07 Aralık 2016

“Devlet bize sahip çıkmıyor”

“Devlet bize sahip çıkmıyor”
Haber İçi Üst

“BİZİ SİZ YETİŞTİRMEDİNİZ”: Sanatçılar topluma mal edilebilir. Ama bizim, devletin bir sanatçıya sahip çıkarken çok dikkatli olması gerekir. Devlete mal etmemesi gerekir sanatçıyı. Bakması gerekir, “Ben devlet olarak bu kişiye nasıl bir katkıda bulundum, ne yaptım, hangi noktada durdum sanata ve sanatçıya karşı” diye

“DEVLET İKİ KEZ DÜŞÜNSÜN”: Eğitimim sırasında “Türkiye’nin sanatçısısın” dediler, burs vermediler. Şimdi aynı devlet gelip bana sahip çıkarsa ve derse ki, “Bizim yetiştirdiğimiz sanatçıdır”, o zaman da ben çıkıp demez miyim “Sen bana ne yaptın ki, beni sahipleniyorsun”
“HEDEFİM”: Kariyerimde hedefim dünyada yer edinmiş bir orkestrada çalmak. 16 yıldır ben keman çalıyorum. Bu noktadan sonra ben artık başka bir şey yapamam
YENİ HÜKÜMETTEN BEKLENTİLER… Yeni kurulacak olan hükümetin sanat konusunda nasıl bir vizyon ortaya koyacağının takipçisi olacağım. Bunu çok merak ediyorum. Beklentimiz, sanata ve sanatçıya sahip çıkılması. Bir senfoni orkestrası kurulmasına yönelik altyapının oluşturulmasıdır

Bu hafta yurt dışında mesleğini sürdüren ve eğitimine devam eden keman sanatçılarımızdan birisi ile buluşturuyoruz sizleri. Kendisi çok genç ve dalında çok iyi yetişmiş sanatçılarımızdan birisi. Bayramda Lefkoşa’da tarihi mekanlarımızdan Büyük Han’da kendisi ile sohbet imkanı bulduk. Luricinalı Nihat Ağdaç. Uzun uzun ülkedeki sanata ve sanatçıya verilmesi gereken ama verilmeyen değeri konuştuk, tartıştık. Yurt dışında ne kadar yalnızlaştırılmış değerlerimiz olduğunu gördük içimiz sızlayarak. Başarıyı yakalamış arkadaşlarımız o kadar isyan etmişler ki artık, “Devlet bize sahip çıkarken iki kez düşünsün” noktasına getirmişiz onları. Arzuları sadece sahiplenilmek ki onlar da vatanlarında kendilerini düşünen, başarılarıyla övünen, sanat için kaygı duyan birileri olduğunu hissetsinler. Bayram sonrası bu röportajı ilgi ile okuyacağınızı umuyorum. Umarım yeni kurulacak hükümet de burada yazılanlardan üzerine düşeni alır.

HAVADİS: Öncelikle bizlere kendinizi tanıtmanızı isteyeceğiz. Nihat Ağdaç kimdir?
AĞDAÇ:
1986 yılında doğdum. Küçük yaştan müziğe yeteneğim ve merakım vardı. Ailem de bunu fark etti ve destekledi. 6 yaşında piyano dersi aldırmaya başladılar bana. Daha sonra Güzel Sanatlar Ortaokulu’na girdim. Daha o zamanlar lisesi yoktu. 3 sene orada keman çalmasını öğrendim. Sonra da Türkiye’ye gittim konservatuvara. Lise ve Üniversiteyi Ankara Hacettepe’de okudum. Genelde hep müzikle iç içe geçti hayatım.

HAVADİS: Ailede müzikle uğraşan birisi var mıydı?
AĞDAÇ:
Babamın bir amcası vardı rahmetlik İngiltere’de yaşardı zamanında. Gülferiler diye grupları vardı. Hatta Kıbrıs müziklerini ilk taş plağa çeken insanlardı. Ama hani babadan, deden öğrendiğim bir şey değil bu. Ama genlerimde vardı.

