ManşetSeyahat

Yoksul insanların güzel coğrafyası: Bolivya

TUZ BEYAZI OTEL CRISTAL SAMANA

Uyuni, Bolivya’nın 12.000 nüfuslu şehri. Ününü, dünyanın en büyük tuz gölü “Salar de Uyuni”ye (Uyuni Tuz Gölü)  borçlu.

Cristal Samana Tuz Oteli’nin, koridorları, duvarları, yerleri, Alpaca ve Lama duvar kabartma resimleri, koltukları ve fiskos masası sıkıştırılmış tuzdandı.

3.653 m yükseklikte yer alan göl; 12.000 km² alanıyla Marmara denizinden daha büyük. Uyuni’deki tuz kapasitesi 10 milyar ton olarak tahmin ediliyor. Yılda 25.000 ton çıkarılan tuz buradan diğer şehirlere naklediliyor.

Gece yarısı göl kıyısına vardığımızda, hava çoktan kararmış, bulutlu ve yağmur hala dinmemişti.  Bu nedenle bir şey göremedik. Gölün az ilerisinde yer alan “Cristal Samana Tuz Oteli”ne yerleştik. Girişinde uzun ahşap bir çatısı olan otelin lobisinde ve odalarına giden tüm koridorlarda, oturma gruplarından heykellere, duvarlardaki kabartma Alpaca ve Lam resimlerinden zemine, odalarının dış kapı kemerlerine varıncaya kadar her yer ama her yer sıkıştırılmış tuzdan yapılmıştı. Kalacağımız yatak odasına girince orada da duvarların kabartmalarından yan odadaki geniş koltuğa varıncaya kadar her yerin sıkıştırılmış tuzla kaplı olduğunu gördük. Böyle tuz beyazı bir otelde ilk defa kalıyordum ve her şey benim için bir ilk olduğundan yalnızca gördüklerim karşısında şaşırıp kalmakla yetiniyordum.

Zaten sabah erken kalkıp da gün boyunca durmaksızın otobüsle, ciple seyahat edip, yürümekten, gümrük kapılarında beklemekten, doğru dürüst yemek molası vermeden, üstelik sıkıştığımızda da fazlalıklarımızı dağda bayıra boca etmek zorunda kaldığımız bitmek tükenmek bilmez yolculuktan doğrusu çok yorgun düşmüştük. Rakım 3 bin metrenin üzerine çıkıp da havadaki oksijen bir miktar azalınca bendeki yorgunluk adeta bitkinliğe dönüşmüştü. Bu nedenle gece geç vardığımız ve sabahın ilk ışıkları doğmadan terk etmek zorunda kaldığımız bu ilginç otelin tadını çıkaramadığımı yazmalıyım.

Toyota Jeep, tan vakti ışıklarını yakmış uçsuz bucaksız gölün sularında yansıması ve gezginleriyle birlikte ilerlerken, ufuk çizgisi ile uçsuz bucaksız Uyuni’nin andaki süt mavisi sularıyla gökyüzünün ufuk çizgisi de iç içe geçmişti.

SALAR DE UYUNİ (UYUNİ TUZ GÖLÜ)

Ertesi sabah gün doğmadan sabah 4.00 gibi uyandık. Uyuni Tuz Gölü turları Toyota Land Cruiser arabaların tekelinde. Üç arkaya bir öne ve bir de şoför 5 kişi sığıştık. Otelde ve çevre otellerde kalan pek çok gezgin gölü ve gün doğumunu görmek için ciplere doluştuk.

Karanlıkta göl üzerinde ciplerle ilerlerken sığ sularda yol aldığımızı fark ettik. Gün boyunca ve geceleyin durmaksızın yağan yağmurlardan sonra göl seviyesi birkaç santim yükselmişse de, içerisinde suları çizmelerle gezinecek, arabalarla seyahat edilecek kadar sığdı.

Uyuni’de Haziran’dan Kasım ayına kadar pek yağış olmaz. Bu nedenle gölün suları çekilir ve geriye kalın bir tuz tabakası kalır. O zaman da koskoca göl uçsuz bucaksız bir tuz beyazına dönüşür. Şubat ayında gittiğimiz için yağmurlar başlamış, Kıbrıs adasını içine alacak kadar geniş alana yayılmış göldeki kalın tuz tabakasının üzeri suyla kaplanmıştı.

Uyuni’de gün doğumu

Uyuni gölüne vardığımızda etraf hala karanlıktı. Karanlıkta tekerleklerin suları yararak ilerlerken çıkardığı sesler bir arabada değil de bir gemide gidiyor hissini veriyordu insana. Ya da o saatte uyku sersemi hal-i perişanım nedeniyle bana öyle gelmişti.

Sabah saat 5.30’a yanaştığında ufukta güneş, And dağlarının arkasından kızarmaya başladı. Önce dağların karanlık silueti çıktı ortaya. Sonra ağır ağır ufukta güneşin sarısı, doğum sancısı çeken kızılına karıştı ve bir anda gökyüzünde sarıyla kırmızı iç içe geçti. Derken bulutlar kızardı. Ama o kızaran bulutların arasından bu kez de gökyüzü, lacivert rengini gösterdi. Bu arada ayaklarımızın altında gölün suları kah ufuk ve bulutlarla birlikte kızarıp ebrurileşmeye, kah  gökyüzünün mavisiyle karışıp grileşmeye yüz tuttu. Sonra güneş gökyüzünde yükseldikçe, göl de renkten renge girdi. Önce ebruri renklerini kuşandı. Sonra güneş ışıkları o uçsuz bucaksız sulardan ve tuz tepeciklerinden yansıyarak gölün ebrurisini silip koskocaman gölü kurşuniye boyadı. Bir ara göl sularıyla gökyüzünün ufuk çizgisi birleşip belirsizleşir gibi oldu. O sabah koskocaman göl böyle renkten renge girerken ben de hayatımda en etkileyici gün doğumlarından birisine ayağımda çizmelerim gölün sularında bir yandan şahitlik ediyor, diğer yandan an ve an değişen manzaralı telaş ve heyecanla kamerama kaydediyordum.

