“İşler iyi gitmiyor” deyip memleketi saran genel moral çöküntüsüne tuz biber ekmek istemiyoruz. Hatta tam tersi: “Yaşamak, var olmak Allah’ın insana bahşettiği en değerli hazinedir” diyoruz. Eskiler “kıymetini bilin” derlerdi…
Ne var ki şunu da biliriz: Zaten yaşıyorsanız varsınız! Bu kez “nasıl varız ama” diye sorup cevabı aradınız mıydı, o yaşama sevincini kaybedersiniz! Çünkü Kıbrıs Türk halkının var oluş mücadelesini yarım asırdır kan ve göz yaşından kurtarmak mümkün olmamıştır!
ÇOK MU ABARTIYORUZ: Bilemiyoruz! Yalnız o yarım asrın canlı tanıkları olan bizler “kazandığımızı” değil, çocuklarımızın geleceklerde “kaybetmemesi” için “kaybettiklerimizi” biliyoruz! Bunu onları daha mutlu geleceklere hazırlamak, özgür ve egemen bir vatanda yetişmelerini sağlamak için yaptığımızı da biliyoruz. Mücadele etmişsek bunlar için ettik! Var mı insanın evladı gibisi…
FAKAT: Evlatlarımız ne dediler bize sonunda? “Bu belayı başımıza saran da sorununu kamburumuza yığan da bize böylesi kötü miras bırakan da sizsiniz!”
BU SUÇLAMAYI ÇOK DÜŞÜNDÜM. Gerçekten biz çocuklarımıza, gençlerimize böylesi bir miras mı bıraktık? Gerçekten “kaderiniz budur” etiketi ile boyunlarına çözümsüz Kıbrıs sorununu biz mi astık?
Gerçekten yıllar yılı yetiştirdiğimiz çocuklarımızı bugün yaşamak zorunda oldukları “istikrarsızlıklarla” “bilinmezliklere” biz mi ittik?
Gerçekten onları onca üniversiteye karşın aşa işsizliğe biz mi mahkûm ettik?
Gerçekten 1958 beridir üzerlerine titrediğimiz evlatlarımızı türlü çeşitli düşünce dolapları içine düşürürken başlarını da döndüren bizlerin mücadelesi mi oldu?
Gerçekten bugün onları bizim yanlışlarımız mıdır ki Rumların kucağına itmekte, barış uğruna Rum’a ram olmaları olayını yaratmaktadır?
Gerçekten biz nerede hata yaptık ki yetiştirdiğimiz nesil artık bizi anlamıyor? Ve artık biz de onları anlayamıyoruz?
ÇÜNKÜ TRAFİK TEK YÖN: Kabul ediyoruz: “İnançları” değiştirirseniz “hayatlar” da değişir. Bu memlekette elli yıl önce Rum’a karşı mücadele etmek zorunda bırakılırken de bunu düşündüktü. Hayatlarımızı da bu mücadeleyi yapmak zorunda kaldığımız için değiştirdiydik. Kısaca “mücahit” olmak zorundaydık, olduk!
Amacımız Rum mezaliminden korunurken, bir daha bizi kıyamayacağı özgürlük ve egemenliğimize kavuşmaktı! Biz Rum’a değil Rum bize saldırdı. Çünkü onun da “inancı” vardı. Dolayısı ile değiştirmesi gereken bir hayatı!
İŞTE GELDİK BÜYÜK GERÇEĞE: Türk halkı Rum’la “Kıbrıs’ta topraklar kazanmak, Rum’u sürüp denize atmak, adayı tümden Türkleştirmek için mücadele etmedi!”
Fakat Rum halkı Türk’le “Kıbrıs’ta topraklar kazanmak, Türk’ü sürüp denize atmak, adayı tümden Rumlaştırmak (Helenizme hediye etmek) için mücadele etti!
Biz mazlumduk! Rum muzaffer!
Biz ölendik! Rum öldüren!
Biz yanan, göç edendik! Rum yakıp göçe zorlayan!
Biz “aman” diyendik! Rum vuran!
Biz kaçandık! Rum kovalayan!
1974 BARIŞ HAREKÂTI RUM’UN EMPERYALİZMİNE DUR DEMEK İÇİN GERÇEKLEŞTİ: Anlatmaya gerek yok! Fakat beğenmedik! Yetiştirdiğimiz gençlere beğendiremedik! Ne kendilerine hediye edilen “Kuzey”i ne Devleti! Hiç uzatmıyorum! Çünkü şimdi de Güven Yaratıcı Önlemler ve barış diyerek Güney’den Kuzey’e akın akın Rumlar geliyorlar! Kimileri kiliselerinde ibadet etmek için! Kimileri kendileri için kurulan panayırlarda hora tepmek için! Kimileri “vatanlarına yüz göz sürüp hasret gidermek için!
Kimileri kendilerine peşkeş çekilen Maraş’ı seyreyleyip havasını koklamak için!
Kimileri tarihlerinde sadece “bello turko,” “şillo turko” “Barbarlar” dedikleri Türklerin kollarına girip “barış uğruna belki Kuzey’e yeniden sahip oluruz” açıkgözlüklerinde politika yapıp Kuzey’i yutmak için!
Akın akın, dalga dalga geliyorlar! Bu sayede bazı ceplere dolarlar, Euro’lar mı girer? Girmez olur mu?
