05 Aralık 2016

Çocuklar ve Propaganda

Haber İçi Üst

Siyasetin cadı kazanına döndüğü bir zamanda etraf yine slogandan, posterden, gülücüklerden geçilmiyor. Bu olanların hepsi kanıksanmış da çocukların bu fotoğrafların bir parçasını oluşturması hiç hoş değil. O çocuk henüz kendi görüşüne sahip olamayacağı için herhangi bir partiyi seçebilmesi de mümkün değildir elbet. Çocukların kullanılarak üzerlerinden etki yaratılması kabullenilemez.

Siyaset yeterince kirli bir alan. Tek temiz kalan şeyimiz çocuklarımız. Allah aşkına çocukların ellerine pankartlar, dövizler tutuşturarak onları da bu alanın bir parçası yapmayın.  Onlar bir fotoğrafta gülümsemenin, bir işe yaramanın, popüler olmanın keyfini yaşayabilirler, hepsi de birbirinden tatlı, güzel çocuklarımız bundan zevk de alırlar. Onlar henüz neyin ne olduğunun farkında değil. O yazıların, sözlerin arkasında duramazlar, minicik elleriyle o kavradıkları tahta parçalarının üzerlerinde ne yazdıklarını bile okuyamazlar belki, okusalar da ayırdına varamazlar, bırakın oldukları gibi kalsınlar. Sokaklarda, oyunlarda, oyuncaklarda, hikayelerde, çizgi filmlerde, gülümsemeleri ile… Önce bu yaratılan pislik ortamını temizleyelim, halının altına süpürdüklerimizi, kirli bıraktığımız tuvaletleri, haksız yere zengin olanları, iki lafı bir araya getiremeyen insanların yüksek yüksek yerlere parti rozeti ile gelmelerini ve haksız zenginleşmelerini bitirelim.  Her yönetim değiştiğinde bazılarının rant sağladığı düzenden midemiz bulandı. Biri birinin adamı olmadan değerlendirilmesini özledik. İnsan yerine konulmayı özledik. Çocuklarımız için tehlikeli hale gelen bu cennet adanın temizlenmesini, süpürülmesini, dezenfekte edilmesini, yıkanmasını talep ediyoruz. Sokakları çocuk tecavüzcülerinden, tacizcilerinden temizleyin önce. Artık tuz ruhu mu kullanırsınız, klor mu, çamaşır – bulaşık suyu mu bilmem ama bu adanın kinden, nefretten, kangren haline gelmiş yağma düzeninden temizlenmesi gerekiyor. En azından kuzeyi için daha aktif olarak bir şeyler yapmaya girişiyorsunuz. Çocukları propagandalarınızda kullanmadan önce onlara sokakları geri verin. Okullarını geri verin. Devlet okulları ile ilgilenin, devlet hastaneleri ile. Bu ölüm yollarına bir el atın. Kansere neden olan çevresel faktörleri azaltın. Gıdalardaki güvenliği sağlayın. GDO ile kimyasal ilaçlar ile savaşın. Kıbrıs’ta gizliden gizliye sürdürülen din istismarlarını durdurun. Camii sayısının okul sayısından fazla olduğu ülkemizde büyük bölgelerimize ortaokullar yaptırın camilerden önce. Onları memur olarak değil, sanatçı, sporcu olmaları için destekleyen politikalar geliştirin. Önce çocuklarımız için bir şeyler yapın. Eğitimleri ve sağlıkları ve elbette sosyal hayatları için. Sonra ellerine partilerin bayraklarını, sözlerini tutuşturmaya yeltenin. Hiç olmazsa onların yüzlerine bakacak yüzümüz olur…
Not: Herhangi bir anne…
(Bu yazı devam edecektir)