Cristal Samana Tuz Oteli’nin, koridorları, duvarları, yerleri, Alpaca ve Lama duvar kabartma resimleri, koltukları ve fiskos masası sıkıştırılmış tuzdandı.

Sabahın köründe, ıssız, sessiz, uçsuz, bucaksız bir su denizinin ortasında, suların renkten renge girdiği, manzaranın an ve an değiştiği kareleri görmek de, fotoğraf makinesiyle zamanı karelerde dondurmak da yalnızca heyecan değil keyfini verici bir şeydi de.

O ne güzel, ne unutulmaz bir sabahtı!

. Dakar Rallisi Anıt Kapısı. Dakar Raliisine katılan arabaların start kapısı.

DAKAR Rallisinin çıkış startının verildiği tuzdan yapılmış Dakar Rallisi Anıtı ufukta yükselen güneşle renkten renge giren göl sularının ortasından ihtişamlı bir kaya parçası gibi yükselişini de resmettim; uzun bir cepheye ve otantik bir mimariye sahip restoranını da, önündeki ördek heykellerini ve yanı başında çeşitli ülkelerin bayraklarının asılı olduğu taş platformu da ve de en önemlisi gölün o uçsuz bucaksız sularındaki o harika yansımalarını da. Kimi elinde cep telefonu, kimi boynunda asılı kamerası ve kimi hem cep telefonu ve hem de kamerasıyla yaptı bunu. Değil mi ki dünya tarihinde en çok fotoğrafın çekildiği bir dönemden geçiyoruz!

Demem o ki o sabah orada pek çok gezgin arasında sanki de en güzel yansımayı fotoğraflamak için gizli bir yarış vardı.

Suların üzerinde kayarak ve yansıyarak ilerleyen başka cipler gelmeye, o ciplerden göle yansımalarıyla başka insanlar inmeye devam etti. Sanki bir başka gezegendeydim.

Uyuni Tuz Gölünün süt mavisi sularında.

Bütün bu görsel şölenin tadını çıkardım. Bir sürü yansıma fotoğrafı çektim.

Ayağımda çizmeler olsa da, yine de içerisinde yürüdüğüm gölün tuzlu suları elbiselerime sıçrayıp üzerinde beyaz lekeler bıraktı. Ama karşılığında da bir daha asla yaşayamayacağımı sandığım Uyuni’nin o sabahın muhteşem duygu ve hatıraları da bana kaldı.

Seyahatten hoşlanan ve uzun değil ama çok uzun yolculuklara direnci olan birisiyseniz eğer, gidin Uyuni’ye! İnanın hiç pişman olmayacaksınız.

Çünkü “Uyuni Tuz Gölü” şimdiye kadar gördüklerinizden çok farklı bir göldür! Daha önce hiç yüzleşmediğiniz bambaşka bir coğrafyadır! Uzun lafın kısası Uyuni bir başka dünyadır!

Yazdığım gibi, gidin Uyuni’ye!

Bir şafak vaktinde gidin.

Görecekleriniz, yaşayacaklarınız inanın aklınıza kazınacak, gölün görüntülerinin tadı damağınızda kalacak ve o keyfi ömür boyu hiç unut(a)mayacaksınız!

Calama Havaalanından otobüsle Atacama Çölünü geçip, Chiu Chiu köyüne, oradan çölde devam ederek Şili-Bolivya’ya sınırını da geçerek, neredeyse 10 saatlik bir yolculuktan sonra kara yoluyla vardığımız Uyuni’den, artan turist talebi nedeniyle inşa edilen küçük havaalanından ayrıldık. Uçak, yarım saat gecikmeyle öğleye doğru saat 11’de havalandı. Tam 1 saatlik bir yolculuk sonrasında, öğleyin 12’sinde La Paz havaalanına varmıştık.

Ay Vadisi’nin aşınan kayalıkları gotik mimarinin kulelerini andırıyordu.

VALLE DE LUNA (AY VADİSİ)

Yeraltı katmanlarındaki hareketlerin sıkıştırmasıyla yer yüzüne yükselen deniz ve kayalıkların (Tektonik hareket) üzerindeki killi yapının, geçen zamanda rüzgar ve yağmurlar tarafından aşındırılmasıyla oluşan Ay Vadisi, oya gibi işlenmiş tepeleri, oyukları, dikitleri ve ilginç şekilleriyle daha önce görmediğim bir doğa şaheseriydi.

Türkiye’nin Kapadokya bölgesindeki peri bacalarını da andıran ancak çok daha sık ve çok daha farklı coğrafi şekillerin yer aldığı Ay Vadisi, La Paz’ın 10 km dışında yer alıyordu.

Giriş kapısında metalden Lama heykeli bulunan bu ilginç vadiyi biraz hızlı bir şekilde tam bir saatte tamamlayabildik. Kahve, bej ve sarıya çalan ve gotik toprak-kaya şekillerine, inişli yokuşlu toprak ve ahşap patikalarda yürüyerek fotoğraflarken, kendimi bir gezegenden kopmuş ıssız bir coğrafyada dolaşıyor sanmıştım.

Diyebilirim ki La Paz’da hafızamda yer eden karelerden birisi de Ay Vadisi’ndeki doğada kendiliğinden oluşmuş bu harika kareler oldu.

La Paz, dağların yamaçları üzerine kurulmuş ve aşağıdaki vadiye kadar uzanan yoksul ve plansız bir şehirdi.

LA PAZ’IN GİZEMİ

La Paz sözcüklerinin İspanyolcadaki karşılığı “barış” oluyor. La Paz, aynı zamanda Bolivya’nın aynı isimle anılan eyaletinin de yönetimsel başkenti. Bolivya en kalabalık 3’ncü şehridir ve Bolivya’nın başkenti Sucre olmasına rağmen, bakanlar kurulu sık sık La Paz’da toplanıp hükümet kararları da burada alınıyor.

Ama sanırım La Paz asıl ününü, seyyahlar için dünyanın en harika 7 şehri arasına girmekten alır. Meraklıları için diğer 6 şehrin Vigan, Doha, Durban, Beyrut, Havana, Kualalumpur olduğunu belirtmiş olayım.

