Havadis Gazetesi | Kıbrıs Haber
Köşe Yazarları

Yarattığımız Mağduriyetler ve İnşa Ettiğimiz Çaresizliğimiz

Normalimiz bu bence bizim. Öyle yenisi eskisi falan değil; her dönemin normali… Bu ara adet olduğu üzere yalpalamaya da hiç gerek yok. Dümdüz söyleyelim. İstediğimiz de, aldığımız da, alıp alabileceğimiz de bu. Sanki çok daha iyisine layıkmışız ancak başımıza bunlar gelmiş gibi bir mağduriyet üzerine konumlandırmayalım kendimizi. Yarattığımız sistemsizlik hepimizin işine gelirken, onu yok edip yerine sistem kurmak ne mümkün. Guduru bir düzende yuvarlanıp gitmek varken denetlenmek, sorgulanmak ve bedel ödemek işimize gelir mi? Sürekli bir başkasını işaret etmek varken “benim sorumlusu, durum böyleyken böyle” demek, kendi yaşam pratiğimizde mümkün değilse, bunu siyasi erkten beklemek de gereksiz bir zaman kaybından öteye gidemiyor işte…

Yaklaşık 1 haftadır aynı konu etrafında sürüklenip duruyoruz. Uğruna UBP’nin bir bakanını “feda” ettiği, neresinden tutsak elimizde kalan o skandal hakkında ise cevap bekleyen soruların tamamı, yerli yerinde duruyor. Ne olduğunu anlamadığımız gibi, ne olduğunu bize anlatması gerekenlerin tümü de; o kabine toplantısında afyonlanmış ve olup biten bir sis bulutu içinde cereyan etmiş gibi açıklamalar yapmayı sürdürüyor.

Suçlu Bulmaca…

Tam 5 gün boyunca bu konuyu konuştuk. Nasıl olur anlamaya çalıştık. Bir  özel uçak Ercan’a indi ve kendi belirlediği kuralları hiçe sayarak, ne karantina ne de gümrük uyguladı hükümet. Kimdi sorumlu bilemedik. Aslında ya hepsi idi yanıt ya da belki hiç biri. Olup bitenin gerçek sorumlusu bizdik belli ki. Tüm bunlar olurken, sadece görevden alınacak bakanı “yedirmeyiz” demek için sokağa çıktığımızdan; vekil seçerken “bölgelimdir; işimi daha iyi halleder” hesabı güttüğümüzden; defalarca bu yapıyı sorgulayıp sandığa gittiğimizde yine benzer reflekslerle oy verdiğimizden; her olmamışlığımız için kendimiz harici bir başka sorumlu bulma çabamızdan, “temiz siyaset” diyerek öncekileri reddedip ideali yaratacağını söyleyenlere verdiğimiz krediden… Özetle bu sistemin bozulmadan devamı için çaktığımız her bir çividen her birimiz sorumluyuz.

Bunca hengameden sonra bir bakanın koltuğu gitti, koalisyon hükümeti içindeki dengeler irdelendi, seçim kaygıları nedeniyle bazı konular belli ki sineye çekildi, bir vekil, görevli olduğu dönemdeki iddialar dokunulmazlığına malolan bakanlığa bakan yapılmak istendi. Şimdi bunları yazarken bile durumun ne denli sürreal olduğuna ve tüm bunları normalleştirmemize şaşarak yutkunuyorum. Çünkü hem eski hem de yeni normalde başka bir skandala kadar bunları da unutup gideceğimizi biliyorum. Zaten hafta sonuna girerken koltuğundan alınmak istenen bir diğer bakanın, bundan sonra parti içinde yapacağı muhalefeti konuşmaya başladık bile. Bu nedenle, Cumhurbaşkanlığı seçimiyle birlikte bir de hükümeti belirleyecek seçim yapalım çağrılarının, bizi içinde bulunduğumuz durumdan daha farklı bir yere götüremeyeceğini düşünüyorum. Önünde sonunda bu basiretsiz çarkın içinde debelenip yeni suçluları parmakla göstereceğimiz bir noktaya ulaşacağız.

Oysa bizim geçtiğimiz hafta odaklanmamız gereken iki konu vardı. Bundalardan biri, Pazartesi açıklanması gereken ve her eylem yapanın ağzına bal çalınan ikinci ekonomik paket, diğeri ise 1 Temmuz itibariyle karantinasız yolcu kabul edeceğimiz Türkiye’de Covid-19’un seyri konusundaki son gelişmelerdi.

