Bir şair “Ben çelişkiyim” der.
İki sözcükten ibaret.
Ama felsefik bir içerikle yüklü…
…
Doğru ile yanlış,
Gerçek ile gerçek olmayan, hayal,
Güzel ile çirkin,
İyi ile kötü tepişir durur insanoğlunun hayatında.
Hayat çelişkilerle, zıtlıklarla doludur…
…
Yanlış da insana mahsustur, doğru da.
İnsan hayatında güzel de var çirkin de.
Birçok çirkin bilinen şey, güzelden daha güzeldir ve birçok güzel bilenen şey, çirkinden daha çirkindir…
…
Doğada da olay budur; zıtlıklar çatışır haldedir ve doğanın sürdürülebilirliği bu çatışmaya bağlıdır.
Her çatışmadan bir hayat doğabilir.
Öte yandan doğadaki güçlüyle güçsüzün çatışması (kavgası) doğayı yeniler durur.
Bu çatışma toplumların hayatında doğal değildir.
Güçlü ile güçsüzün kavgası ideolojik nedenlere bağlıdır; insanoğlu düşünce üretebildiğinden doğanın seyrine uygun davranmamakta, doğanın doğallığına ya da kendi gezegenine dahi düşmanlık edebilmekte, topuğuna kurşun sıktığının farkında olmadan.
Böylece iyi ile kötüyü, doğru ile yanlışı birbirinden ayıklamak zorlaşmaktadır.
Kötü kimine göre iyi, iyi kimine göre kötü olarak algılanıyorsa, bu insanoğlunun zorluğudur; melekle şeytan birbirine karıştırılabiliyor…
…
Bazı toplumlar “kader” sizdir ki bu kadersizlik bilerek veya bilmeyerek onların yarattığı bir şeydir.
Kıbrıslı Türkler gibi; sürekli elekten geçirilen bir topluluk.
Bu elek, kendi kültürel uzantılarının elinde; eleği silkeyen onlar.
İdeolojik bir durumdur; doğal değildir, tam aksine bu topluluğun yani Kıbrıslı Türklerin doğal yapılarının bozulması istenmekte, çünkü bu topluluğun üstünde yaşadığı küçücük toprak parçasına stratejik bakılıyor; bütün sebep bu.
Böyle bir durumda hangi topluluk olursa olsun iyi ile kötünün, doğru ile yanlışın arasında gidip gelir, ta ki elekten düşene kadar.
Bunun çaresi direnmektir, başkaldırmaktır ama konumuz bu değil…
…
İnsanlar doğduklarında elde edecekleri her şeyi hayat içinde elde ederler.
Ama henüz ideolojik bir kimlik veya hayata bakış açısı kazanmadan her insanın doğal isteği doğru düzgün yaşamak, mutlu ve sevinç içinde bir hayat sürmektir.
Fakat insan denilen yaratık bu doğal isteğin dışında yine kendi yarattığı siyasal düzenlerde boğuşup durmaktadır.
Güçlü ile güçsüz arasındaki boğuşmalarda, genellikle güçsüzler elekten düşen pirinç taşları gibi yok edilirler.
Galiba, çok geçmeden kimin kimi ötekileştirmeye çalıştığı da anlaşılacaktır, çünkü bu konuda iyi ile kötünün ayırt edilemediği gibi, ötekileştirme konusunda da kafa karışıklığı var gibi…
































