Havadis Gazetesi | Kıbrıs Haber
Köşe Yazarları

YANLIŞ UYGULAMALARLA GEÇEN YILLAR!

1974’den önce ve İngiliz sömürge döneminde, adanın ortasındaki Lefkoşa  yine  başkentti. Kıyılarındaki   Mağusa, Larnaka, Limasol, Baf  ve  Girne  de yine  “kaymakamlıklar” mertebesindeki ilçe merkezleriydi..      İngiliz döneminde oluşturulan bu siyasi, idari ve bürokratik hiyarerşiyi,  1974’den sonra da bu kez biz Kuzey’deki “idari yapılanmamızla” devam ettirdikti.

YANİ ne “sil baştan” yeni bir “idari düzen” kurduktu ne de Kuzey’de kalan Lefkoşa ile Mağusa ve Girne’nin statüsünü bozdukdu.. Fakat nereye kadar?

SiYASİ partilileşmeler  ve buna bağlı olarak sürekli seçimler sonucunda bu   “bürokratik hiyarerşiyle düzeni bozana kadar!” Bir başka ifadeyle Devlet olana kadar!

Şöyle ki Devlet olduktan sonra “işe göre insanlar değil, insanlara göre uydurulan yada ihdas edilen mevkiler oluşturulana kadar!..

***                                                 YANİ ne yapıldı? Bürokrasi sürekli kabartıldı, kadrolar artırıldı. Her siyasi parti iktidarları yada siyasi partiler koalisyonlarıyla sık sık gidip gelen hükümetlerle birlikte söz konusu “devlet organlarını” oluşturan yönetim kadroları da birlikte gitti yerlerine yenileri geldi!                                                                                       Tutun ki memlekette okumuş yazmış kaç kişi varsa hepsi de bir şekilde “kamu görevlisi olarak devletin kaymağını yaladı!”

DAHA çok “yalasınlar” diye de (gerçekte ve sözde Devlet kademelerindeki kamu görevlilerinin sayılarını azaltma amacında)  “erken emeklilik” gibilerinden komedi türünden yasalar çıkardılardı!                                          NİTEKİM bir yandan gencecik kamu görevlisi insanlar “emeklilik ikramiye ve parası” hesaplarınyla  emekliye ayrılırlarken, öte yandan toplumun büyük kesimi için en ehven ve güvenli “iş” de devlet kapısı oldu.. Ki devletin bir dairesinde ayak işlerini yapmak   bile  mazhariyet sayıldı!

TABİ UNUTMADAN YAZAYIM: Yine de “Kuzey’i ne bir “Merkezden” ne mevcut “Kaymakamlıklarla yönetemediğimizden  yeni “Kaymakamlıklar” oluşturdukdu!                                                                          Ve her   sonrasında da Kaymakamları emekliye sevk edip yerlerine yenilerini istihdam ettik  ki adına düzen dediğimiz bu uygulama hâlâ devam etmekte!..

TABİ “Müşavirler ordusundan, emekliye ayrılanlardan” hiç söz etmeme gerek yoktur, söz konusu o “yara” hâlâ kanamaktadır ve bu toplumu yönetirim diyen siyasilerimizin  yüz karasıdır!

***                                                ŞİMDİ YİNE  YAKINIYORUZ! Çünkü memleketi bir yandan “emekli kamu görevlileri ordusu” ile doldururken, öte yandan hâlâ geldiği gibi devam eden bürokratik düzenle her hükümetin kendi kadrolarını oluşturma çabalarında KTTC “kamu görevlileri” cenneti haline getirildi! Tabi ki söz konusu Devletin bekası ve işlerliğiyle sağlığı olduğunda o “cennet” lafı sadece acı bir espri olur çünkü aslında Devleti cehennem haline getirdiler!

***

YAPISAL KUSURLARIMIZ: Balık baştan kokuyorsa tutun ki biz “devleti” oluşturup çalıştırırken işte  böyle abuk sabuk kararlar ve uygulamalarla kokuttuk!

Ki  şimdi de “milletçe Devlet dairelerinde carta çekerken “kalifiye işçi yokluğundan” yakınıyoruz!        ÇÜNKÜ  artık narenciye bahçelerindeki portakalların hasadını TC’den gelen işçilere yaptırıyoruz. Keza zeytini de!

Büyük Küçükbaş Hayvanlarımıza TC’den gelen “çobanlar” bakıyor!

EKİLİP biçilmeyi bekleyen topraklar boş kalıyor çünkü ekip biçecek, toprakla uğraşacak bir gençlik yetiştiremedik.

Genç insanlarımıza toprağı sevdiremedik.. Hatta ağacı bile!

DENECEK ki “abartmıyor musun?” Öyleyse çok basit bir örnek vereyim: “Çevre kirliğinden yakınan yine bizler değil miyiz?”                                                                  Bu konuda açılmadık kampanyalar yapılmadık uyarılar kalmadı!  Ne var ki ne zaman “çevremizi temiz tutalım” denmişse inadına tutumda   topraklarımızı, ormanlarımızı, mesire yerlerimizi, parkları   kirletmek adeta ulusal hasletimiz oldu!                                        Toprağını ağacını doğasını seven insan, sonra dönüp o sevdiğini söylediği “güzellikleri”   böyle pisleştirip içine eder mi?.. Geçiyor ve bir başka soruna geliyorum.                                                                                                                    ***                                                 EVET BU ÜLKEDE KALİFİYE insan sıkıntısı vardır. Daha önce de yeri geldikçe kaç kez yazıp hatırlattımı bilmiyorum.  Ki hep sordumdu:

Bu ülkede neden “Sanat Meslek okulları” açıldı? Ki işlevsel özelliklerinden dolayı parasal giderleri her halde Devlet bütçesinde önemli bir yer tutar.                   Çünkü araç gereçleri,  makineleri tezgâhlarıyla çalışırlar.. Yani düz liseler gibi “kalem defterden, kitaptan ibaret değiller..”

Buna karşın bu ülkede bu  okullardan mezun olan gençleri bile devlet dairelerinde memur yaptılar!

VE şimdilerde ne diyor ülkedeki işverenler? Kalifiye işçi sıkıntısı çekiyoruz..”

Çekilecek tabi. Çünkü bu ülkede “işçi” kelimesi bile “ayıp” sayılacak bir sınıfsal hiyarerşiye itildi! “Sanat ve zanaat karın doyurmayan boş işler olarak  damgalandı! Oysa ve asıl alın teriyle ıslanmış helal parayı bu kesimde çalışan insanlar kazanıyorlar…                                                                                  ***

ÇOK KISACA DEVLETSEL kapasitemizi boyumuza posumuza göre değil.. Gücümüze, mevcut olanaklarımıza göre de değil.. Çapımızı aşacak “lüküs hayatlara” göre oluşturduk..

ÖYLE olmasaydı zırt pırt hükümet devirip hükümet kurmaz, seçimden seçime koşturmaz, her iki ayda bir para istemek için Ankara yollarına düşmez, havada sinek uçsa vızıltısından bilumum emtiaya zam üzerine zam basmaz, zeytini portakalı dalında bırakmak zorunda kalmaz, kalifiye işçi sıkıntısı da çekmezdik…

NEYSE ki tüm açmazlarımıza karşın toplumca hâlâ ayaktayız, ölmedik! Ve hâlâ “gelecekleri kucaklayacak, kalkınıp kalkındıracak kadar da “akıllı bir potansiyele” sahibiz… Tek umudumuz ve tesellimiz de bu olmakta!