Aşksız bir dünyanın aşka meyilli çocuklarıydık. Mevzilerimizden çıkmayı bilmezdik. Ya taarruzdaydık, ya da savunmada. Becerememiştik ne barış yapmayı ne de sevdiğimiz şeyler uğruna savaşmayı.
Başucumuza üşüşen leş kargalarını, tellerimize tüneyen uğursuz baykuşları kovamamıştık ne yapsak. Sündürmelerimizde içtiğimiz kahveler melun melun bakıyordu yüzümüze. Artık kahvelerimizden de ayni tadı alamaz olmuştuk. Kimimiz “Con”cu, kimimiz “Oza”cı, bazımız “Sultan”cıydık. Hatta ithal Mehmet Efendi’lerimiz bile pişiyordu cezvelerimizde…
En çok şarkıları özlüyor olmuştuk. Hani eskide kalan, ölümsüz aşkları anlatan… Bir meyanın en zor yerinde kalakalmıştık. Aşksız bir yaşamın oksijensiz çocuklarıydık. Diyaframımıza bildik korkuları doldurur, çeşmelerimizden gelen kireçli sulardan daha zararlı olduğunu bilmezdik bunaltıyla midemize doldurduğumuz mutsuzlukların. Çeşmelerimize arıtıcı taktırırken, ruhlarımızı arıtmak için bir çözüm bulamazdık ne yapsak …
Sevmenin dayatılmış işkencelerden uzak olduğunu öğrenince yeniden doğabildiğimizi reddederek çekildiğimiz mevzilerimizde düşlerimizi kaybediyorduk kan yerine… Düş kaybından ağır yaralıydık… Yoğun bakıma ihtiyacı vardı ruhlarımızın. Aslında en çok da aşklarımızın.
Sevişle savaşı karıştıran, şiirleri facebooklarda ucuzculara peşken çeken aforizmacıların yalancılarıydık. Bir kitap dahi okumadan felsefik sözleri tüketen baştan savmacılardık. Ezberci aşk kuralcılarıydık hafifmeşrep anların. “Yorumlayamadığımız” bir yaşama her gün “comment”lerle başlardık. Dost gülümsemesini mumla aradığımız bir zamanda binlerce “friends”imiz bile vardı. Şarkısız ve şiirsiz günlerimizle durmadan şarkı paylaşır olmuştuk yalan bir dünyada. Koca bir yanılsamanın ortasında git gide yalnızlaşan, yalnızlaştıkça da siber umutlara tutunan bir dönemin sahte paylaşımcılarıydık. Kuru gecelerde uyuklayan, ayazda kalmış çocuklarıydık yaşamın. Hayallerimizi kapı önüne süpüren, sıkıntılarımızı halı altına iten, tabuların ve tapuların garantisinde yaşan itaatkar çocuklarıydık sürgün yaşamlarımızla bu adanın. Kök saldığımız toprakları fahişeye benzeten, Afrodit gülümsemeli öyküleriydik gelenin-geçenin hesabının tutulamadığı bir adanın… Öğrenemediğimiz, unuttuğumuz, yaşayamadığımız ve hissedemediğimiz öyle çok şey vardı ki fakir yaşamlarımızın.
Bir tek sev(ebil)ince insanlaşacağımızı bilmediysek hiç,
Bir insanda bütün yaşamı duyumsayabileceğimizi unutmuşsak
“Bütün şiirler senin adınla başlar” demediysek hiçbir zaman,
“Bu gökyüzü altında nefes almanın bir anlamı yok, içinde eğer sen yoksan” diyen cümleleri kurmadıysak.
Hissetmediysek “bir bozuk saattir yüreğim, hep sen de durur” diyen Turgut Uyar’ı yaşamın herhangi bir yerinde
Kafka ile hiç ayni fikirde olmamışsak:
“Milena, hiçbir şeyin önemi yok, mektubundan başka”…
Bütün gücümüzü kuşanmış olduğumuz biz zamanda Kaptan’dan:
“Ben sana mecburum adını mıh gibi aklımda tutuyorum” sözlerini ezberletecek bir mecburiyetimiz olmamışsa,
“Bir sen varsın bu dünyada, bir de diğerleri” düşüncesi hiç geçmediyse aklımızdan,
Bir bahar günü çığlık çığlığa uyanırken doğa, sırf içinde onu barındırıyor diye dünyayı ne kadar çok sevdiğimizi düşünmediysek,
“Sokağın tavanı kadar” deyip de eksik kalmamışsa içimizdeki özlem,
“Can içinde ŞAHDAMAR”sın duygularıyla uyanamamışsak hiçbir sabah,
“Sensiz anlamı yok bu türkülerin, bu gökyüzü altında yürümenin” diyen bir eksiklik duymamışsak,
Neye yarar şiir okumanın, paylaşmanın, şarkı dinlemenin, BİR SEVİYE BİR ÖMRÜ HARCAMADIKTAN sonra?
