Yine yarattığımız bu düzen kamu ile özel sektörün arasındaki makası giderek açarken; ekonomi çarklarının biraz olsun dönmesi için reel sektörün beklentileri, yeniden açılma sürecinden önce ya da bugün dahi karşılanmadığından, diyebiliriz ki bunlar halen iyi günlerimiz. Başlı başına bir  yazının konusu olacak ekonomiyi şimdilik burada bırakayım.

Gelelim ikinci konuya… 1 Temmuz’dan sonrasına dair çoğumuzun aklında kötü senaryolar var. TTB Merkez Konseyi Başkanı Prof. Dr. Sinan Adıyaman’ın açıklamaları bu noktada dikkat çekiyor, kaygılarımızı da haklı çıkarıyor. Dünya Sağlık Örgütü’nün tüm ülkelere geçerli test sayılarını artırmaları yönünde çağrılarını sıklaştırdığı bir dönemde, Adıyaman’a göre Türkiye Sağlık Bakanlığı
uyguladığı testleri azaltacak ve bu şekilde 1 Haziran’dan itibaren önlemlerin gevşemesiyle vaka sayısı yeniden yükselişe geçmiş olsa da; kriterler kısıtlandığından azalan testler, daha düşük vaka sayılarının açıklanmasına neden olacak. Yani Adıyaman’ın söylediği yol izlenirse Türkiye’de vaka sayıları artarken; düşermiş algısı yaratılmış olacak. Türkiye’nin süreci nasıl yönettiği bu yazının konusu değil; neticede her ne kadar orada yaşayanlar tarafından belli nedenlerle eleştirilse de, bizimkinin 2-3 ışık yılı ötesinde sağlık alt yapısı ve personeli var. Benim merakım; ülkeye giriş koşullarını belirlerken, ilk kategoriye dahil ettiğimiz, yani karantinasız giriş öngördüğümüz Türkiye’de olup biten bu gelişmeleri, bizlerin takip ettiği gibi Bilim Kurulu’nun saygıdeğer üyeleri de takip ediyorlar mı? Ediyorlarsa ne düşünüyorlar? Bizler gibi kaygılanıyorlarsa, bu kaygılarını karar alıcılarla paylaşıyorlar mı? 1 Temmuz’a sayılı günler kala Bilim Kurulu’ndan bu süreçte hiç görmediğimiz düzenli ve şeffaf açıklamaları en azından hepimizi bu denli ilgilendiren önemli bir konuda duymak isterim doğrusu…

“Öz Hakiki Kıbrıslı”nın Irkçılık ile İmtihanı

Nüfus aktarımı ve bir entegrasyon programı uygulanmayışı, sosyal adalet anlayışından yoksun ekonomik düzen, ranta dayalı anlayış, sürekli Ankara’dan gelecek ağabey ile korkutulma durumu… Pek çok sebebi alt alta sıralayabilirim bu coğrafyada kendini solda tanımlayanların, bir taraftan mikro milliyetçilikle de bıçak sırtı ilişkileri olduğu gerçeğini anlatırken. Kültürünün yanıbaşındaki bir
başka kültür tarafından domine edildiğini hissetmek de, bu etkiyi azaltmak için pozisyon almak da son derece anlaşılabilecekken; bunu yaparken evrensel bağlamda eleştirebileceği referanslar verebiliyor pek çok aydının entelektüelin de aralarında bulunduğu isim. Bu konuda eleştiri yaptığım için daha önce müteaddit defalar farklı şekillerde yaftalandığım olmuştu. Yani alışığım. Ancak
vatandaşlık değil yurttaşlık kavramını önemsediğimi ve aidiyetlerle alakalı sıkıntım olduğunu daha önce bu köşeye taşıdığımdan (https://www.havadiskibris.com/sahi-nerelisin/ ); şimdi yazacaklarımı önyargıdan bağımsız değerlendirmeniz, minik bir ricam olsun…