Choqueyapu nehri kanyonunda yer alan La Paz şehrinin alt kısmı Prado diye anılır ve burada alt tabakadan insanlar yaşar.

La Paz’a bizi götüren otobüs, şehrin en tepesinden bu Prado’ya, keskin virajların, yılan gibi kıvrılan yolların iki yanına dizilmiş yoksul ama duvarları rengarenk boyanmış bir, iki ve daha çok katlı evlerin yer aldığı mahallelerin arasından döne döne götürdü.

Üç milyona yaklaşan nüfusuyla La Paz kentinin kuşbakışı manzarasından her bir dönemeçte farklı heyecan duydum.  Şehrin tepelerinden aşağıya inerken şehrin manzarasında öne çıkan şeyin fakirlik olduğunu, buna da yalnızca seyahat ettiğimiz otobüsün penceresinden değil, şehri bir baştan bir başa havadan bir ağ gibi ören teleferikte seyahat ederken şahit olduğumu yazmalıyım.  Tenekeden paslı damları, sıvasız üst üste binmiş gecekondu evlerinin çokluğu şehrin yoksul yüzünü ele veriyordu. Dahası kentin “Perez de Velasco” ile devamındaki “16 Temmuz” caddeleri boyunca ve bunları kesen mahallelerin aralarına yayılmış sokak satıcılarının tezgahlarındaki cips, bisküvi, gazoz, İnka kola, boyalı şeker, naylona ambalajlanmış patlamış mısır gibi ıvır-zıvırların satıcılarını fakirlikten kurtarmaya yetmeyecek kadar ucuz ve kalitesiz şeyler olması bu yoksul insanların en büyük ekonomik çıkmazları olmalıydı.

La Paz’ın gökdelenleri.

La Paz şehrinin neresinden bakarsınız bakın, açık havada şehrin tepesinde kentin bir simgesi duran ve Aymaralıların ritüelinde kutsal bir kabul gören İllimani tepesini görürsünüz. Ancak eğer hava sisli ve bultlu değilse! Ne yazık ki La Paz’da kaldığımız günlerde şehrin semalarından sis ve bulut eksik olmadı. Halbuki La Paz’lı rehberimizin benzetmesinde, İllimani, şehrin tepesine dikilmiş bir devi andırıyormuş

And dağları arasında kalan vadinin her iki yanından aşağıdan-yukarıya, yukarıdan aşağıya üst üste binmiş, iç içe geçmiş, gecekonduları, gökdelenleri ve kolonyal mimarisiyle, çoğu yoksul azı varsıl iç içe geçmiş yaşam biçimleri, vadide akan nehirleri, başı dumanlı dağları, yerel giysiler içerisinde kadınları, sokak satıcıları, ritüelleriyle nihayet kendine has gizemiyle insanı büyüleyen bir yanı vardı bu şehrin.

Ama şehri ziyaret eden yabancı gezgin ve turistlerin nefeslerini en çok kesen şüphesiz La Paz’ın yüksek rakımlı bir şehir olmasaydı. Bilindiği üzere yükseklere çıktıkça basınç düşer ve soluduğumuz oksijen miktarı azalır. Yüksekte yaşamayanlar için bu bir sorundur. Çünkü oksijen azlığı, solunum genellikle solunumda zorluğa ve erken yorulmaya yol açar. Özellikle kalp damar ve nefes darlığı gibi hastalığı olanların La Paz gibi yüksek rakımlı bir şehre giderken doktorları ile görüşmeleri tavsiye edilir. Sağlıklı olanlara dahi, yüksek rakımdaki oksijen azlığı ve düşük basınçtan kaynaklı solunum yetmezliğini dengelemeleri için 250 miligramlık Diazomid tablet almaları önerilir. Bana gelince. Doktoruma danışmadan ve kalbime giden damarlarımdaki 3 stendle çıktığım bu uzun erimli seyahatte, Bolivya ve Peru’nun yüksek rakımlı coğrafyalarında her hızlı hareket ettiğim ve yürüyüş hızımı artırdığım zamanlarda, nefes alıp vermekte sürekli zorlandım.

Koka yaprağı, kana ve beyne oksijen akışını artırmak için çiğneyerek suyu emilir ya da sıcak suyla çay niyetine içilebilir. Herhangi bir yan etkisi olmadığı için öncelikle dağ tutması ya da yükseklik tutmasına karşı tüketilir.

Bu arada Peru ve Bolivya’da yetişen ağaçlardan elde edilen bol bol koka yaprağı çiğneyip sıcak suyla çay niyetine içtim. Kana ve beyne oksijen akışını artırmak için çiğnenen bu yaprak, Latinlerde sarılıp sigara niyetine kafa bulmak için de içiliyormuş.

Tıp dünyasındaki yorumlara bakılacak olursa ilaç gibi bir bitki. Herhangi bir yan etkisi olmadığı için öncelikle dağ tutması ya da yükseklik tutmasına karşı etkili bir ot.

“Bana iyi geldi” diye de yazmış olayım.

La Paz sokaklarında, rengarenk bohçasında çocuğunu sırtlamış giden Aymara Kadını.

BOLİVYA KADINLARI

Nasıl anlatsam?

En çok da, esmer tenli, kısa boylu, geleneksel giysileri içerisinde pazarda ve sokakta tezgahı başında sert mizaçlı Ayamara kadınları etkiledi bu şehirde beni. Kendilerini şişman göstermek istiyorlarmış gibi allı morlu rengarenk elbiseleri, sırtlarında bohçaları, başlarında çeşit türlü şapkaları, şehrin motoru gibiydiler.

La Paz’ın 16 Temmuz Caddesi kaldırımında Babutsa satan Ayamaralı kadın.

