Her şeyin en iyisini hak etmemize rağmen, başımıza olmadık işler geliyor gibi davranmaktan vaz geçerek başlayalım önce. Derin bir nefes alalım, kemerlerimizi bağlı, koltuklarımızı dik pozisyona getirelim ve kendimizle yüzleşelim.
Nedense saçmalar saçması Meclis Başkanını seçememe kriziyle birlikte herkes öfkeli, her yurttaş sinirli ve İsviçre Alpleri’ndeki dingin yaşama layıkken neden bunları yaşadığını soruyor yanındakine; öfkeli… Aslında cevap basit, görmek isteyene elbette.
Yakın geçmişe bakalım mesela ilk önce… Neleri neleri normalleştirdik? Hangi olayları “geçmişte de olmamış mıydı” diyerek kabullendik. “Döver de sever de” hesabı, içimize sinmese de susup ses etmediklerimizden, ucunda öyle ya da böyle bir beklentimiz olduğundan neleri görmezden geldik… Skandallara, müdahalelere, tehditlere, suikastlere, videolara konu olan ilişkilere, seçim dönemlerinde dağıtılan paralardan duyup da görmezden geldiğimiz nice ilişkiye rağmen sinip de bekledik.
Kimse kusura bakmasın tüm bunlar olup biterken gık dememiş, diyene de “aman sesini alçalt biraz” tarifesi uygulamış herhangi biri, şimdi kalkıp da son bir haftamızı esir alan korkunç sığ meclis başkanını seçememe krizine laf etmesin, bozuşuruz!
O kadar tahammülsüzüm ki artık, esnetilmedik yasa, yamultmadık kural bırakmayan yasa yapıcıların memleketinde; bir o kadarı da “biraz da benim için esnetin canım ne var”cılar yüzünden geliyor başımıza. İşi görülsün diye arka kapıdan memurun yanına geçivereni de, çocuğu devlete girsin, memur olsun diye oy toplama peşinde olanı da, kırmızı ışıkta geçeni de, liyakatsız atananı da ama jet skandalına karışanı da, ama kurultayda çekilme kararı alanı da, ama anlaşılamaz şekilde zenginleşivereni de, hiç birine ses etmeyeni de oturduğu yerden sadece ağzı dolu dolu eleştirip “hade” dediğinde kaçıp gideni de aynı gözümde…
Yolsuzluk eğer bu denli yaygınsa, sosyal adalet kavramı ciddi yara almış demektir. Bunun yeniden sağlanabilmesinin yolu toplumsal transformasyondan falan geçer de bizim dolmuş ne yazık ki o durakta durmuyor.
Zaten memlekette doğru düzgün toplu taşıma da bulunmuyor. Anlayacağınız fabrika ayarlarına dönmek için yine, işleri tepede çözüp güven duygusu aşılamak, ardından kendi kendine başarılabilecekler konusunda bu topluma güven aşılamak gerekiyor. Aksi halde önümüzdeki 20 yılda bu memleketin halini tahmin için, tarot falı açmaya; büyük büyük tahminler ortaya atmaya da lüzum kalmıyor.

O Esnada Uçakta
Bu yazı yazılırken, New York’ta gerçekleşecek gayriresmi toplantı için yolda adanın her iki lideri. Geçtimiz hafta Meclis krizi nedeniyle apar topar Ankara’dan melekete dönen, buna rağmen krizin aşılmasını sağlayamayan, yine de yaşananlar üzerinden konuşmacı olduğu üniveritede bizi katılımcılara şikayet edip adete “bensiz bir mecis başkanı bile seçemezler” diyen Ersin Tatar, milliyetçi kesime de pozisyonundaki değişmez tavır konusunda adeta ant içiyor gitmezden evvel. De facto duruma; Türkiye, Yunanistan ve güneyden gelen açıklamaların bütününe, bizden yapılanların satır aralarına baktığımda, sürecin bizi nereye götürdüğünü az buçuk görebildiğimi düşünüyorum. Bölgesel işbirlikleri çerçevesinde 4+1’e evrilen bir süreç ve belki de baharla birlikte gündemimizde bulacağımız hem adanın her iki tarafını, hem de bölgedeki diğer tarafları, başlıklar bazında eşit kılacak; (Türk tarafının istediği eşit statü de bir bakıma böyle sağlanacak) söz gelimi elektrik gibi son derece önemli bir konuda zaten birbirine konnektekolan adayı da; şu an savaşla anılan bölgedeki pek çok ülkeyi de Türkiye üzerinden Avrupa’ya bağlayacak bir proje hayal olabilir mi? Size fazla kurgu mu geldi bilmem ama olur da süreç bölgesel iş birliklerine ve bahsettiğim çerçeveye evrilirse, bir duble viskinizi içerim…
Viski Demişken…