Pandemi sürecinin pek çok yan etkisi oldu toplumlar üzerinde. Kamu sağlık sisteminden sosyal adalet kavramına pek çok konu, ülkelerin iç dinamikleri çerçevesinde tartışıldı ve tartışılacak. Birleşik Devletler’de kurumsallaşmış ırkçılığın daha görünür olduğu son polis cinayeti ile başlayan protestolar Avrupa’da da geniş katılımla gerçekleşti. Ülkemizdeki üniversitelerin yıllardır önemli pazarı olan Afrika ülkelerinden gelen öğrenciler de, yaşadıkları ayrımcı ve ırkçı tecrübeleri paylaşıp ses verdikleri eylemler yaptı bu dönemde. Pandemi süreci öncesi hem dilde hem de pratikte pek çok ayrımcı uygulamayla karşılaşan gençlerin bir bölümü, ülkelerine dönemeyerek ekonomik anlamda da
ciddi mağduriyet yaşıyor. Arkasından “Arap” diye bağırıp, nasılsa Türkçe anlamaz düşüncesiyle“bunlar da bir tuhaf kokuyor” diyerek gözlerinin içine baka baka çekiştirdiğimiz öğrencilerin birliği olan VOIS Cyprus’un liderliğini de üstlenen Emmanuel Achiri, geçtiğimiz gün dikkat çeken bir açıklama yaptı. Afrika Gazetesi’nin logosunda yer alan maymunun, temsil ettiği kesim için ifade ettiği anlama dikkat çeken Achiri; özellikle sahip olduğu ideoloji nedeniyle bu eleştireye kulak vereceğini de düşündüğünden olsa gerek; gazetenin genel yayın yönetmenine seslendi, logosunu değiştirme çağrısı yaptı. Ancak olumlu yanıt almak bir yana, bu tutum nedeniyle kendilerini dava edeceği karşılığını alınca konu başka bir boyuta taşındı. Davanın açılmasından vaz geçilmiş gibi görünse de, konu tartışmaya açıldığından beri, dünyaya belli bir pencereden bakan entellektüel ve aydın kesim ikiye bölündü. Karikatür krizi sonrası hedef gösterilen ve saldırıya uğrayan gazeteye destek veren pek çok ismin de aralarında bulunduğu kimseler, gazete yönetiminin bu tutumunu sorguladıkları için sert eleştiriler aldı. Üstelik, gazete eleştirilere faşizm referansı üzerinden cevap verirken, ödenen bedeller hatırlatıldı bir bir. Üst perdeden “siz de kimsiniz be ama” havası estirilen o açıklamalarda, özeleştiri yapmak bir yana, yaratılan mağduriyet anlayışı üzerinden haklılığı inşaa çabasına girildi. Oysa bu ülkede artık eskisine göre daha farklı insanlar yaşıyor ve farklı kültürler karışıyor yaşamlarımıza. Bununla birlikte artık evrensel değerleri kapsayan söylemler geliştirmek gerekiyor. Aksi halde ne yazık ki dogmatik referanslarla verdiğimiz tepkiler tam de eleştirdiğimiz kesimlerin vereceği türden refleksleri hatırlatıyor.

B.k Kokusu Vururken İnceden

Yılın belli zamanları hep aynı b.k kokusu özellikle Lefkoşa’nın üzerine çöküyor. Değil dışarıda oturmak, cam kapı açmak bile mide bulantısına neden oluyor. Bu yıl Güney’de de gündem oldu, nereden geliyor bu koku diye araştırıyor garipler. Bize sorsalar hep bir ağızdan söyleriz. Kokuya neden olan hayvan dışkılarının sağlık ve sosyal anlamdaki olumsuz etkileri yanında etik
boyutu hiç kimsenin umurunda değil. Kokudan rahatsız olanların, bunun talep ettikleri beslenme alışkanlığının sonucu olduğu gerçeği ile yüzleşmesini beklemek güzel bir düş olurdu. Hayvancılık sektörü, insan tahakkümü ya da endüstriyel hayvancılığın yol açtığı tahribat üzerinden bu durum çok yönlü irdelenebilir; önerimdir. Ancak herkesin bilip kimsenin bir şey yapmama hali de ne yazık ki kelimelerdir yazdığım, tercih ettiğimiz mağduriyet düzeni ve onun üzerine inşa ettiğimiz çaresizliğimizin ironik bir dışa vurumu gibi… Susup örttükçe biz üzerini, paçamızdan akan tüm anomalilerin birleşimi, tam da şu an yazıyı bitirirken burnuma çalınan b.ok kokusu gibi…