Bolivya kadınlarının kimini belediye görevlisi olarak sokakları süpürüp yolları kazarken, kimini küçük bir el arabasının içerisinde gezdirdiği babutsaları soyup satarken gördüm. Kimine arkasına astığı büyük ve rengarenk bohçaları taşırken rastladım. Kimini dükkan ve kaldırımların üzerinde tezgahlarının başında, Alpak yününden örülmüş başlıkları, çorapları, kazakları, şalları, pançoları pazarlamaya çalışırken gördüm. La Paz şehrinin 16 Temmuz Caddesi boyunca işporta tezgahlarının başında onlar vardı. Cadılar Pazarında, Morillo Meydanında, şehrin banliyölerinde velhasıl sokaktaki ticari yaşamda en çok onlar vardı. Aileleri ile hayatta kalmak için debelenip duran birer gerilla savaşçısı gibiydiler.

Kimi yağmurdan korunmak için açtığı şemsiyenin altında rengarenk şemsiyeler satıyordu. Kaldırımlara kondurulmuş büfelere sığdırdıkları ıvır-zıvırları satanlar da onlardı, sokaklara açtıkları tezgahlarda yemek pişirip minik masalara servis eden de. Kadınlar dükkanlarda satış tezgahtarının başında müşteriyle-turistle pazarlıkları edendi. Bolivya kadınları sokakta işportacı, tarlada işçiydi. Biraz şanslı olanlar belediye emekçisiydi. Ama gezip gördüğüm La Paz sokaklarının en şanslı ve en havalı kadınları da galiba kadın polisleriydi.

15 ve 20 yaşındaydılar. 30 ve 40 hatta pek çoğu 60’ın üzerinde sabahın köründen güneş batana kadar tırnaklarını geçirip yaşama, her gün üç beş kuruş kazanmanın peşindeydiler.

Bir kısmı ve özellikle de yaşlı olanları, geleneksel rengarenk giysileri içerisinde, kimi de işçi tulumlarıylaydı.

Kimi utandığı için, kimi de şaman dinine bulanmış Katolik inancı nedeniyle ve hatta belki de kimileri de arkamızda sırt çantası boynumuzda, aylarca çalışsalar alamayacakları kadar pahalı kameralarımıza kızdıkları için belki de; yabancı ülkelerden gelen gezginler olarak fotoğraflarını çekmeye çalıştığımız anda, hemen yüzlerini dönüyorlardı bize.

Ben de dünyanın bu yoksul ama çalışkan, ezilen ama fedakar kadınlarının, birkaç kez otobüsten, bazen de sokakta işlerinin başındayken çaktırmadan, onlara fark ettirmeden görüntülemeye çalıştım. İnanın, bu kadar saygın kadınların görüntüsü onların lehine bir şeyler yazmaya karar verdiğimde elimin altında olsun diye yaptım bunu da. Sonra da çektiğim bu kadınların fotoğraflarına iyice baktım. İnanın o kadınların muazzam enerjilerinin binde birini bile göstermiyordu.

Onlar olmasa sanki şehir de nefes alıp veremeyecek, bir şeyler ters gidecek, şehrin rutin yaşamı da, o yoksul ama emekle yoğrulmuş çarkı da dönmeyecekti sanki. Beş yüz yıl önce bu topraklarda İnkalar yaşamışsa eğer, en çok da La Paz ve civarında rastladığım Bolivya’nın Aymaralı kadınları o toplumun günümüze kadar gelebilmiş en canlı ve kanlı örnekleri olmalıydılar! Çünkü her biri hala emek yoğun bir coğrafyanın, zorluk derecesine bakmaksızın her işine el atan emekçi insanlarıydılar.

LA PAZ’IN KISA TARİHÇESİ

Şimdi La Paz kentine dönüp, kısaca şehrin tarihçesine yeniden bir göz atalım.

Deniz seviyesinden 3650 metre yüksekliğindeki La Paz’a, 1535 yılında Avrupa’dan ilk gelenler İspanyol kaşifler olmuş. Şehir, 1548 yılında İspanyol fetihçilerden Alonso de Mendoza tarafından, Aymara yerlilerinin yaşadığı Choquiapo köyünün üzerine, Nuestra Senhora de la Paz adıyla inşa edilmeye başlanmış.

Zengin altın ve gümüş yatakları peşindeki İspanyol fetihçiler, ateşli silah üstünlüklerini kullanarak yerlileri esir alınca, La Paz civarındaki doğal zenginlikleri yağmalayıp Okyanustan İspanya’ya taşımalarının önü de açılmış.

Tabii bu arada İspanyol işgalciler kendi kültürlerini de ta buralara kadar getirip dayatmışlar. İspanyolların işgaliyle La Paz, Avrupa’daki şehirler kadar olmasa hızlı bir gelişim sürecine girmiş. And Dağları’nda yüksek Altiplano düzlüklerinin en zengin kenti olmuş.

Bolivya, 1825 yılında Simon Bolivar’ın önderliğinde, işgalcilere karşı bağımsızlığını kazanınca, La Paz da ülkenin başkenti ilan edildi. Ancak Bolivar’ın ölümünden sonra, hayali olan Latin ülkelerinin tek çatı altında birleşmesi gerçekleşmedi. Bolivya ayrılan ülkeler arasında en fakirlerinden birisi olarak, diğerleri gibi ayrı bir ülke olarak bağımsızlığını ilan etti.

Bolivya’da İspanyolcanın yanı sıra, Aymara, Quechua, Guarani dilleri konuşuluyordu. Son üç kezdir başkan seçilen “sosyalist lider” Evo Morales tüm bunları ülkesinin resmi dilleri olarak ilan edince, Bolivya’nın çok dilli ve çok kültürlü mozaiği de resmiyet kazanmış oldu.

Cadılar Pazarında Figen ve Aymaralı tezgahtar kadın.

CALLE DE LAS BURUJAS (CADILAR PAZARI)

Eski şehirde Calle de las Burujas (Cadılar Pazarı) sokağında yerel Alpaka yününden çeşitli renk ve boyda çantalar, şallar, pançolar, kokular, aktarların bitkisel çay ve ilaçları sergilenmişti. Buradaki yaygın inanışlara göre çarşıda satılmakta olan minyatür heykellerden Baykuş aklı, Kaplumbağa uzun ömrü, Kurbağa zenginliği, Güneş sağlığı, İki İnsan figürü aşkı ve bereketi simgeliyormuş.

