Havadis Gazetesi | Kıbrıs Haber
Köşe Yazarları

YETMİŞ YAŞINDAKİ “UMUT EMMİ” NE DEDİ? (AH OĞLUM, BİR ÖMÜR İŞTE BÖYLE GEÇTİ!)

Yetmiş yaşında olan insanlarımız bakın o yetmiş yılı nasıl yaşadılar? Umut emmi anlatıyor: 1954’ten 1960’a kadar “EOKA terör örgütünün” saldırıları ile… 6 yıl!
1960’ran 1963’e kadar Kıbrıs Cumhuriyeti ahkâmlarında Makarios’un bitmez tükenmez muzırlıkları ve cumhuriyette gasbedilen Türk hakları ile… 3 yıl!
1963’ten 1967’ye kadar adı tarihe “Kanlı Noel” olarak geçen Rum saldırıları ile. Ki 103 karma köyden Türk halkı göç etmek zorunda kalmış, yüzlerce Türk kaçırılıp öldürülmüş, insanlar köylerinde kentlerinde kapalı kalmış… 4 yıl!
1967’den 1974’e kadar “normalizasyon” dönemi. Silahlar susmuş, yaralar kapanacak… Yeni müzakereler başlarken bir yandan da Türk halkı kendini bulmak için uğraşıyor ama boşuna çaba! Ya Rum’un komisyoncusu oluyor ya işçisi! BM Barış Gücü askerleri dönemi… 7 yıl!
1974 ve sonrası: Yunan cuntası ile Rum EOKA B’nin Makarios’a darbe yapıp Kıbrıs’ı Yunanistan’a ilhak etmek istemesi… 1974 Barış Harekâtı… İki ayrı bölgenin oluşması… Çözüm için müzakereler, Rum tarafının ret ettiği 1977-79 BM Doruk Anlaşmaları… Müzakereler, müzakereler… Annan Planları, referandumlar… Tam 40 yıl!
İŞTE KIBRIS TÜRK İNSANININ KARA MADERİ! Ne dedikti, şu sıralarda 1944’lerde doğan 70 yaşındaki Umut emmi bu adada sadece on yıl şöyle böyle huzur içinde yaşayabildiydi ki zaten çocuktu! Demek ki gençliğini bile yaşayamadı!
“Yok mudur kurtaracak kara maderini” diyor!
Hayır! Rum liderliği ile kilisesinin insaf ve himmetine sığındığımız sürece, barışçı çözüm olsun diye dilendikçe, Güney’in şantaj ve siyasi gevezeliklerinden kurtulamadıkça, bu adada ne barış ne de çözüm olur!
Nereden mi biliyoruz? İşte yukarıda yazdık! Türk halkı ömrünü Rum saldırıları ile Rum’un adaya mutlak egemenliğini sermek için oluşturulan müzakerelerle harcadı!
İŞTE YENİ İSPATI: Osman Ertuğ’un açıklaması var. Diyor ki: “Beş adımlık yol haritamız hazırdır.” Buna göre:
1. Adımı teşkil eden “tarama süreci” bitti.  
2. Adım müzakereleri başladı. Köprüler bu ikinci adımda kurulacak. 
3. Adımda tarafların mayıs ayı içerisinde BM GK’inde bir araya gelecekler.
4. Adımda haziran ayı başında köprü kurmalar hitama erecek. Öneriler tamamlanacak.  
5. Adımda ise haziran ayının sonunda Kıbrıs Türk-Rum tarafları ve Türkiye, Yunanistan, İngiltere’nin de katılımları ile BM’de dörtlü veya beşli müzakereler yapmaları! Buna “son pazarlık” diyor.
Şimdi zannedersiniz ki işler tıkırında gidiyor! Hayır! Bakın Ertuğ açıklamasında başka neler söylüyor:
Rum tarafı Türk tarafının yol haritasına karşın hâlâ kendi haritasını masaya koymadı!
Rum tarafı Kıbrıs Cumhuriyeti’nin evrimselleştirilerek bir federasyona dönüşmesi niyetindedir!
Rum tarafı “Dönüşümlü Başkanlığı” kabul etmiyor. Sadece “Başkan Yardımcılığı”nı muvafık buluyor! Ancak veto hakkının bulunmamasını da özellikle istiyor!
Rum tarafı Bakanlar Kurulu’nun (aynen Kıbrıs Cumhuriyeti’nde olduğu gibi) 7 Rum 3 Türk bakandan oluşmasını istiyor. Siyasi eşitliği kabul etmiyor!
Rum tarafı kararların basit çoğunlukla alınmasını istiyor bu tutumu ile 1960 Anlaşmalarının da gerisine düşüyor!
Rum tarafı iki kesimlilik konusunda da zorluklar çıkartıyor.
Rum tarafı Kuzey’de kendilerine verilecek topraklara 100 bin Rum’un yerleştirilmesini, 60 bin Rum’un ise birincil haklarını kullanarak Kuzey’deki mülklerine dönmelerini istiyor. Nüfus konusunda da ayırımcılık yapıyor!
KISACA DURUM VAZİYETLER İŞTE BÖYLE! Ne diyordu yetmiş yıllık ömrünün elli yılını Rum’u koklaya koklaya geçiren, bu nedenle bu Rum’u çok iyi tanıyan Umut Emmi? “Bu Rum’la bu adada ne köy olur kasaba! Ha verirseniz istediklerini, görmezseniz ada üzerine sereceği egemenliğini ve kabul ederseniz muhtariyeti; barış da olur çözüm de!
Rum’a boyun eğmezsek ne olur? İşte self determinasyon hakkımız! Kullanın, bağlanın Amerika’ya! Bu dünyada dolardan büyük ne var ki?                 

