YARALI TOPRAKLARIMIZDAKİ HEYKELLER - Havadis Gazetesi | Kıbrıs Haber
Köşe Yazarları

YARALI TOPRAKLARIMIZDAKİ HEYKELLER

Profesör Nico Carpentier‘in ÇATIŞMANIN AYNASI adlı sergisinin açılışı münasebetiyle Takis Hacidimitriu’nun (Takis Hadjidemetriou) yaptığı konuşmanın çevirisidir. 15 Nisan günü Dayanışma Evi’nde yapılan konuşma metnini ben 16 Nisan günü Takis Hacidimitriu’nun Facebook sayfasından aldım.

XXXXX


Önce sergi ve sergiyi düzenleyen şahıs hakkında birkaç söz:

Sergi, dikilen anıt ve heykelleri betimleyen 93 tane fotoğraftan oluşmakta. Her iki tarafta da anıt ve heykellerin birbirine ne denli çok benzediğini vurgulamaya ve bunların çoğunlukla milliyetçiliği beslediğini göstermeye çalışmaktadır. Tanıtım bülteninde serginin amacı şöyle tarif edilmekte: Sergiyi izleyen birinin, “öteki”nin sanıldığı kadar farklı olmadığının bilincine varmasına katkı yapmak.

Segiyi düzenleyen Nico Carpentier, Prag’ın Charles Üniversitesi’nde Olağanüstü profesör, Brüksel’in Free University’de (Özgür Üniversite) yarı zamanlı doçent olarak çalışmaktadır. Ayrıca Loughborough üniversitesi ile Kıbrıs Teknik Üniversitesi’nde araştırma görevlisidir.

Sözü Takis’e bırakalım.

XXXXX

“Ben 1950’lerden günümüze kadar Kıbrıs’ı sarsan her olayı en yoğun şekilde yaşayan bir kuşağa ait bir kişiyim.

İnsanlarla ve olaylarla bağlantım olmuştur.

Sonra o dönem hakkında yazılmış her şeyi okudum. Ayrıca yakından tanıdığım insanların heykellerinin dikildiğini gördüm.

Anıtlar ki ölüm demekti. Heykellerin çoğu ellerinde silah taşıyorlardı ve yazılan metinler efsanelerle doluydu.

Her anıtın açılış töreni, hükümet yetkililerinin katılımıyla, bandolarla, yürek hoplatan nutuklarla ve büyük bir siyasi etkinlikle gerçekleştirilir. Anıtlar ki mutlak anlamda milliyetçilikle özdeşleşirler ve ölümü görkemleştirirler.

Tören biter bitmez, etkinliğin başarılı geçtiğinden memnun kalan yetkililer refakatçileriyle birlikte ayrılırlar ve kalabalıklar dağılır. Heykel orada tek başına ve sessiz sedasız kalakalır. Başkaları onun adına konuşurlar. Aslında kendi görüşlerini dile getirirler. Kendi siyasi seçimlerini haklı çıkarmak, hatalarını ve sorumluluklarını örtmek için o heykeli kullanırlar.

Heykelin görkemli geçmişine dönüş yapmak, geride kalanlara dokunulmazlık ve güvenlik sağlar. Eski düşmanlıkların sürdürülmesi, hatta yeni mezarların kazılmasına yol açılması, politikacıların hiç umurunda değil. Heykel dikmek, bir ölüyü bir çukura atıp onu ebedi uykusuna yatırmanın en acısız yoludur. Hayatta kalan liderler ise şan ve şöhrete kendileri sahip çıkar ve halk kitleleri arasında onu üretilen mitlerle sürekli olarak pekiştirirler.

İnanılması zor daha başka şeyler de vuku bulur: Grivas Diğenis’in emriyle öldürülen yoldaşları için katillerin övücü sözler kullanarak nutuk sallamaları; bunun yanı sıra, EOKA B tarafından soğukkanlılıkla öldürülen bir demokrasi savaşçısının anma törenlerinde aşırı sağcıların onu öven konuşmalarını dinlemek. Ve katledilen kişinin büstünün orada hiç ses çıkaramaması, onları protesto edememesi veya onları oradan kovalayamaması gibi.