Bir uzun sokaktan ibaret Cadılar Pazarı’nda, birkaç dükkanın girişinde, yukarıya gerilmiş olan ipin üzerine, büyü yapmak için Lamanın karnından canlı olarak çıkarılan kurutulmuş Lama ceninleri dizilmişti.

Bir başka dükkanda zehirli ve sarhoş edici San Pedro kaktüsleri satılıyordu. Toprak Ana, Büyük Tanrıça Pachamama’ ya adak törenlerinde sunulan objelere kadar çeşitli eşyalar, Lama ve Alpaka bebeklerin, maskelerin, tütsülüklerin, ahşap oymaların, renk-renk, boy-boy kazakların, şapkaların, masa örtülerinin, minyatürlerin, magnetlerin, büyük bal kabaklarının ve çeşit-çeşit otların sergisi ve al-benisi muhteşemdi.

Kurtulmuş patatesi hayatımda ilk defa La Paz’daki Cadılar Pazarında gördüğümü de yazmış olayım.

SAN FRANCİSCO KİLİSESİ VE MEYDANI

La Paz’ın merkezinde adını verdiği büyük meydanda ihtişamlı bir şekilde yükselen “Iglesia San Francisco” (San Francisco Kilisesi) 1548 yılında isminden de anlaşılacağı gibi Aziz Francis adına inşa edilmiş. Ancak depremler vb. nedenlerden dolayı kilise birkaç kez yıkılmış. 1743-58 arasında yeniden inşa edilerek tamamlanmış. İçeride fotoğraf çekmek yasak olduğu için ilkinde çaktırmadan çekemediğim fotoğrafları çekebilirim umuduyla kiliseye ikinci kez uğramak zorunda kaldım. Her ikisinde de  ayine denk gelmiştim.

İkinci gidişimde “fotoğraf yasakçısı” fotoğraf çekmeye çalışan bir turistle uğraşırken bastım deklanşöre. Aceleden birisinde makineyi eğri tuttum, ikincisinde açım iyi değildi. Yine de kilisenin sonunda önde İsa ve diğer azizlerin yer aldığı altın rengindeki pano, kilisenin heybetli iç sütunları, sütunların yüksekçe yerine kondurulmuş aziz heykelleri göz kamaştıran o halleriyle iki fotoğrafımın karelerinde de yerlerini almışlardı. Bu da bana yetti.

Anlamadığım şu. Bazı Katolik kiliselerinde fotoğraf serbest, bazılarında yasak! Tanrı’nın farklı kiliseler için farklı kuralı yok ki! Ya da olmamalı! Bu nedenle yasaklanan yerlerde, (flaştan zarar görecek freskler hariç) yasakçının göremeyeceği pozisyonlar alarak gizlice çekim yapmanın günah değil mübah olduğundan hareket etmeyi yıllardır kendime ilke edindim.

Kiliseden dışarıya çıktığımda akşam üzeriydi ve La Paz’ın kalbi sayılan San Francisco meydanında sokak sanatçılarından oluşan bir müzik grubunun başında büyük bir kalabalık oluşmuştu. Yağmur hızını artırsa da kalabalık pek de oralı olmamışa benziyor, müziğin ritmiyle meydanda sallanıp duruyordu.

Meydanın bir ucunda, caddeye açılan sokağının köşe başında, büyükçe bir şemsiyenin altında oturmuş, üzerinde beyaz bir naylon sarmalayıp şemsiyeler satan kadın içimi acıttı. Köşeyi dönünce yine kendini yağmurdan koruyacağını düşündüğü naylonlara sarınmış bir başka yaşlı kadın (belki de o kadar yaşlı değildi ve geçim derdine yenik düşmüş erken kırışmış bir yüze sahipti) babutsa satıyordu. Daha sonra gece çıktığım ana caddede, üzerinde turkuaz yeşili tulumları ve başında şapkasıyla işçi kadını, şehrin kaldırımlarını süpürürken gördüm. Figen’le La Paz’ın ortasında Bolivar’ın heykelinin bulunduğu ana caddesini bir baştan bir başa yürüdüğümüzde, kaldırımlara dizilmiş sokak satıcıları içerisinde ezici çoğunluğu kadınlar oluşturuyordu. Öyle gösteriyordu ki bu şehirde yaşam zordu. Kadınlar da bu zorlu yaşamın sert dalgalarına karşı sokak, cadde, meydan, pazar yeri demeden, tezgahlarının başında kulaç atmaları görülmeye, üzerinde düşünmeye ve takdire değerdi.

Gece geçtiğim San Francisco Meydanın yola bakan köşesinde, oradan gelip geçen yayalara sataşan bir palyaçonun gösterisini, büyük bir kalabalığın büyük bir merakla izlediğine şahit olmuştum. En çok da turist olduğunu tahmin ettiği yayaların önünü keserek, onlarla konuşup onlarla şakalaşmaya ve etrafında toplanmış kalabalığı güldürmeye çalışıyordu palyaço. Belki de bir mesaj vermek istiyordu. Ama o anda geçim derdi olamayan o kalabalıkların, palyaçonun yaptıklarından bir şeyler çıkarmaya değil de gülüp eğlenmeye odaklanmış olmaları, belki de palyaçonun verme çabasında olduğu mesajı görünmez ve bilinmez kılıyordu…

Değil mi ki en zor sanat dallarından birisidir palyaçoluk!

La Paz’da Angelocolonial Restaurant, lokantadan çok bir 19 ve 20’nci yüzyıl müzesini andırıyordu.

LA PAZ’DA OTANTİK BİR RESTORANT

“Angelocolonial Restaurant”, eski matbaa makinelerinden kapı kilitlerine, eski telefon ahizelerinden antika saatlere, gazyağı lambalarından gülümdanlıklara, sobalardan, maskelere, şapkalardan şehrin eski fotoğraflarına, dikiş makinesi, tulumba, avize, orak, kepçe, kevgir, tava ve aklınıza gelebilecek geçmiş yüzyıllara dair ne kadar ıvır-zıvır varsa lokantanın iç bahçesinde, ahşap balkonunda, duvarlarının üzerinde, hasılı her bir köşesinde sergilenmişti. İçtiğim Kinova çorbasının tadından çok restoranın müze hali aklımda yer etti.