KIBRIS’A ÖZGÜ HASTALIKLAR, RAHATSIZLIKLAR
Rahmetlik pederim ölene kadar “trahomun” bozduğu gözleri ile uğraştı! Kör kalma olasılığı ile yaşadı. “Trahom” Kıbrıs’ın tarihi boyunca insanlarına yapışık bir felâket olarak yaşadı.
Keza “sıtma” da öyle! Açın Kıbrıs’la ilgili tarih kitaplarını. Sayfaları insanların sıtmadan nasıl kırıldıklarının anlatımları ile doludur! Osmanlı döneminde bile kuraklık ve sıtma yüzünden Anadolu’ya kitleler halinde göçler olduydu!
Verem, tifo! Böylesi günlük güneşlik bir adada görülmeleri olağan mıydı? Ta ki İngiliz döneminde bir Verem hastanesi yapılana kadar insanlar kan kusarak ölürlerdi. Tifo, veba da pislikten her halde! Ki şimdilerde ve Kuzey’de hâlâ temsiliyetini sürdürüyoruz, bu ayrı dert!
Ve Ekinekoks! Bu “köpek hastalığı” da denilen Ekinikoks’ta Kıbrıs bir zamanlar dünya şampiyonu imiş! Kaç can aldığını Allah bilir. Şimdilerde de şu başıboş köpekler dolanıp duruyorlar, inşallah öylesi yaygın hastalıklara neden olmazlar!
Daha feci olanı şu “thalassamia!” Geçen gün Dünya Thalassamialar Günü’ydü. Geçmişte Kıbrıs yine şampiyonuydu ama alınan tedbirler sonunda iyice azaldı. Ne var ki kana müthiş ihtiyaç var. Mesela Sağlık Bakanlığı’nın açıklamasına göre her ay iki bin ünite kana ihtiyaç duyuluyor. (Durumu müsait olanlar kan verebilmelidir diyoruz. Her halde insanlığın en yücesi ve Allah katında sevapların en büyüğü olmalıdır.)
NEDEN BU KADAR ÇOK HASTALIK? Hele thalassamia. Kıbrıs’ın nüfusu mesela 1960’larda Türk halkı olarak 90 bin, Rumların ise tutun ki 200 bin falandı… Düşünün ki asırlarca bu adada bu kadar az nüfuslarla yaşandı. Ve insanlar bilerek veya bilmeyerek kendi sülalelerinden kız aldılar kız verdiler. Mal mülk dağılımı yabancılara geçmesin diye aile için evlilikler yaptılar… Dejenerasyon diyoruz!
Sonuçta hastalıklara dayanıksız her türlü komplikasyonlarla sarmalanmış, bağışıklığı yitip gitmiş Kıbrıs insan tipi ortaya çıktı!  
Ve dikkat: Eğer Türklerle Rumlar arasındaki evlilikler yaygın olsaydı bu tip “dejenerasyondan” kaynaklı hastalıklar çok daha az görülecekti. Mümkün müydü ama? Bir yanda din öte yanda milliyet olayı! Üstelik Rumların sayesinde gitgide kemikleşerek, günümüze çok daha faşist tutumlarla taşındı ki birlikte yaşamak hayal oldu!            

AHMET ALPER DE ÖLDÜ…

1966’larda Bozkurt Gazetesi’nde yazmaya başlarken zaman zaman Lefkoşa’ya gittiğimde mutlaka Bozkurt Gazetesi’ne uğrarım. Geçtiğimiz gün ölüm yıl dönümleri nedeniyle mezarları başında anılan Cemal Togan ve Sadi Togan’la uzun uzun sohbet ederdik. O dönemde mi daha sonra mı hatırlayamıyorum. Ahmet Tolgay, Bilbay Eminoğlu ve Ahmet Alper yukarıdaki büyükçe bir salonda gazeteyi hazırlamak için çalışırlardı.
Esprilerin bini bir paraya gider, fıkralara kahkahalar kopartılırdı. Hele Alper’le Eminoğlu yan yana geldiler miydi.
Ahmet’in o kendine özgü tatlı dediğim gülüşünü hâlâ hatırlarım. Neşe doluydular ki kendime hep, “öylesi bir mekânda çalışmak kim bilir insanı nasıl mutlu eder” diye düşünürdüm. Oysa kazın ayağı öyle değildi. Meşakkati sefasından çok daha fazlaydı o gazeteciliğin…
Sonradan Ahmet Alper, Sosyal Sigortalar’da müdür olmuş, bir ara müsteşarlığa kadar yükselmişti. Başarılı bir bürokrat olduğunu biliyorum. Ne zaman karşılaşsak o Kıbrıs insanına özgü “Ooo neredesin be gardaş” lafları ile birbirimize sarılırdık…
Kısaca “bizim kuşak insanlardık işte.” Bir bir gidiyoruz… Alper’e Allah’tan rahmet, ailesine başsağlığı dilerim.

Not: Dünkü Şeyh Nazım Kıbrısi ile ilgili yazımı nasılsa düzeltmeden, olanca imla hataları ve ifade yanlışları ile gönderdim gazeteye. Okuyuculardan özür dilerim.