Havadis Gazetesi | Kıbrıs Haber
Köşe Yazarları

Yıllanmış bir yılı uğurlarken

Aslında eskimiş yılları uğurlamıyoruz. Onları öldürüyoruz. Hem de yiyerek içerek, eğlenerek ve kutlayarak. Neymiş? Yeni yıl geliyormuş.
Eskiden beri doğum günlerinde ve yılbaşılarda insanların niye eğlendiğini, neyi kutladıklarını anlamış değilim. Bana kalırsa bu günler, koca bir yılın muhasebesinin yapıldığı zamanlar olmalı. Ömrümüzden bir yılın daha kayıp gittiğini anımsattığı için biraz da üzülmemiz gereken günler olmalı.
Ne var ki toplum bize ne zaman sevineceğimizi, nelere üzüleceğimizi empoze ediyor. Aksini düşünseniz bile bazı durumlarda topluluğa uymak zorunluluğunu hissedersiniz. Aristo, insanların birer “zoon politikon” (sosyal hayvan) olduğunu boşuna söylememiş. Bu nedenle 31 Aralık gecesi beni bir yerlerde eğlenirken görürseniz şaşırmayın.
Doğrusunu söylemek gerekirse bizler yılbaşılarını ailece evde geçirmeyi tercih ederiz. Yılbaşı geceleri belli bir saaten sonra kafalar tütsülendiği için sokakta bulunmanın tehlikeli olabileceğine inananlardanım.
Bakılacak olursa benim çocukluğumda da yılbaşıları ailecek evde kutlanırdı. Çoğunlukla birkaç da misafirimiz olurdu. Yılbaşı geceleri ne yiyeceğimiz, neler yapacağımız üç aşağı beş yukarı belliydi ve bunlar pek değişmezdi. Yemeye içmeye geçmeden önce korkulardan söz etmek gerekir.
Yılbaşından bir hafta kadar önce, bir hafta kadar da sonra, yanılmıyorsam 12 gün, daha doğrusu 12 gece yılın en korkunç zamanlarıydı. Bu günler çocukların kâbus günleriydi. Karanlıkta evden dışarı çıkmaya korkarlardı çünkü etraf “goncoloz” kaynardı.
Goncolozlar, karagoncolozlar veya kaligancarolar baştan ayağa siyah giyimli, kendileri de kapkara yaratıklardı. Simsiyah oldukları için karanlıkta görünmezlerdi. Damlar üzerinde yaşıyorlardı ve damdan dama sıçrayabiliyorlardı. İşleri güçleri de çocuk kaçırmaktı. Yemin billah goncoloz gören kişiler vardı köyde.
Bu günlerin gecelerinde yer alan bir çatırdı, bir tıkırtı; bir pırıltı, sallanan bir ağaç dalı, aklınıza gelebilecek normal ve anormal her şey goncolozların eseriydi, onların işiydi. Avlumuzdaki zeytin ağacının dallarında tüneyen tavuklar bir şeylerden ürküp uçuşunca bütün bir yıl normal sayılırdı ama o günlerde onların goncolozlar tarafından ürkütüldüğü varsayılıyordu. (Ertesi gün, çaktırmadan, tavukları saydığım da olurdu.)
Bizim ev, köyün kenarındaydı bu nedenle goncolozların çocuk kaçırmaları için müsait bir ortam vardı. Kaçırılmamışsam bunu babaanneme borçluyum. Belli bir günde lokma yapar ve bir şeyler mırıldanarak ilk pişen lokmaları dama atardı. Goncolozlar yesin de evdekileri rahatsız etmesin diye. Bizzat adımı anarak bana dokunmamalarını onlara tembih ederdi. Ben de bir yıl daha yırttık diye sevinirdim.
Ne var ki korkmaya devam ederdim. Büyük insanlar bile goncolozlardan ciddi ciddi korkarlardı. Ben babamın haline üzülürdüm. Goncolozlardan korkmuyordu. Eninde sonunda bir punduna düşürüp bunun intikamını alabilirlerdi. Sen korkmuyorsun ha, al sana. Ondan sonra sen de baba ara.
Yılbaşı gecesi yemeğimiz çoğunlukla kolokas olurdu. Kolokas, şimdiki gibi, katiyen piliçli veya tavuklu olmazdı; muhakkak kuzu etli olurdu. İçine bolca kuyruk yağı da konurdu. (Öylesine lezzetli kolokas bir daha yemedim.) Büyükler ya zivaniya ya da Anglia içerlerdi. Ben ve annem birer bodiri kumandarya içerdik.
Yılbaşı gecesinin olmazsa olmazı gollifa ve kestaneydi. Rum komşularımızdan da etli butlu, iri pilavunalar gelirdi. Yemekten sonra bir teneke içine yakılan ateşin ve kömürlerin etrafına dizilirdik. (Ayıptır söylemesi, önümüz ateşten ısınırken arkamız çoğunlukla üşürdü.)
Ateşin etrafı pek eğlenceli olurdu. Bir tsestanın (panerin) içinde portakal ve yusufcuklar (yerli mandalinalar) ayıklanır ve kabukları gece boyunca azar azar kömürlerin üzerine atılırdı. Bu sayede muhtemel zehirlenme olaylarının önüne geçildiğine inanılırdı. Panzehir görevi görüp görmediklerini bilmiyorum ama evi hoş bir koku ile doldurdukları kesindi.
Kestaneler teker teker kesilir ve pişmeleri için kömürlere konurdu. İyi kesilmeyen varsa ısınınca “plaf” diye patlar ve tenekeden dışarı fırlardı. Kestaneler pişince onlarla birlikte gollifa da dağıtılırdı.
Fala bakmak, gecenin en eğlenceli yanıydı. Daha önce kesilen zeytin dalı getirilir herkes birer yaprak keser, yaprağı diline dokundurur ve kömürün üzerine koyardı. Yaprağı yalarken bir dilekte bulunulurdu.
Kömüre konan yaprak yanmak üzereyken zıplarsa, hele de tenekenin dışına zıplarsa dilek yerine gelecek demekti. Herkes o talihliyi alkışlar ve onunla birlikte sevinirdi. Yok, yaprak “cızz” diye tutuşur ve yerinden kımıldamazsa o kişinin dileği olmayacak demekti. Yaprağın sahibi, ağlıyormuş gibi sesler çıkarır ötekileri de kahkaha atarak ona eşlik ederdi. Yapraklar bitince daldan birer yaprak daha kesilir ve bu epey saat sürer giderdi.
Ateşin etrafında yenir içilirken şarkılar söylenir, masallar anlatılırdı. Evde Rum varsaydı, ki çoğunlukla olurdu, “Ayis Vasilis erhede” diye bir galanda (Noel şarkısı) okurlardı. Türkler de onlara “Ayis Vasilis erhede / Bıyıkları da sirkede” diye eşlik ederlerdi. Ben de içimden gece bitmesin diye dua ederdim. Ama gece gene de sona ererdi.
Hepinize sağlıklı, başarılı, mutlu ve barış dolu yeni bir yıl dilerim.