Mutfağı ete dayalı Bolivya’da, sığır eti yaygın, domuz eti nadir, kırsal bölgelerde kobay (latinlerde cuy deniyor) ve tavşan eti tüketimi yaygın.

“Ilajhua” sosu, Meksikalıların salsa sosuna benzer.

Domates ve soğan soslu iri parçalı ızagara et ile patates; Pique a lo Macho…

Pilav ve patates ile servis edilen şinitzel tarzı biftek; Silpancho…

Patataes ve baharatlı mısır sosuyla et şiş Anticucho…   

Kızarmış sosis olan Salchipapa fırınlanmış et ve patates, özel acı sosuyla servis edilirse Saltena adını alır. Doğrusu ben bunlardan hangisini yedim unutmuşum.

La Paz’ın üzeri bir örümcek ağı gibi teleferiklerle kaplıdır.

EVO MORALES’E SEÇİM KAZANDIRAN TELEFERİK

Gezip görebildiğimiz La Paz’da şehir içi ulaşımda adına “mikro” denen otobüsler, “minibüs” denen vanlar, “trifüs” denen taksiler vardı. Trafik sürekli tıkanıyordu. Özellikle de sabah işe gidiş ve akşam iş çıkışı saatlerinde. On beş yıl kadar önce La Paz’da trafik şimdiki halinden çok daha kötüymüş. Trafikte yaşanan karmaşa ve tıkanıklık nedeniyle insanlar ev ve iş yeri arasında ya de şehir içi ulaşımda büyük gecikmeler yaşarlarmış.

Evo Morales trafik sorununu çözeceğine dair söz vermiş. Sözünü de tutmuş. Karadan tıkanan trafiği havaya taşıyarak La Paz şehrinin üzerine, geniş bir teleferik ağı ile bölge istasyonları inşa ettirmeyi başarmış. Fiyatını ise bir istasyondan diğerine, yani bir bölgeden diğerine üç Bolivanios (iki buçuk türk lirası) ile sınırlı tutmuş. La Paz cadde ve sokaklarında yürürken kafanızı gökyüzüne çevirdiğinizde mutlaka sarı, yeşil, mavi, kırmızı vb. renklerle değişik bölgelere gitmekte olan teleferiklerden mutlaka birisini görürsünüz diye de buraya yazmış olayım. Zaten rehber, otel resepsiyoncusu, dükkanından alış veriş yaptığım 4 Bolivyalıya La Paz’ın en önemli şeyi ne diye sorduğumda hepsinin de ilk aklına gelen şey, hava sahasında gidip gelmekte olan “teleferikler” olmuştu.

Şehrin en görünür ve yüksek noktalarında büyük panoların üzerinde “sosyalist lider” Evo Morales’in genç resimleri eşliğinde siyasal övgüsü yapılıyordu.

Seçilmezden önce ülkeyi sosyalizme ve refah toplumuna taşıyacağının ve bir dönem başkanlık yapacağının sözünü veren Evo Morales, üçüncü kez başkan seçilmesinin nedenini de bu teleferiğe borçlu.

Sonuç olarak büyük bir vadinin iki yanında uzanan yamaçlar boyunca inşa edilmiş tek ve çok katlı, eski ve yeni, yoksul ve zengin, damları beton, kiremit ya da lamarinadan olan rengarenk, irili ufaklı yapıların, hatta bir bölgesinde bir miktar gökdelenin de bulunduğu La Paz’ın üzerinde,  dört beş yöne doğru ilerleyen metro gibi bir teleferik ağı örmek Morales’e bakalım dördüncü kez adaylık hesapları yaptığı başkanlık seçimini kazandıracak mı?

Kişi başı 3 bolivianos (iki buçuk türk lirası) ödeyerek Figen’le Morales’e seçim kazandıran teleferiğine biz de bindik. Teleferik istasyonları temiz ve moderndi. Şehrin üzerinde uçarak gitmek müthiş bir duyguydu. La Paz’ın ana caddesinin arka sokaklarında yüzlerce tezgahın, yüzlerce metre uzayıp giden, damları paslı tenekeden bir panayır yeri vardı. Teleferiğin camlı kabininden aşağıya bakınca, yan yana sıralı panayır tezgahlarının yalnızca bu çirkin ve paslı teneke damları görülüyordu.

Teleferiklerin her birisi bir renkti. Biz maviye binmiştik sanırım. İki istasyonda durdu. Yolcu indirdi ve yolcu aldı. Sonra yoluna devam ederek son durakta, en son yolcularını da indirip, küçük bir daire çizen kabinler, geldikleri şehir merkezine gitmek üzere başka yolcu alıp gittiler. Biz maviden sarı istasyona modern merdivenlerden yürüyerek geçtik. İstasyonun dışında Morales büyük boy, genç ve gülümseyen portresiyle modern apartmanlara ve panodaki mavi renkle yazılmış “Linea Celeste” (Göksel Çizgi) yazısına bakıyordu. “Linea Celeste”! Bu deyiş, teleferiklerle ilgili yapılan metaforik bir benzetme olmalıydı.

 “SOSYALİST” EVO MORALES’İN KOLTUK SEVDASI!

Her ne kadar KTFD Anayasası izin vermemesine rağmen, yenden aday olmak için kendine yeni bir devlet kuran ve her defasında “halkın aşırı ısrarlarına dayanamayarak aday olmak zorunda kaldığını söyleyen” Rauf Denktaş gibi, Morales de ömrü ve sağlığı yettiği sürece dördüncü, hatta uyarına gelirse daha çok başkan adayı olup seçileceğe benziyor. Üstelik de toplumda hakkında çıkan onca yolsuzluk ve yakınlarına menfaat sağladığıyla ilgili dedikodular ayyuka çıkmış olmasına rağmen.