HAVADİS: Sen müzikle uğraşmaya ne zaman karar verdin?
AĞDAÇ: Ben küçükken hiç başka bir şey yapmak istemedim. Sadece o zaman daha “sanatçı” kavramını bilmediğim için çocukken sürekli şarkı söylerdim ve “ben büyüyünce şarkıcı olacağım” derdim. Her gittiğim yerde mutlaka şarkı söylerdim. Ta ki çalmaya başlayım. Çalmaya başladıktan sonra o yöne kaydım.

HAVADİS: Ne zaman çalmaya başladın?
AĞDAÇ:
Keman çalmaya 11 yaşında başladım. Birkaç ay Özkan Pastırmacıoğlu’ndan özel ders aldım. Ondan sonra aynı zamanda piyano dersi de alırdım kendisinden. Özkan Abi bana dedi ki, “Güzel Sanatlar Ortaokulu’na girmek istiyorsan ban orda esas ders olarak piyano yoktur. Başka bir şey çalman gerekiyor”, o zaman sordu bana “ne çalmak isten” diye. Ben de keman çalmak istediğimi söyledim. Böyle başladım keman çalmaya. Hocamın yönlendirmesi ile oldu.

HAVADİS: Piyano çalmak içinde ukde kaldı mı peki?
AĞDAÇ:
Hayır, çünkü yan dal olarak piyano çalmaya devam ettim ortaokulda. Hala daha çalarım. Keman kadar randımanlı değil ama almaya devam ederim. Piyano bulduğum zaman başına otururum mutlaka en son çalıştığım, anımsadığım parçaları çalarım ki elimin altında kalsın.

HAVADİS: Çocuk yaşta henüz 13 yaşında iken tek başına Türkiye’de okumaya başladın. Çok zor olmadı mı o yıllar.
AĞDAÇ:
Kolay olmadı. Annem ilk gün benimle geldi. 5 gün kaldı ve sonra adaya geri döndü. Türkiye’ye götürerek ailem bana en büyük iyiliği yapmış oldu. Yoksa mümkün değildi burada bunları yapmam. Adada keman hocam Kürşat Tilki idi ortaokulda. Ben daha orta ikinci sınıfı bitirdiğim zaman protokol vardı Güzel Sanatlar Ortaokulu ile Konservatuar arasında. Protokol gereği 3 yıl burada okuyan daha sonra Ankara’ya gidip devam ederdi. Arada bir geçiş veya Seviye Tespit Sınavı olmazdı. O yüzden hem eğitimde eksikliklerden, hem bizim buradaki çalışma disiplinimiz ve verimimiz Türkiye’deki ile çok farklı idi bir birinden. Oraya gittiğimizde şok olurduk. “Nasıl çalışırlar” diye. Çünkü zor bir şeydi. Orada insanlar çalışmak zorunda olduklarını bilirler ve çalışma disiplinleri vardır. Ayrıca daha büyük bir yarış olduğu için onlar arasında, daha disiplinli bir sistem vardı. Hocalar da orada mesela konservatuar mezunu olsun veya bizim şimdi sanatçı dediğimiz kişileri yetiştiren kişilerdi. Benim hocam da burada Kürşat Hoca ileri görüşlü birisidir. Ben daha orta ikiyi bitirdiğim zaman “ Nihat seni en erken zamanda Türkiye’ye göndermek isterim çünkü düşünürüm ki orası senin için daha iyi olacak. Buradakinden daha iyi yetişeceksin” dedi. Ama o sene bir problem oldu güzel sanatlar ile konservatuvar arasında ve erken gitmem mümkün olmadı. Orta üçü bitirdiğim zaman protokol iptal oldu, buraya gelip sınav yaptılar ve sınavla bizi aldılar. İki kişi alındık biz o yıl.