***
Zamana Kazılı Mektuplar
Biz çocukken IPhone yoktu, taso, atari oynardık. Cips alırdık, yemek için değil, içinden taso çıkacak diye. Sevgilimiz yoktu ama mutlaka sevdiğimiz vardı. Ayrılık mı? Biz sadece arkadaşlarımızdan ayrılınca üzülürdük. Bize emek vererek bir şeylere sahip olmayı öğrettiler, 15 yaşında ailemize IPhone almazsa tavır yapmayı değil. Biz aldığımız harçlıklarla ancak bilardo, langırt oynardık. Biz yokluktan anlayan insanlardık çocukken. En büyük inadımız ve savaşımız ailemizle değil, mahallede oynadığımız futbol maçlarını kazanmaktı… Evde çok cam kırdık top oynarken, çok azar işittik ama sinirden ailemize karşı gelmedik… Herkes nereden geldiğine ve şu anda ne konumda olduğuna bir baksın. Altında “Mercedes” ve cebindeki “IPhone” ile çocukluğunda güldüğü bir fotoğrafı satın alabilir mi? diye…
Sami Ergazi
MGT futbolcusu
***

DENİZE DÖNMEK İSTİYORUM
Yorucu bir gündü… Temmuz ayının boğucu sıcağında tüm adalılar ne yaparsa onu yapıp denize gidecekti. Başka türlü nasıl dinlenilirdi? Cehennem gibi bir havada çok fazla bir seçeneği de yoktu zaten. Elini uzatsa tutabileceği bir uzaklıktaydı evine deniz. Yine de her gün mantar gibi biten binalardan, apartmanlardan denizi göremez olmuştu. Denizin yanında, denize hasretti. Adalı olmak çok karışık bir şeydi onun için… Zaman zaman küçük yerde yaşamanın kolaylığından sıkılırdı. Pek çok yerde konuşulan konular, aynı yüzlere benzeyen insanlar onu boğardı. Tekrar ve nakarat günler arasında yaşlanılacak bir yerdi aşkla bağlı olduğu bu topraklar. Böyle günlerde daha çok dikerdi gözünü engin denize. Uzaklarda, çok uzaklarda kafasındaki yarım kalan hayaller, ulaşamadığı kelimeler ona el ederdi. Magazinsel yaklaşımlar arasında kendi de pek çok zaman bu düzene uyardı. Onu en çok yoran şeydi bu… Denize o anlarda daha çok ihtiyaç duyardı. “Mavi sularda kaybolmak” ve kendini yeniden bulup ayağa kalkmak isterdi…
Günün en sevdiği saatleri akşamüstleriydi. Üstelik de her zaman garip bir hüzün duyardı o anlarda. Hep, bir ayrılığı taşırdı sanki belleğinde bu saat dilimleri. Ona hatırlattığı şey hüzün kokan şarkılardan arda kalan bir yaraydı… Akşamüstleri etraf eflatun bir sessizliğe bürünür gibi gelirdi ona. Birileri buluşur, diğerleri ayrılır, kimileri akşam yemeğine koşar, kimisi denizin kollarında yaşamını temize çekemediği bir çaresizliğin usancıyla denizin hüznüne bulaşırdı… Akşam yemeği hazırlıklarında bile gizli bir hüzün saklanırdı sanki. Biten bir günün ardından deniz de tüm dinginliği ile insanları daha bir sakinleşerek kucaklardı.
Akşamüstlerinde, yani günün en güzel saatlerinde yavaş yavaş sahilde insanlar azalmaya başlardı ne hikmetse. Güneş ışığının en dik olduğu zararlı öğle saatlerinde sahiller iğne atılsa yere düşmez kalabalıklara sahne olurken, denizin o muhteşem saatlerinde büyük bir çoğunluk evin yolunu tutardı. Oysa sakin ve sessizliğe bürünen sahiller bir başka olurdu o saatlerde… Etrafı, denizi, kendini dinleme şans bulurdu o sessizlikte. Gözlerini ufkun en uç noktasına diker ve kimseye anlatamadığı yolculuklara çıkardı. Oğullarının cıvıltıları arasında onların gülümseyen yüzlerine bakıp “işte hayatın anlamı” diyerek yüreği gülümserdi denizde çırpınan aşklarına baktığında.
Restorandan gelen eski bir şarkı ile beyninin ona açmış olduğu kapılardan girerek hesapta olmayan pek çok anı ile buluştuğu anlardı akşamüstü ve deniz buluşmaları. Deniz ne çok çağrışım yapardı ona ve bin yıllardır insana. Rengi, kokusu, tadı, dalgası, durgunluğu, tutkusu… Deniz ne büyük bir tutkuydu insanlık için. Hakkında sayısız şiir, yazı, şarkı, kitap yazılmıştır. Çocuklara isim, bunalanlara ev, pek çok kişiye ekmek kapısıdır. Uçsuz bucaksız maviliğinin içinde tehlikeleri, girdapları ayrılıkları ölümleri de saklamaktadır oysa. O denli büyük bir sevdanın uçurum taşımaması mümkün olur muydu? Nice uçakları, gemileri, nice sevdaları yutmuştur. Giden ve gelmeyenlere mezar olmuştur…
Denizin kollarına kendini bıraktığında tepede güneş de bir yolculuğa başlardı onunla. Kulaklarına denizin uğultusu gelir, tüm her şey susardı o anlarda. Bu, aslında yaşamın ona fısıldamasıydı. Gün boyu, belki de yaşamın pek çok anında insana susan bir ses suyun altından sessizliğin sesi olarak çıkardı karşısına… Kimdi, neydi, hangi millettendi önemi kalmazdı o anlarda. Uçsuz bucaksız mavilik zaman zaman yutar, zaman zaman yaşatır, bazen ise korkunç bir karanlığa çıkarırdı. Bu denli büyük bir sevdanın öfkesi, kırgınlığı, yenilgisi, kirlenmesi de ağır olurdu… Bazen köpürür, durmaz, susmaz, önünde ne varsa siler süpürürdü. Kalbi kırıldığında tusunami olur insanoğlunu yutabilirdi. Doğanın karşısında bir natürmort tablosuna bakar gibi hayran olan insan ondan ayni zamanda çağlar boyu korkardı da. O mavi sevdanın korkunç bir de gücü vardır…


