Havadis Gazetesi | Kıbrıs Haber
Köşe Yazarları

“YA SABIR DİYEREK MÜZAKERELERİN BAŞLAMASINI BEKLEYELİM”

Dünkü “Köşemde” Eroğlu ile Anastasiadis’in “nasıl bir çözüm gözlediklerini anlatmaya çalıştıydım…
Dün Sn. Eroğlu İş Adamları Derneği Başkanı Metin Şadi’yi kabulünü fırsat olarak kullanıp, Anastasiadis’le olagelen görüşmesi konusunda bazı açıklamalar daha yaptıydı… Çoğu bilinmesine karşılık anlaşmazlık konularını yeniden hatırlarken de öncelikle şunu vurgulamıştı: “Görüşmede düşündüğümüz sonucu aldık diyemem. Ama birbirimizi anlama bakımından iyi bir görüşme oldu…” Benim aklıma ise şu soru takıldı:
“Umut ettikleri neydi ki düşündükleri sonuca varamadılardı? Dolayısıyla birbirlerini bu görüşme ile nasıl daha iyi anladılardı?
O zaman gelin Eroğlu’nun açıklamalarına çok kısaca bir daha bakalım:
*Ortak açıklama düşüncesini Rum tarafı ortaya attı… Oysa Türk tarafı BM’ler heyetinin ilk yaptığı “ortak metni” kabul etmişti. Zaten Rum tarafı bu metni reddettiği içindir ki 2 buçuk aydan beridir kâğıtlar gidip gelmektedir!
*Benim önerim hiçbir ortak açıklama olmadan müzakerelere başlamamızdır. Zaten “Yönetim ve Güç Paylaşımı” içinde onların bütün istedikleri vardır.
*Bu müzakere masasında al-ver ile halledilecek bir konudur. Müzakere masasına oturmadan Rumların istediğini kabul edersek masada ne yapacağız?
Maraş konusuna da değinen Eroğlu geçmişte görüşüldüğünü hatırlatarak şunları söyledi: “Bu kadar yıldan sonra geldi Maraş’ı istiyor. Mağusa Limanı’nı hatta Türkiye’deki limanların bir ek protokolle açılmasını istiyor! Bu konuda da şu anda bir yere varmak mümkün görünmüyor. Biz yine de iyi niyetimizi devam ettiriyoruz. Görüşme masasına oturursak karşılıklı al-verlerle bir yere varabilme düşüncesi hakimdir ama Anastasiadis’i müzakere masasına çekemiyoruz. Bütün sıkıntı buradadır…”
BU AÇIKLAMALARDAN NE ANLADIK: Dün dedik ki eninde sonunda Anastasiadis’i masaya oturtacaklar ama zaman geçiyor… Tabii bu geçen zamanın KKTC’nin lehine olduğunu söylemek mümkün değildir. Ha söyleyebilirdik eğer “varsın Anastasiadis istediği kadar muzırlık yapsın, biz keyfimize bakarız” diyebilecek bir toplumsal yapıya sahip olsaydık. Oysa resmen sıkboğaz olmaktayız!
Buna karşılık tabi ki Anastasiadis’in şartlarını kabul ederek masaya oturmak da resmen adamın istediklerini kabul etmek olacaktır, Eroğlu’nun da söylediğince “o zaman neyi görüşeceğiz ki?” Sonuçta Bir süre daha “ya sabır diyerek tespih tanelerini çekmeye devam edeceğiz…”
     **********    