Ne var ki heykellerin sessizlik durumu sonsuz olamaz. Kaybedilen kişinin üzüntüsünü ve yalnızlığını çeken dostları ve akrabaları vardır. Onlar heykelin iletebileceği şeylerden çok daha fazlasını biliyorlar. Liderleri tanıyorlar ve onların davranışları ve verdikleri emirlerin kendilerini nasıl yaraladığını biliyorlar. Kendileri, bunları anlatmaya fırsat bulamadılar.

Sayıları az olsa da bölünmeyi ve çatışmayı körüklemeyen, kapsayıcı ve ilerici bir bilinci yansıtan yaklaşımların olduğu da bir vakıadır. Bunlar bir kenara itilir çünkü nutuk atanların işine gelmiyor.

Kiriyakos Matsis, mezar ve anıtın ötesinde bize “herkesin hakkı vardır” mesajını da bıraktı ve şöyle devam etti: “Bu nedenle bu topraklarda Türklerin, Rumların, Yahudilerin veya başkalarının yaşıyor olması hiç umurumda değil. … Yeter ki o toprakların üzerinde yaşayanlar, onları terleriyle sulasınlar ve o topraklar üzerinde kendi kendini özgürce yöneten insanlar yürüsün”. Heykelinin ölümün kutlanması anlamına gelmemesi ve heykelin elinde silah bulunmaması tesadüf değildir.

Her kahramanın heykelinin arkasında bir aile vardır. Törenler, resmi ve dini anma törenleri ve retorikler sona erdiğinde, sahne ışıkları söndüğünde ve kalabalıklar dağıldıktan sonra ebeveynlerinin, kardeşlerinin ve akrabalarının ne düşündüğünü kim umursar veya öğrenmek için kim çaba sarf eder? Bunlar,  hiçbir haber bülteninde veya resmi duyuruda dile getirilmez. Ancak kahramanımızın yakınlarıyla konuştuğunuz zaman onların samimi duygu ve düşüncelerini öğrenebilirsiniz. Hatta o dönemin edebi eserlerinde daha fazlasını da bulabilirsiniz. 1961 yılında yazılan “Mnimîo – Anıt” adlı kısa öykü, bir heykelin şaşaalı bir törenle açılışından sonra, bizi kahramanın evine götürür.

Baba eve dönmekte. Yolda onu durdururlar elini sıkarlar ve kendisini tebrik ederler. Baba “ürperir. Adımlarını çabuklaştırır. Sırtına tonlarca yük binmiş gibi bacakları ağırlaşır […] Bir an önce evine ulaşmak için ağırlaşmış bedenini sürükler”. Evde törene katılmayan diğer çocukları kendisini beklemektedirler. Özür diler gibi onlara şöyle der:

– Son yıllarında yanı başımda değildi… Bana bir şey sormazdı… Aldığı kararlarda beni hesaba katmazdı. Gençlik coşkusu onu baştan çıkarıp sürükledi.

En büyük oğlu şu cevabı verdi:

– Diyelim ki sen haklısın ve dediğin doğrudur. […] Ah babacığım, bunca yıldır ona gösterdiğin yolun, onu doğrudan fedakâr biri olmaya ittiğini görmüyor musun? Olumlu fedakârlığa hayır demem… Peki, şimdi hayatının karşılığı ne oldu? Hayatını kaybetmeye değer miydi?

Böyle bir soru, anıtın kahramanını onurlandırmak için toplanan yetkililerin hiçbiri tarafından sorulmayacaktır.

Gene de soru boşlukta asılı duruyor: Canını feda etmeye değer miydi?

 

 

Web tasarım ve geliştirme : Baba Bilgisayar