Adalıların denize olan tutkusu bir başkadır. Etrafı bu mavi sevda ile çevrili olan insanların umutları da dört bir yanı sınırlı çerçeve içinde sıkışıp kalmıştır. Hele Kıbrıslı Türkler!.. Ceplerinde birkaç tane kimlik kartı taşırken bile denizin ulaştıracağı dünyalara kapalıdırlar.
Gün sonunda yorgunluğunu atmak, serinleyip, ferahlamak için gittiği sahilde şezlongun üzerine oturup önünde uzanan mavilikle konuştu. Bir insanla konuşmaktan daha anlamlı bir şey olmayacağı düşüncesinin üzerine bir çizik atmıştı. İçindeki karmaşa ve çelişkiler doğru bildiği her şeyin bir hiç olduğunu anlatıyordu sanki ona. Yanlış kurgulanmış pek çok cümlesi sırıtıyordu karşısında. Yazdığı upuzun yazılar, cümleler sahipsiz ve kimsesiz, adresini bulmayan bir boşlukta sallanıyorlardı. İnsanlar kendi egoları ile ancak bir başkasının denizine kulaç atıyorlardı. Kendi sığlıkları ile. Bildiği bütün doğruları denize dökmenin zamanı olduğunu hissetti. Kendi maviliğinde yıkanıp arınmak istiyordu. Emek verdiği her şeyin koca bir kumdan kule olduğunu düşündü. Kelimelerini oralardan çekse hepsi dağılacaklardı. İskambil kağıdından yapılan evler gibi uçuşacaktı etrafa harfleri. Harflerini insanlara değil, kocaman maviliğe akıtacaktı. Cümlelerinin sessiz harfleri onu yormuştu. Belli ki SUSACAKTI…
Deniz, gün boyunca yalpalamaktan yorgun, uslu bir eda ile üzerinde taşıdığı son pırıltılarını kuşanarak, mücevherden parlak gözleri ile onu çağırmıştı. Denizin o karşı konulmaz davetine karşılık verdi… Yerinden kalktı, önündeki uçsuz bucaksız mavilik onu beklemekteydi…
Denize/ kendine dönmek istiyordu!..

FACEBOOK YORUMLARI
Haber İçi Orta

Yazar Hakkında

Benzer yazılar

Haber İçi Alt
Powered by Maç Sonuçları & Canlı Skor Mobil

havadis gazetesi reklam