08 Aralık 2016

Cumhurbaşkanlık-Başbakanlık hattı kopuk

Haber İçi Üst

Etrafı gene toz bulutu kapladı. Toz duman içinde ferman okunmaz. Gene de fermandan “erken seçim” çıktı.
Can sıkıcı bir süreç başlıyor. TV ekranları politikacılarla dolacak. (Sanki başka zamanlar öyle değilmiş gibi.) Bol keseden vaatler verilecek. Avantalar dağıtılacak. Tutulmayacağını bile bile ve herkesin bunu bildiği halde sözler verilecek. Ve en sonunda ergin bireyler “kutsal hakkını” kullanarak oylarını sandık kutusuna atacaklar.
Seçimlerden büyük bir ihtimalle koalisyon çıkacak. Uzlaşma kültüründen çok tepişme kültürüne sahip olduğumuz için orta bir yol bulunamayacak ve Ercan ile Ankara arasında mekik dokunacak. Ankara’da birkaç teknokrat veya politikacı bize, bizim için en iyi çözüm yolunu bulacak. Ve kaldığımız yerden yola devam edeceğiz. Bu sayede “demokrasi çarkları” dönmüş olacak.
                                                                           XXX
Dışarıya yansıdığı kadar erken seçime Eroğlu-Küçük sürtüşmesi vesile olmuştur. Cumhurbaşkanlığı ile Başbakanlık arasında bitmeyen bir kavga sürdürülmektedir. Önceleri Denktaş-Eroğlu kavgası vardı, şimdilerde de Eroğlu-Küçük kavgası hüküm sürüyor. Bu bir rastlantı mı yoksa sistemde bir aksaklık mı var? Bu soru üzerinde ciddiyetle durmak gerekir.
Galiba sistemde bazı aksaklıklar var. Başkanlık sisteminden parlamenter sisteme geçilirken dengeler düzgün kurulamamıştır. Başkanlık sistemiymiş gibi Cumhurbaşkanı genel halk oyuyla seçilmeye devam edilmiştir. Ne var ki yetkiler Başbakan’a devredilmiştir. Böylece bir sürtüşme ortamı yaratılmıştır.
Cumhurbaşkanı oyların %50’sinden fazlasını alarak seçiliyor. Halbuki oyların %35-40’nı alan bir parti başkanı rahatlıkla Başbakan olabiliyor. Cumhurbaşkanı, bunu açıkça telaffuz etmese de şöyle düşünüyor olabilir: “Ben ondan daha çok oy aldım ama beni kale almadan o her istediğini yapıyor. Bu adil değil”.
                                                                             XXX
Eroğlu geçen günkü basın toplantısında, çok haklı olarak şöyle diyordu: “Ben UBP’nin yaşam boyu lideriyim. UBP benim hayatımdır. Nankörler var, ben nankör değilim. Bazıları UBP’li gibi görünüyor ama UBP’yi yönetenler UBP’yi raydan çıkarma gayretinde.”  

Bir zamanlar Denktaş da buna benzer şeyler söylüyordu, Eroğlu UBP’yi ondan koparmaya çalışırken. Üstelik Denktaş partinin kurucusu, ideologu ve her şeyiydi. Bütün bunlara rağmen Eroğlu partiyi ele geçirmeyi başardı.

Üstelik Denktaş, Denktaş olduğu için uzunca bir süre küçük kâğıtlara “Hamiline şu yapılsın/verilsin” diye yazıp başbakana veya bakanlardan birine gönderdiği zaman istekleri emir telâkki edilir ve yerine getirilirdi. Buna rağmen sürtüşmeler kavgaya dönüştü.

Eroğlu sürtüşmeden galip çıktı. Öyle ahım şahım bir politikacı olduğu için değil, avantalar başbakanlıkta olduğu için. Millet “büyük” olanın veya “haklı” olanın peşinden gitmez, avanta dağıtanın peşinden koşar.

Lâf aramızda, Gül-Erdoğan döneminden sonra, buna benzer sürtüşme ve kavgalar Türkiye’de de vukubulacaktır. Arşın ordaysa bez buradadır.
                                                                         XXX
Kıbrıs Cumhuriyeti anayasasında belli bir “checks and balances/kontrollar ve dengeler” sistemi vardı. En azından Türk Cumhurbaşkanı Muavini’nin Rum Cumhurbaşkanı’nı kontrol etmesi öngörülüyordu. Türkler hükümetten ayrıldıktan/kovulduktan sonra “Gereklilik Yasası” mucibince sistem aynen sürdürüldü.

Böylece Cumhurbaşkanını kontrol edecek hemen hemen hiçbir güç kalmadı. Parlamento bu işi ancak bir noktaya kadar yapabiliyor. Mevcut durumda Rum Cumhurbaşkanı, sınırsız sayılabilecek yetkilere sahip ender hükümet başkanlarından biridir. Yeter ki oyların yarısından fazlasını alsın.

Böyle olunca da kendi partisi de dahil onu kimse sorgulayamıyor veya ona söz geçiremiyor. Kararsızlıkları veya yanlış kararları sonucu ülkeyi iflasa sürükleyebiliyor. Millet de onu seyrediyor. Yapabildikleri tek şey, radyo ve televizyonlarda bağırmak oluyor. Güney’de sonuç ortada.

50 yıldır Rum kesimi uydurma bir “gereklilik yasası” ile işleri yürütmeye çalışıyor. Ne hikmetse de bunu kimse sorgulamıyor. İşler çıkmaza girince de Almanları, IMF’yi, AB’yi falan suçluyorlar. Aynaya bakmak akıllarına gelmiyor.
                                                                             XXX
Türk kesiminde, tam aksine, cumhurbaşkanının yetkileri çok sınırlıdır. Ve öyle anlaşılıyor ki bu durum cumhurbaşkanlarını rahatsız ediyor. Sonuçta kaçınılmaz olarak başbakanlarla sürtüşmeye girişiyorlar.

Eroğlu politikaya UBP’de başladı, orada yükseldi ve partiyi Denktaş’ın elinden koparıp ele geçirdi. O partiden Cumhurbaşkanı seçildi. Kendisini biraz da UBP’nin sahibi olarak görüyor. Haksız da sayılmaz. Ömrü UBP’de geçti.

Karşı tarafı “nankörlük” ile suçluyor. Bunda da kendince haklıdır. Küçük UBP’den ayrılıp başka partilerde ikbalini ararken o partinin içinde mücadelesini sürdürdü. Saray’ın yolunu tutarken de parti başkanı seçilmesi için Küçük’ü sonuna kadar destekledi. Ama şimdi Küçük gelip kendisine hiçbir şey danışmıyor. Üstüne üstlük son zamanlarda kendi alanına giren işlere karışmaya, Kıbrıs konusunda görüşmeler yapmaya da başlamıştır. Bu “nankörlük” değil de nedir?

Buna rağmen, Eroğlu savaşı kaybetmeye mahkûmdur çünkü “mamma” Küçük’ün ellerindedir.

FACEBOOK YORUMLARI
Haber İçi Orta

Yazar Hakkında

Benzer yazılar

Haber İçi Alt
Powered by Maç Sonuçları & Canlı Skor Mobil