HAVADİS: Nasıl geçti ilk yıllar?
AĞDAÇ:
İlk senenin nasıl geçtiğini hiç anlamadım zaten. O kadar çok çalışmam gerekirdi ki, ailemi özleyim, memleketi özleyim, hiç bunlara fırsat bulamadım. Sadece çalıştım. Çalışma açısından güzel bir yıl geçirdim. Ancak ikinci yıl olayı fark ettim ailemden uzak olduğumu. Ancak ikinci sene daha çok çalışmam gerekiyordu çünkü bir seviye yakalamıştım ve onun altına düşmemem gerekiyordu. Hocama karşı çok sorumluluk hissederdim. Çünkü Kıbrıs’a gelip beni almıştı ve Ankara’ya götürmüştü. Hem aileme, hem de hocama karşı mahcup duruma düşmemem gerekiyordu. Konservatuarda hep bir çekişme vardı kişilerin ve hatta hocaların da arasında. O yüzden benim hocam bana “99’luk değil, 100’lük çalacaksın ki sana kıracak puan bulamasınlar” derdi. Sadece üniversite birde bir kez 99 aldım, onun dışında yüzünü kara çıkarmadım.


HAVADİS: Günde kaç saat çalışıyorsun?
AĞDAÇ:
Duruma göre değişir. Şimdi, birçok orkestrada da çaldığım için toplu çalışmaya daha çok zaman harcıyorum. Çoğu zaman 6-8 saat süren günlük provalarım olur. Onun dışında kendimin de çalışması gerekiyor.

HAVADİS: Yaşamaya ne zaman fırsat buluyorsun?
AĞDAÇ:
Genelde bu aralar bulamıyorum. Bizim işimizin güzel tarafı sürekli seyahat etmemiz. Belli bir başarıya ulaştıktan sonra birçok orkestrada veya solo konserlerde çaldığımız için program yoğunluğundan dolayı mesela son 5 haftadadır ben İsviçre’de idim. Orada konserlerde çalardım. Yeni insanlarla tanışma şansı elde ederim. Yaşadığımız sosyallik oldur. Beraber bir şeyler yemeğe veya içmeye gideriz. Ya da mesela ben başarıp şimdi 4 gün Kıbrıs’a geldim. Benim tüm yaz tatilim budur. Bunları değerlendiriyoruz. 29 Haziran tarihinden bu yana turnedeyim.

HAVADİS: Üniversiteyi bitirdikten sonra neler yaptın?

AĞDAÇ: Üniversiteyi bitirdikten sonra TC Cumhurbaşkanlığı Senfoni Orkestrası sınav açtı. Ben onun sınavını kazandım ve oraya girdim. Bir sene staj yaptım. Stajdan sonra da kadroya girdim. 3 sene orada çaldım. Bu arada tabii yurt dışına da gidip geldim, birçok orkestrada çaldım. Ondan sonra master yapmaya karar verdim ve izne ayrıldım orkestradan. Londra’ya gittim Kraliyet Müzik Akademisi’ne. İki sene orada master yaptım. O bittikten sonra Türkiye’ye geri döndüm. Son bir senedir Türkiye’de idim. Bu arada da İngiltere’ye gidip geldim konserlerim için. Sonra orada orkestra sanatçılığı için bir master programına başvurdum. Kabul edildim. Sonuçta şimdi ben orkestra alanına çok büyük ölçüde eğildim. Artık yani, kariyerimde amacım dünyada yer edinmiş bir orkestrada çalmak. O yüzden orkestra sanatçılığı masteri de benim için biçilmiş kaftan. Yeni başlayan bir programdır Londra Senfoni Orkestrası’yla ortak olarak. Buraya yarı burslu kabul edildim. Yaşam masraflarım için de Türkiye Borusan’ın Müzik Vakfı’ndan burs kazandım. Bir de İngiltere’de City of Birmingham Senfoni Orkestrası’nın sınavına girdim. Ona kabul aldım. Onunla staja başladım şimdi. Zaman zaman gidip gelirim. Önümüzdeki hafta onlarla konserlere gideceğim. BBC için bir konser yapacağız sonra da bir kaydımız olacak. O yüzden Türkiye’den yine bir uzaklaşma olacak, izin bazında ama bakalım önümüzdeki dönem ne getirecek. Eğer bu İngiltere’deki orkestra süreci iyi giderse o zaman belki Türkiye’den tamamıyla ayrılıp oraya yöneleceğim.