Fazlaca gusto sahibi olduğumu söyleyemem. Lakin müziğin de, yemeğin de insanın da damakta hoş tat bırakanını; fazla yormayanını severim. Son günlerde evimize giren bir viski; farklı bir aydınlanma yaşamamı sağladı. Markasını vermemin pek de hoş karşılanmayacağı bu güzide içki, meşe fıçılarında bir süre bekletildikten sonra şişelenmiş. Ben ki normalde damağımın böyle ince tat farklılıklarını yakalamakta çok da iyi olmadığını düşünürdüm, meğer yanılmışım. Asıl konu bu farkı anlayacak az sayıda tecrübe yaşamış olmammış. İşte bu basit farkındalık ile birlikte, dünyada tadamayacağım milyonlarca lezzet, dinleyemeyeceğim milyonlarca plak ve dahi gezemeyeceğim yüzbinlerce yer olduğunun idrakine bir kez daha varmak üzdü…
Bunu neden yazıyorum:
Ne yalan söyleyeyim bu hafta beni yaşanan onca hengameden çok; bu viski heyecanlandırdı ve bir o kadar mutlu etti. Plaklar, yerler ve erişmemin mümkün olamadığı pek çok konuda bir şey yapamam belki ama; bunca negatif içinde gücüm ölçüsünde kendimi şımartmak iyi hissettirdi. Kapitalizmin katlanacaklar için koyduğu tuzak elmadan aldım bir ısırık en küçük burjuva halimle anlayacağınız. E hadi cheers…

“Yıl 2024 sevindiğin şeye bak” diyeceksiniz ama…
Vereceğiniz tepkiyi bilsem de yazacağım. Bu hafta fazlaca tahlil yaptırmam gereken bir süreç yaşadım. Aklınıza gelmeden söyleyeyim gayet iyiyim. Doktorum bir özel hastanede olduğundan yaptırmam gereken tahlillerin listesini her yıl olduğu gibi verdi. Ben genelde zamansızlıktan, daha çok da üşengeçlikten; genelde aşağı iner ve listenin tamamını aynı hastanede yaptırırdım. Gelin görün ki, artık neyin ucuz neyin pahalı olduğunu algılamakta zorlanan beynim dahi bana söylenen rakamı fazla buldu. Böylece aklıma, geçtiğimiz aylarda (belki de yıl) kulağıma çalınan bir şehir efsanesi geldi. Buna göre randevu almamış olsanız dahi, Trenyolu Polikliniği’ne mantıklı bir saatte giderseniz, sıra dahi beklemeden testlerinizi yaptırabiliyorsunuz. Denemekten zarar gelmez dedim ve gittim. Kapıda ödediğim 20 TL’lik ücretin ardından en fazla 5 dakika beklediğim kayıt işlemi ve bir bakmışım kan veriyorum. Üstelik aynı gün öğleden sonra da bana verilen barkod ile sisteme girerek sonuçlarıma online ulaşıyorum. Hemen belirteyim kimi tahliller devlette yok. Yani onlar her şekilde yine özelde yapılacak ama liste büyük çapta hafiflemiş durumda… Vallahi bunca olmazın içinde bunu başarmak bile bence büyük olay. Hem sigorta için her ay yaptığımız ödemeler düşünüldüğünde, zaten tercih etmemiz gereken bir yol. Elbette üşengeçlikten kurtuluş, ekonomik krizle artık her şeyin fiyatını sorar olmamıza kısmetmiş buna da şükür.
YAŞAM HAKKI TÜM CANLILARIN
Cezasız kalan her suç daha da artıyor. Suça karışanlar palazlanıyor. Tıpkı Türkiye’de kadın cinayetlerinde son on yılda yaşanan artış gibi. Tıpkı ev içi şiddet ve istismar olaylarının artık ciddi anlamda cins kıyımdan bahsedilebilen sürece kapı aralaması gibi…
Ülkemizde de yıllarca yokmuş gibi yaptığımız olaylar, gün geldi artık halı altına süpürülemez duruma gelince yüzleşmemiz gerekti. Şimdi de aynı havayı soluduğumuz kimi caniler, bu kez hayvanları hedef alıyor. Yıllar önce av sezonu bittiğinde ağaçlara asılmış köpeklerden bahsederken kulak tıkayanlar, “av her anlamıyla cinayettir” dediğimizde bize “bu bir spor” açıklaması yapanlar, maalesef açık hava yürüyüşünde ya da şehrin göbeğinde gelişigüzel atılmış zehirli mamalar nedeniyle hayatını kaybeden can dostuna ağlıyor bu günlerde…
Yanı başımızda Türkiye’de yaz aylarından apar topar geçirilen katliam yasası ile toplu hayvan kıyım haberleri geliyor artık. Ve adresler değişe, rakamlar çok daha az olsa da, bizdeki sonuç da ne yazık ki değişmiyor. Cezasızlıktan yüz bulan caniler, bugün hayvana yönelttikleri öldürme güdüsünü aslında trafikte, basit bir tartışmada ya da ortak yaşam alanlarındaki hali tavrıyla hepimize sürekli gösteriyor.
Bir hayvana işkence eden, sağlıksız koşullarda yaşamasına neden olan ya da sırf zevk olsun diye öldürenlere hak ettikleri cezalar verilmeden bu gidişat ne yazık ki değişmeyecektir ve bu küçük ülke ben inanıyorum ki; gerekli yasal süreçleri tamamlamayı da, caydırıcı cezalar verip bu utançtan kurtulmayı da başaracak niteliktedir.
