Konu açılmışken Evo Morales’ten de bahsetmem gerekiyor.

Evo Morales 2005’te başkanlık seçimlerini ilk turda kazanmış ve Bolivya tarihinin ilk Kızılderili (Ayamara) kökenli başkanı seçilmişti. Seçimlerde önce ABD yönetiminin “kesin kaybeder” dediği Morales’in seçildikten sonra ilk yaptığı iş, kendinden önceki başkanın Bolivya adına ABD ile imzaladığı Serbest Ticaret Anlaşması’nı iptal etmek olmuştu. Hugo Chavez’in ortaya attığı “ALBA” (Latin Amerika için Bolivarcı Alternatif) grubuna katılan ve

Hem Chavez ve hem de Fidel Castro ile görüşen Morales, 1 Mayıs 2006 tarihinde, ülkedeki yabancı şirketlerin kontrolü altındaki doğal gaz ve petrol alanlarını devletleştirdiğini açıkladı. Bolivya Anayasa’sında başkanlık süresi beş yıl. Bir kişinin üst üste iki defadan daha çok başkan seçilmesi ise yasaktı! Eva Morales bu yasağı 2005 yılında başkan seçildikten sonra, 2010’da yapılması gereken seçimleri bir yıl öne alarak 2009 yılında ikinci kez başkan seçilerek deldi. Henüz beş yıllık başkanlık süresi dolmadığı için bunun ikinci kez seçildiği anlamına gelmeyeceği yorumunu yapan “yandaş hukukçularına” sığındı ve 2014 yılında üçüncü kez aday olup kazandı. Yasaları kendi lehine yorumlayarak Anayasada iki kez ile sınırlı olmasına rağmen üç kez aday olup başkan seçilen Morales’in, bizi Bolivyayı gezdiren La Paz’lı rehberimizden “ne yapıp edip dördüncü kez başkan adayı” olacağını bunun için her yolu deneyebileceğini dinlemiştim.

Bolivyalı rehberimize göre “sosyalist başkan” Morales, devlet olanaklarını kullanıp siyasi destekçilerine çıkar sağlıyordu. Başkanın hakkındaki yolsuzluk ve usulsüzlükler ayyuka çıkmıştı. 2005 yılında seçimleri kazandığında “kızılderili bir sosyalist” olarak alkışladığım Evo Morales’in 14 yıldır yönettiği ülkesindeki yoksulluğa da şahit olduktan sonra doğrusu büyük hayal kırıklığı yaşadığımı buraya not düşmeliyim.

Morales’in 14 yılda geldiği nokta; bir türlü fakirlikten ve eşitsizlikten kurtaramadığı ülkesinin en görünür yerlerine büyük boy resimlerini astırmış olmasıydı. Bu da bana bir zamanlar gezip gördüğüm Arap ülkelerinde, şehirlerin en görünür noktalarına resimlerini astıran Suriye’de, Mısır’da, Tunus’taki siyasi diktatörleri ve hatta neredeyse kaydı hayat şartıyla koltuğa yapışmış ve tüm şehirlerden resmini eksik etmeyen Türkiye’nin “liderini” hatırlattı.

La Paz’da teneke damlı iş ve eğlence yerlerinin teleferikten görünümü.

SOSYALİZM YOKSULLARIN EŞİTLİĞİ Mİ?   

Elbette değil ve olmamalı!

Ancak Bolivya hala Güney Amerika’nın yoksullukla kıvranan en fakir ülkelerinden. Bu nedenle Morales 14 yılda belki de yalnızca “yoksulların eşitliğini” sağlayabildi.

En önem verdiği ve dünyanın da en güzel şehirlerinden birisi sayılan La Paz’da bile pek çok evler plansız bir gecekondulaşmanın ürünü ve teneke damlıydılar. Kentin banliyölerinden de yoksulluk akıyordu. Sıvaları atılmamış çıplak tuğlalarıyla apartmanlar ve evler, birer çirkinlik abidesi gibiydiler. Binaların sıvalarının atılmamış olmasının nedeni ise insanların inşaatın bitmediğini öne sürüp devlete emlak vergisi ödemekten kaçınmalarıydı.

Otelimiz “La Casa Butique”, “Perez de Velasco Caddesi” üzerindeydi. Bu cadde ile devamındaki “16 Temmuz Caddesi”, şehrin trafiğinin en yoğun aktığı rotaydı.

Bu arada La Paz’ın şehir merkezine yakın birkaç bölgesinde yüksek modern binalar da çıkmaya başlanmış. Ama bu modern ve “Manhattanvari” binalar, La Pazın tepeler üzerine kondurulmuş fakir görünümlü binaları ve aşağıda teneke damlı panayır yeriyle birlikte, şehrin başında eğri bir şapka gibi duruyordu.

La Paz- Tiwanaku ana yolu üzerinde muz satan, çocuklarıyla otobüs bekleyen Aymaralı kadınlar. 5297: Peru Bolivya sınırında yük taşıyan Bolivyalı genç kadın

LATINLERİN EN ESKİ ANTİK KENTİ: TİWANAKU

La Paz şehrinden Tiwanaku antik kentine, otobüsle 2 saati aşkın bir zamanda gittik. Yamaçlara tutunmuş çok katlı evlerle, büyük bir vadinin içerisinde toplanmış konutlar yoğun bir sis altındaydı.

Geçtiğimiz kasabalarda insan manzaraları yoksulluğun bu ülkenin peşini bırakmadığının da birer delili gibiydi. Sokakların kaldırımları üzerine atılmış birkaç masa ve etrafındaki küçük rahlelere oturmuş, bir tentenin altında pişirilen yemekten yapılan servislere kaçık sallayan yoksul giyimli insanlar bu ülkede sokaktaki yemek kültürünü gösteriyordu. Arkasında bohça asılı, rengarenk giysileri ve şapkalarıyla Aymara kadınları göze batıyordu.

Binalar sıvasız, yollar tozluydu. Uzun bir düzlüğü kat ettikten sonra nihayet Latinlerin en eski tarihi yeri Tiwanaku’ya vardık.