HAVADİS: TC Senfoni Orkestrası’ndan şu anda izinli misin?
AĞDAÇ:
Evet zaten yaz dönemi olduğu için zaten izinliyiz. Yazları gittiğim turnelerde resmi izin almak kaydıyla bir problem yaşamam. Ama öyle bir şey vardır ki sezon içerisinde ben başka bir orkestranın sınavını kazandım. Onların yanına staja gidiyorum deme gibi bir lüksüm yok. Ben master yapmaya gidiyorum.

HAVADİS: Ülkeye baktığınız zaman sanatınız açısından bir gelecek görüyor musunuz?
AĞDAÇ:
Eğer biz bir şey yapmazsak bir gelecek yok. Ya da bizim yapmak istediklerimizi destekleyecek bir siyasi tavır yoksa yoktur.

HAVADİS: Ne yapılması gerekiyor sence?
AĞDAÇ:
Ülkede sanatın gelişmesi için her şeyden önce vizyon olması lazım. Herhangi bir konudaki vizyonu siyasiler belirler Geçmişten bu yana ülkede bir senfoni orkestrası kurulması için yasa hazırlanır, tüzük hazırlanır. Biz, TC Senfoni Orkestrası’nda iki Kıbrıslı Türküz. Mustafa Kofalı da var. Yönetici kadrolarında da bulunduğu için epeyi tecrübelidir bu işlerde. Cumhurbaşkanlığından bir yardım istendi kendisinden, “ Biz bir Cumhurbaşkanlığı senfoni Orkestrası kurmak arzusundayız” diye. Gidip geldi Mustafa Bey, istişarede bulundular. Ortaya bir taslak tüzük dahi çıktı. Ama hangi şartlarda kurulacak. Diyelim ki bir devlet orkestrası kuracağız. Türkiye’deki devlet orkestraları milli orkestralardır ve sadece Türk vatandaşları girebilir oraya. Bir yabancı kabul edilmez. Kıbrıs’ta diyelim ki devlet statüsünde bir orkestra kurduk. Kadro vereceğiz. Bizim o kadroları dolduracak kalifiyede Kıbrıslı Türk sanatçımız yok. İki elin parmaklarını geçmez sayımız. Bir ağımız bile yok bizim hangi sanatımız nerede ne yapıyor dünyada diye. Ansızın gittiğimiz yerlerde bizim bile karşımıza bir piyano sanatçısı çıkabiliyor “Ben Kıbrıslı Türküm” diye. Senfoni orkestrası kurulması çok önemli bir şeydir tabii. Ancak ilk etapta baktığınız zaman bunun altı yapısı oluşmadan bunun oluşturulmasına karşıyım. Belki de kınanacağım bunu söylediğim için ama bu yapılmadan önce ülkede bir konservatuarın kurulması gerekiyor. O olmasa bile tam teşekküllü bir müzik okulu olması gerekiyor. İnsanları buna özendirecek eğitim programları olması gerekir. İlk ve ortaokullarda.

HAVADİS: Güzel Sanatların bir devamının mı kurulması gerekiyor ülkede?
AĞDAÇ:
Güzel Sanatlar Ortaokul iken, o zaman kabul ederdim sanatçı yetiştiren bir okuldur diye. Çünkü sanatçı yetiştirmek için bir eğitim verirdi. Şimdi lisesi kurulduktan sonra oranın ve üstelik Anadolu Lisesi’ne çevrildikten sonra, öğrenciler normal ders yükünün altında o kadar ezilir ki, nasıl çalışacak saatler boyu kendi enstrümanına. O bilinç kendisine aşılanabilecek mi? Her öğrenciden aynı performansı beklemek de doğru değildir. Bazı öğrenciler müzik öğretmeni olmak ister günü geldiğinde. Aradan sıyrılıp da uluslararası alana çıkmak çok da kolay değil. Bu sadece kendi çabanızla olabilecek değil. Aile faktörü de var. Ama devlet bunu özendirmezse aileler bunu nereden görüp benimseyecektir.