KISACA: “Serzenişte bulunmuyoruz! Ne hakkımız vardır ne de takatımız! Sadece diyoruz ki başınızı kaldırıp bakınız. “Var mı Kuzey’den Güney’e iki toplumlu etkinlikler kulpuna bağlanmış böyle bir akın! Yağma mı var! Orası Rum’un diyarı! Adamı Talat’tan beter yaparlar! (Ha olur! Güney’de Rum’la, kolkola Kıbrıs Helen’dir Helen kalacaktır” diye yürürken, Maraş iade edilmelidir çığlıkları atıldıkta bırakın hüsnü kabul görmeyi heykellerinizi bile dikerler!)
**********
HÜKÜMETE DE DEVAM, POPÜLİZME DE!
Sibel Siber Hükümeti kamçılayıp depara kaldırmak istiyor ama nafile! Zaten büyük olasılıkla ve her halde gitgide öğrenmektedir: “Hükümet icraatları” başkadır “Uygulanması için çıkan Meclis kararları” başkadır.
Dahası Meclis yasa yapar. Yürütme hükümetindir. Çoktandır görüyoruz. Hükümet “popülizmi” politika dışına itmek istedi ama beceremedi! Kaldı ki bundan sonra da başını ağrıtmaya devam edecektir. Çünkü devleti yeniden yapılandırma gereksinimi duyarken kendini “hakçasına iş aş dağıtımı, paylaşımda adalet ve imtiyazsız sınıfsızlık” gibi idealizmin şah damarında atan siyasi yol haritası ile bağladı!
Ben çok merak ediyorum. Yarın genel seçimlerde şu yukarıda idealize edilen “prensiplerin” dışında halka nasıl vaatlerde bulunulacaktır! Halka neler vaat edilecektir? Mesela aş iş beklentilerinde yüzlercesi ile kuyruk oluşturan gençlere, onların analarına babalarına “girin sınava, kazanın, alın hakkınızı” mı diyecektir!
Yahut terfi bekleyen, kredi bekleyen, kıyak bekleyen insanlara “hakkınsa hakkını alacaksın ağam” mı diyecektir?
Veya köylüye çiftçiye “önce devlet sonra sizin çıkarlarınız” mı diyecektir?
Tabi ki “öylesi bir devlet olmalıyız ki diyor gönül, hukukun üstünlüğü ilkesinde yürüsün her bir şeyler. Hakçasına düzenler…”
Fakat biliyoruz ki ülke koşulları buna cevaz vermiyor! O zaman da haklı olarak Meclis Başkanı Sibel Siber “işlerin ağır aksak gittiğinden” şikâyet ediyor…
Mesela “Siyasi Partiler Seçim ve Halk Oylaması Yasasının” bir türlü geçmemesi “siyasi partileri” vekil transferleri de dahil, “kayda kuyda” bağlayacak “hukuki müeyyideler” getireceği içindir! Çünkü böylesi bir uygulama ile “hesap verme” dönemi başlayacaktır! Hangi siyasi partinin işine gelir ki böylesi bir yasa?
Öte yandan tarım ilaçlarını denetim altına almak ve uygulama konusunda “bilinç” yaratmak için “reçete ile satılmalıdırlar” teklifi de gerçekleşemiyormuş! Gerçekleşmez çünkü ziraatçıya yeni bir külfet yükletilecektir! Ki şu sıralarda tarımla uğraşan kesimler kuraklık nedeniyle alamadıkları tazminatlardan dolayı burunlarından soluyorlar! Bir de böylesi bir zorunluluk dayatılırsa köylüyü, çiftçiyi, hayvancıyı kim tutabilir ki yerinde! O zaman da ne olur? “Aman fincancı katırlarını ürkütmeyelim” olur!
Veya Teknecik Santralının değişmesi gerektiği halde “değişmeyen yakıtı” sorunu! Geciktiriliyorsa orada da vardır bir “şimdi zamanı değildir” hesabı!
KISACA: Bizim gibisi devletlerde “siyasi partiler” olarak ne iktidara yürüyen yolları açmak kolaydır ne de iktidar olduktan sonra “hukukun üstünlüğü ilkesinde” popülizm yapmadan, partizanlığa sapmadan ayakta durmak kolaydır!
**********
KISACA TAKILDIĞIMIZ: (BELEDİYE SEÇİMLERİNE “KABUL” DİYEREK Mİ KATILIYORLAR?)
Adaylar, belediye başkanlığı ile belediye meclis üyeliklerine “borcu, harcı, açmazları, ileride başlarını ağrıtacak çaresizlikleri” bilerek ve isteyerek mi katılmaktadırlar?
Mesela şu sıralarda açık ve seçik 28 Belediyenin 13’ü eğer Allah tarafından bir mucize gerçekleşmezse “borçlarını” ödeyemeyecek durumdalar. Ve bu belediyelere eskisi yenisi başkan ve meclis üyeleri olarak yeniden aday oluyorlar!”
Borcu bilerek! Belediye Başkanı olduklarında bu borcu ödeyemeyeceklerini de bilerek! Ödemek için bir “yerlerden” kredi kapmış da olsalar bu kez aldıkları krediyi ödeyemeyeceklerini bilerek!
Devletin borçlarını ödemek için yeterli katkıda bulunamayacaklarını bilerek!
Seçilmek için mevcut personele “kalıcısınız” vaatlerinde bulunduğundan tasarruf nedeniyle kimseleri işten durduramayacaklarını bilerek!
YANİ: Bu kadar büyük “bilinç” sahibi olup da yeniden belediye başkanı olmak için adaylığa soyunmanın, mutlaka diyoruz vardır bir hikmeti! Nedir acaba!
