Tiwanaku Antik kentinde Güneş Kapısı Anıtı.

Tiwanaku (Aymara) Bolivya’da Pre-İnka (İnka-öncesi) Aymara kültürüne ait önemli harabelerin bulunduğu 800 civarında yerlinin yaşadığı küçük bir şehirdi. Aymara dilinde anlamı, “merkezdeki taş” demek. Deniz seviyesinden 4.000 m yüksekte yer alan Tiwanaku Harabeleri 2000 yılından beri UNESCO’nun Dünya Kültür Mirasıdır.

MÖ 1500’den MS 1200’e kadar Titikaka Gölü çevresinde Kistof Kolomb öncesi bir kültürün dini ve siyasi merkeziymiş. Günümüzde yapılan araştırmalar bu uygarlığın en eski kentinin 12.000 yıl öncesine dayandığını göstermekte.

Tarihi Tiwanaku şehri, gölün güney kıyısında iken, buharlaşma sonunda göl o zamanki genişliğini kaybederek kıyıya 20 km uzaklıkta kalmış.

Tiwanaku antik kenti hakkında çok az bilgi olup, konuşulan dili bugün de hala yöre halkının konuştuğu Aymara dilidir. Bulunan eski eserler Tiwanaku’daki Aymara uygarlığının mimaride ve taş işçiliğinde son derece ileri olduğunu ortaya koymaktadır. Bu uygarlığa ait en önemli kent,  «Güneş Kenti»dir. Kentteki en önemli anıtlar yedi katlı Akapana piramidi ile astronomik gözlemlerin yapıldığı düşünülen “Güneş Kapısı” anıtıdır. Güneş Kapısı 3 m yükseklikte, 3,75 m genişlikte ve tek bir andezit bloktan yontulmuştur. Tahminen bir deprem sonucu çökmüş ve iki parçaya ayrılmış, 1908 yılında ise yeniden doğrultulmuştur. Ağırlığının 7 ile 12 ton arasında olduğu tahmin edilmekte. “Güneş Kapısı” üzerinde, ellerinde iki yılanlı asa tutan bir tanrı freski ve maskeli yüzü ışıldayan bir başlık deseniyle çevrilidir.

Kentte, Paskalya Adasındaki heykellere benzeyen, monolit heykeller de vardı.

Tiwanaku kentinde, bu kadar çok büyük yapıların neden dikildiği hakkında da bilgi elde edilmiş değildir. İlginç olan bu antik kente tonlarca ağırlıkta taşların 300 km uzaklıktaki taş ocağından getirilmiş olduğudur.

İnkalar bölgeye geldiklerinde Tiwanaku’yu terk edilmiş bulmuşlar. İspanyol kolonisi zamanında tarihî alan talan edilmiş ve taşlar da sökülerek 20. yüzyıla kadar inşaat malzemesi olarak kullanılmış.

Tiwanaku’nun girişinde bir de küçük müze vardı.

Bolivya sınır kapısında

Peru’ya geçmek için pasaport işlemlerinin yapıldığı Bolivya’nın sınır kapısı binası, aleminyum doğramadan bir kulübeydi.

Peru Bolivya sınırında yük taşıyan Bolivyalı genç kadın.

Peru’nunki ise betonarme bir bina. Sınır geçişi yapacak olan yerli ve yabancı turistlerin ağır yük ve valizlerini taşımaya hazır, önünde kasası olan bisikletlerine dayanmış bekleyen genç kadın ve erkek pek çok taşıyıcı müşteri peşindeydiler. Her iki kapıda bir forum doldurup pasaportları mühürletip geçmemiz kolay olmuştu. Yazmış olayım. Bolivya AB ülkelerine vize uyguluyor ama Türkiye’ye uygulamıyor.

Peru sınır kapısında resmi geçit törenine katılan Peru’nun Aymaralı erkekleri.

Bolivya’dan çıkışta üzerinde: “Ülkemizi ziyaret ettiğiniz için teşekkür. Erken geri dönün.” yazısıyla diğer yüzünde “Bolivya’ya hoş geldiniz” yazılı takın altından geçtik. Devamında büyük mavi bir göle açılan ve sıra-sıra meyve tezgahları önünde çökmüş müşteri bekleyen orta yaşlı Aymara kadınının bulunduğu köprünün üzerinden yürüdük. “Peru’ya hoş geldiniz” takının altından geçip, Peru topraklarına ayak bastık. İster inanın ister inanmayın ama karşıya, Peru’ya geçince bir Allah’ın kulu da “nereye kardeşim?” diye sormadı. Yani pasaport binasına girmesek de elimizi kolumuzu sallayarak Peru’ya girmiş bulunuyorduk.

Bir form da burada doldurup Peru’ya giriş yapmış olduk.

Önce Peru sınır kapısının küçük meydancığında bu toprakları işgal eden ilk fetihçilerden bir İspanyol generalinin heykeli vardı. Latinlerde hem İspanyollara karşı kurtuluş savaşı veren Bolivar gibi kahramanlar, bağımsızlık savaşı verenler ve hem de İspanyollar aynı anda seviliyor. Böylece İspanyollar da yalnızca yağmacı değil ama aynı zamanda kolonyal mimarinin kurucuları olarak da hatırlanıyordu. Bu da beni şaşırtıyor ya!

Peru sınır kapısında her hafta yapıldığı söylenen küçük çaplı bir geçit töreni vardı. Tören birlikleri arasında siyahlar giyinmiş kadın ve erkekler. Resmi geçit başlamak üzere. Çevrede çoluk çocuk toplanmış törenin başlamasını bekliyorlar. Ama en çok sabırsız ve meraklı olanlar, törene en çok ilgi gösterenler de o anda sınır geçişi yapan biz turistler.

Bando çalmaya, erkekler ve kadınlar gruplar halinde, rap-rap-rap yürümeye başladılar. “Sert adımlarla her yer inlesin” marşı çalmıyor ama sanki onu çağrıştırıyor.

 

Etiketler


İlgili Makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu
Kapalı