HAVADİS: Nasıl bir eğitim sistemi olması gerekir?
AĞDAÇ:
Güzel Sanatları kendi başına ele alırsak eğer amacı müzik öğretmeni yetiştirmekse işlevini yitirdiğini söylememiz mümkün değildir. Sonuçta aileler çocuğunu bir okula koyduğu zaman ilersini görmek ister. “Çocuğum bu okulu bitirdiği zaman ne yapacak” bilmek ister. Biz mezun olduk bitirdik. Ben Londra’ya gittim okudum ama gelip burada şu anki şartlarda yapabileceğim bir şey yok. Benim burada yapabileceğim tek şey çalıp klasik müziği tanıtmak dışında, birilerine öğretmem lazım bu işi ki arkadan birileri yetişsin. Özel yetenekli çocuklara devlet sahip çıkıp yurt dışında okutulabilir. Bize devlet değil ailelerimiz sahip çıktı ve onların imkanlarıyla okuyup bu noktaya geldik. 16 yıldır ben keman çalıyorum. Bu noktadan sonra ben artık başka bir şey yapamam.

HAVADİS: Ülkemizde nasıl kurmak gerekiyor peki Senfoni Orkestrası?
AĞDAÇ:
Danıştığım hocalarımla nasıl bir öneride bulunacağımı düşündüm. Benim kafamda olan öncelikle küçük bir orkestra kurulur içinde Kıbrıslı profesyonel müzisyenlerin olacağı ama bunu kadro bazında kurmayız. Ayda bir konser yapacak bir şey düşünelim dedik. Ufak bir yaylı orkestra kurmak için 15-20 kişiye ihtiyacımız olduğunu baz alalım. Hem yabancı, hem Türkiye ve bizim müzisyenlerimizle bu sayıyı tamamlayalım. Bu insanlar ayın belli zamanlarında prova için adaya geldiği zaman üniversitelerimizden birinden faydalanalım ve orada bir konservatuar kuralım veya tam teşekküllü bir müzik fakültesi ve bu orkestrada çalan insanlar orada hocalık yapsın. 5 yıl içinde bu kişiler bu alt yapıyı oluşturursa kursla bile olsa. 10 sene boyunca kadrosuz sözleşmeli olarak bu işler devam eder, bizler kendi ülkemizde müzisyenleri yetiştiririz. Günün sonunda önce bir oda orkestrası olarak, daha sonra da bir senfoni orkestrası olarak devam edilir. Sırt kurmak için kurmamalı orkestrayı, önce bunun alt yapısını oluşturmak gerekiyor. Klasik müziğin ne olduğunun halka anlatılması lazım.

HAVADİS: Ben tüm bunların yapılmasında görev almaya talip misin peki?
AĞDAÇ:
Tabii ki talibim. Çünkü bu hem orada hem burada olmakla yapılabilecek bir şeydir. Benim illaki buraya yerleşmemi gerektiren bir şey değildir. Başka arkadaşlarımız da Kıbrıslı sanatçı. İngiltere’de yaşayan besteci arkadaşlarımız bile var. Bir kısmı ile iletişim halindeyiz.

