeyeceğiz… Ne de  “en az erkek kadar hemen  her mesleki alanda etkin ve yetkin yeri olan kadının,  neden politikacı olmak için  “kota”ya ihtiyacı olması gerektiğini de sorgulamayacağız…  Veya kadını  “korumaya muhtaç bir çiçek”  gibi görenleri de onaylamayacağız…
Ancak doktoru hakimi,  avukatı öğretmeni,  müdürü memuru,  hemşiresi esnafı hatta Başbakanı ile toplumun her kesiminde mesleki zümre olarak hem de küçümsenmeyecek oranda  var olan  “kadının”  neden Meclis’e iltifat etmediğini doğrusu biz de soracağız? 
Ve ekleyeceğiz: Kadın kocasını “bir makam sahibi yapmak,  milletvekilliğine itmek,  toplum katlarında saygınlık ve etkinliğince yer alması için  “saçını süpürge yaparken”  neden sıra kendine geldiğinde  “burun kıvırmaktadır?”  Ki Kocası için gösterdiği performansın tırnağını gösterse pek çok erkeği aşarak   “Meclis’e Milletvekili olarak da girer,  çatır çatır bakan da olur.   Örnekleri yaşanmaktadır…
Buna karşın kadın  “kocası üzerinden  politika yapmayı”  yeğliyor ama!  Üstelik bundan çok da mutlu oluyor!  Tabii şimdi  somut örneklemelere girmeyeceğiz  ama bakın etrafınıza, onlarcasını görürsünüz,  zaten bilirsiniz de…
O ZAMAN SORMAZ MISINIZ:    “Yoksa asıl sömürülen erkek mi?”   Değil mi ki kadınlar  “seçim meydanlarının propagandistleri,  sandıkların oy potansiyelleridirler…  Değil mi ki kadınlar kocaları için  yırtınmakta,  onların siyaset arenasında üst kademelere gelmeleri için fedakârca çalışmaktadırlar…     Pekala neden kadınlar kendilerinin iltifat etmediği politikaya kocalarını sokmak  için bu kadar büyük  efor sarf ediyorlar?    Erkekleri ile iftihar etmek mi yoksa  “kadın kadına oluşturdukları lobilerinde,  kadının kadına üstünlüğü tatminine varmak için mi? 
HER HAL’U KÂRDA DÜŞÜNMEZ MİSİNİZ?   Yoksa kadın erkeğinin şahsında kendi egosunun tatminine mi varmaktadır?     Yok,  sakın kızmayın!  Çünkü Kıbrıslı kadın ne iddia edildiği gibi erkek tarafından dışlanandır ne de  erkeği karşısında başı önünde  el pençe divan duran bir  “kuldur.”  (Tabii bazı vatandaşlarımız dışında!)
Tutun ki mahkemede  “erkeği”  hapse mahkûm edendir…  Hastanedeki doktordur ki nice erkeği muayene etmektedir…  İlçeden sorumlu  Kaymakamdır…  Erkek memurların da amiri olan Daire müdürüdür…  Erkeklerin atamalar terfiler görevlerindedir…  Ressamdır, müzisyendir,  dükkân sahibidir…   Hatta erkeklerin iş alanlarında çalışan şofördür,  toptan eşya dağıtıcısıdır,  bahçelerde işçidir…  Falan…
BU KADINI KOTA İLE MECLİS’E SOKMAK.  Hayret!  Kadın olsaydım itiraz ederdim.  “Ben ne olacağımı ne yapacağımı erkeklere mi soracağım,  onların himmetini mi isteyecek,  onların beni elimden tutup Meclis’e koymalarının kanunlarından mı medet umacağım”  derdim! 
FAKAT:  Son günlerde Siyasi Partiler Değişiklik Yasa Tasarısı ile gündeme getirilen  “Milletvekillerinin yüzde 40’ı kadın olsun bunun için siyasi partilerde bu konuda  “kota” uygulansın,”  çalışmaları mesela  CTP’li Doğuş Derya imzalı girişimlerle   yoğunlaşırken;   öğreniyoruz ki maalesef kadın söz konusu oldukta  “Meclis Erkeklerin emrine”  giriyor!  Erkekler sultası oluşuyor… Nitekim AB’de de kadınların Meclis’e girmelerine yol açmak için böylesi kotalar uygulanıyormuş!   Bizdeki de her halde,  kadını Meclis’te milletvekili,  Bakan,  Başbakan olmaya alıştırmak yollarında bir ilk adım…
Tabi artık  “kadın”  da  kocasının kuyruğunda koşturan olmamalı!   O politik performansı ile kabiliyetini kendisi için de kullanmalıdır…  Üstelik Sibel Siber’den biliyoruz.  Görevi yüklendiler mi erkekten çok daha başarılı oluyorlar…           

   **********   

DEVLET HEM ÖZELLEŞTİRMELERDEN  HEM ÖZEL SEKTÖRDEN KORKUYOR!
Bir süredir  “un fabrika”  sahip ve yöneticileri ile  “fırıncıları”  izliyorum… Haberleri siz de görüyorsunuz.  Hükümete yalvarıyorlar:  “Ne olursun bizleri TC’den gelecek una,  buğday’a muhtaç duruma getirme”   “Ne olursun bizi haksız rekabet yaratan TÜK’ün esiri durumuna getirme…”
Hallerini anlatamıyorlar!  Bizatihi “devletçi ve kurumsal”   hantallığın tutsağı durumuna gelmiş devlet  “özelleştirmelerden de korkuyor kendi özel sektörlerinden de!” 
Memlekette üç tane  un fabrikası vardır üçü de  “un ithalinden, TÜK’den şikâyetçidirler.” Ama devlet  “TÜK’ten yana tavrı ile öyle geldi böyle gider demektedir…
Sorun TC’ye bağımlı hale gelmişlikte kalitesiz buğday kalitesiz un olmaktadır…  Fırıncılar diyorlar ki KKTC’deki fabrikalarda üretilen un TC’den gelen undan çok daha kalitelidir… 
Eee,  artık laf dinleyin!  Hem  devletçilikten dolayı sırtınızda kambur haline gelmiş  “yüklerden”  kurtulun hem de memleketin üretiminin yollarını açın…  Devletin görevi Anayasal yükümlülüklerde Yasama,  Yürütme,  Yargı organlarını çalıştırmak, memlekete yol yöntem kazandırmaktır.  Yani artık  “unculuktan,  bakkalcılıktan”  falan  vazgeçin…