HAVADİS: Yurt dışında yaşayan Kıbrıslı Türk sanatçılar olarak nasıl bir kapasiteye sahibiz sence?
AĞDAÇ:
Yani, sayımızın çok olduğunu söyleyemeyeceğim. O konuda net olalım. Ama bir sanatçının yetişmesinin çok da kolay olmadığını düşünürsek ve küçük bir toplum da olmamız dolayısıyla, bu şartlarda bunu bile ortaya çıkarmamız mucizedir. Ama sonuçta ben şöyle deyim, aklıma gelen bir notu düşmek isterim.. Hani sanatçı bence topluma mal edilebilir. Ama devletin bir sanatçıya sahip çıkarken çok dikkatli olması gerekir. Devlete mal etmemesi gerekir sanatçıyı. Bakması gerekir, “Ben devlet olarak bu kişiye nasıl bir katkıda bulundum, ne yaptım, hangi noktada durdum sanata ve sanatçıya karşı” diye. Her daldaki başarılı kişiler için söylüyorum bunu. Bir kişi bir noktaya geldikten sonra devlet “Ülkemiz için, devletimiz için büyük gurur” der. Hani devlet yetiştirmiş gibi o kişileri biz izlenim yaratılır. Devletin önce bundan sıyrılması gerekiyor. Ben geçen hükümet döneminde bana bir bakan burs konusunda yardımcı olacağını söyledi ancak daha sonra beni aradılar ve benim TC Senfoni orkestrasında çalıştığımı ve Türkiye’nin sanatçısı olduğum için mevzuat olarak bana yardımcı olmalarının mümkün olmadığını söylediler. Şimdi aynı devlet gelip bana sahip çıkarsa ve derse ki, “Bizim yetiştirdiğimiz sanatçıdır” O zaman da ben demez miyim “Sen bana ne yaptın ki ben bunu kabul edeyim. Birçok insanımızı böyle böyle küstürdüler. Ben bu konularda kırılan biri değilim. Ama ben onlara bu fırsatı vermek istedim. Ama sonuçta bana ispat ettirdiler ben TC sanatçısıyım diye. Çünkü ben Türkiye ve İngiltere’den burs alarak okuyup bu noktaya geldim. Siyasiler gelip geçicidir. Benim arzum halkta bir bilinç oluşmasıdır ki arkamızdan gelecek birileri yetişsin. Ben şahsen yeni kurulacak olan hükümetin sanat konusunda nasıl bir vizyon ortaya koyacağının takipçisi olacağım. Bunu çok merak ediyorum.

HAVADİS: Yurt dışında yaşayan sanatçılar olarak yeni kurulacak olan hükümetten talepleriniz nedir?
AĞDAÇ:
İleriye yönelik şartların oluşturulmasını talep edebilirim. Bu da nedir. Kendi alanımızda en azından evrensel müziğin anlaşılabileceği bir eğitim sistemi üzerinde çalışılması gerekir. Ve bunun özendirilmesi gerekir. Yaratılan algının dışına çıkılması gerekir. Klasik müzik sadece bir zümreye ait değildir. Sanat bir ihtiyaçtır, su gibi ekmek gibi.

HAVADİS: Son olarak mesajınızı alabilir miyiz?
AĞDAÇ:
Gençlere öncelikle bir mesaj vermek istiyorum. Bu işe meraklıysalar ailelerinden korkmasınlar. Müzik onlar için bir tutku haline gelebilecek bir şey ise peşinden gitsinler. Düşünmesinler ki dayıları teyzeleri amcaları gelip onları “Hayır, sen koleje gideceksin” diyecekler. Bana da zamanında hobi olarak müziği yapabileceğim söylenmişti ama babam bana sahip çıktı. Ailelerin tutumu burada çok önemlidir. Lütfen çocuklarına engel olmasınlar. Aileler de çocuklarının okuduktan sonra bir gelecekleri olduğunu bilmek ister. Hükümete de mesajım, eğer alt yapıyı uzun vadede oluşturacak imkanımız yoksa, en azından günün birinde o altyapıyı oluşturacak insanlar için dışarıda imkan yaratsın. Okutsunlar. Birçok şey için bütçe ayrılır. Sanatçıları desteklesinler, burs versinler ki zamanı geldiğinde o kişi de ülkesine karşı bir sorumluluk hissetsin. Ben ülkeme duyduğum sevgiden dolayı bir sorumluluk hissederim. Kimsenin bana etmediği yardımdan dolayı değil. Tabii ki birçok şey karşılık bekleyerek yapılmaz ama bu kadar meşakkatli bir işte bir destek bekliyor. Sonuç olarak bizler dünyada birer de kültür elçisiyiz. Bunu gönüllü yapıyoruz.

 

Fotoğraflar: Hasan DÜZGÜN

FACEBOOK YORUMLARI
Haber İçi Orta

Yazar Hakkında

Benzer yazılar

Haber İçi Alt
Powered by Maç Sonuçları & Canlı Skor Mobil