   BİR BAŞKA BOYUTU İLE MÜŞAVİRLER KONUSU
Eski İçişleri Bakanlığı müsteşarlarından Ali Alnar’ın adını yazmadan “Müşavirler konusuna” devam edecektim ama olmadı…
Çünkü telefonda konuşurken yerden göğe hak verdiğim bir lafı olduydu,  utandım. Olay şuydu: Dünkü “Köşemde” “Müşavirler” konusundaki yazımın başlığını “Müşavirler bir kez daha ödüllendirildiler” diye atmıştım.  Sözde espri yapacak, bir yandan da gerçekte “üçlü kararnameler tutsakları” haline gelmiş bu üst kademe yöneticilerimizin kızağa çekilip dondurulmalarına karşın, bu kez de  “hiç olmadı” dediğim milletvekillerine yamalanmaları kararını tefe koyup çalacaktım…
Ali Alnar fiyakamı, “ne ödülü, bize hakaret ediyorlar” diye bozdu! Haklıydı… ÇÜNKÜ:  Başından beri yapılan bir yanlışa bir yanlış daha eklendi. Üstelik bu kez “ahlâki” yönden de vicdanları sızlattı. Çünkü çoktan beridir kamu oyunda çalışmadan maaşlarını alan “üçlü kararnameler kurbanları” bizzat devletin yasalardaki hatalarının yeni bir uygulamasıyla bir daha mağdur duruma düşürüldüler…
SORUN ESKİDİR: Devlet olduk dendi “üçlü kararnamelerle “Danışmanlar, Müsteşarlar, Müdürler” uygulamaları devreye sokuldu… Fakat gelip giden ve son zamanlarda sürekli yer değiştiren iktidarların kendi kadrolarını oluştururlarken doğal olarak kendi tercihlerini kullanacakları hiç düşünülmedi! 
Nitekim Soyer’li CTP’den iktidarı devralan UBP göreve geldikte kendi Müşavirlerini, CTP’li müşavirleri kızağa çekerek kadroladıydı… Fakat son seçimde bu kez İktidarı yeniden UBP’den devralan CTP-BG ve DP-UG oluverince, yeni kadrolamalar ahkâmlarında dolayısıyla UBP’li müşavirler kızağa çekildi, yerlerine CTP’li DP-UG’li müşavirler atandı…
Ne var ki yıllardır kamuoyunun “ne olacaktır şu görevden alındığı halde çalışmadan maaşlarını çekmeye devam eden müşavirlerin durumu” sorusuna cevap veremeyen hükümet, bu kez kalktı yıllardır süregelen yanlışın üzerine bir yanlış daha ulayarak,  “işte çözüm” dedi! “Dondurulan müşavirler milletvekillerine danışmanlık yapacaklarmış!”       Olayın etik yönünü geçtik ama bu karar bir yanlışa daha imza attı. Şöyle ki CTP iktidar olduğu halde UBP hükümeti döneminden beridir dondurulmuş durumda olan  CTP’li on dört müşaviri  yeni kadrolamalarda dışta bıraktı! Oysa artık “tasarrufun” da büyük önem taşıdığı gerçeklerde bu kızağa çekilmiş CTP’li müşavirlerin maaşlarını almaya devam ederken kadrolanmaları beklenirdi ki hani Sn. Siber’in de vurguladığınca “bilgi ve becerilerinden de yararlanılsındı. Oysa ne dendi? “Gidin milletvekillerine danışman olun!”
ALNAR NE DEDİ. Bir siyasi partinin devlete yansımayan bünyesindeki sorunlar beni hiç ilgilendirmez. Fakat yıllardır, “iktidarlar gelir giderler devletin bürokrasisi ise kalıcıdır. Asıl devleti çekip götürecek bu kalıcı bürokrasidir” derken, tabi ki uzun yıllar İçişleri Bakanlığı’nın müsteşarlığını yapmış Ali Alnar’ın söyledikleri benim için önemlidir: Çok kısaca aktarayım:
*Müşavirlikler derhal ve behemehal kaldırılmalı…
*Eğer devam ettirilecekse mevzuatta yapılacak değişikliklerle daha az sayıda fakat etkin ve yetkin kişilerden, tutun ki “akil insanlardan” oluşan fakat yasal olarak bağlayıcılığı da olacak düzeyde bir danışmanlık müessesi oluşturulmalı…
*Alnar, “onca yıllık deneyim ve tecrübeleri”  gibi iltifatlara karşın, Müşavirlere reva görülen son görevlendirmeleri üzüntü ile karşılarken bir yandan da “bu konuda kendilerine hiç danışılmadığını, görüşlerinin alınmadığını”  da özellikle vurguluyor…
Ve “hayret” diyorum! Görevleri bizzat “danışmanlık” olan insanlara, “Milletvekillerine yamalanma görevleri dayatılırken hiç danışılmamış!”      

**********       

YA “BİZİM MAĞUSA” NE OLACAK?
Medyaya da açıklamalarının yapıldığınca,  Mağusa İnisiyatifi ile Güney’deki ayni görüşü paylaşan aktivistler bu kez “iki toplumlu Mağusa İnisiyatifini” oluşturdular. 
Önceleri “Mağusa Limanı’nın AB ülkelerine açılmasına karşılık Maraş’ın iadesi” ile gündeme gelen Mağusa İnisiyatifi’nin çabaları bugüne kadar sonuç vermemesi bir yana üstelik siyasi sorunun da şerrine uğrayarak kadük duruma geldi… (Oysa limanın Avrupa’ya açılması karşılığında Maraş’ın iadesi tutun ki bizim için büyük kazanım olacaktı. Anastasiadis mandepsiye basmadı!)
Ne var ki Mağusa İnisiyatifi’nin bazı görüşlerine katılmasak da sonuçta “her şey Mağusa için” diyerek sürdürdükleri çabalarına saygı duyuyoruz… Son girişimleri de Güney’de kökleri Mağusalı olan yahut Mağusa ile ilgili olan kişilerle oluşturdukları “İki Toplumlu Mağusa İnisiyatifi” oldu…
Bu konuda Dr. Okan Dağlı “Maraş’ın ve Mağusa’nın yarınların kentleri olması hedefinde çalışıyoruz” diyor… Güzel hedef! Nihai çözümde Maraş zaten sahiplerine iade edilecektir ki neden bugünden geleceğin kenti olarak projelendirilmesin…
FAKAT: Benim gailem Maraş” değil… Nitekim Okan Dağlı ile konuşurken soruyorum: “Ya benim, senin, hepimizin Mağusa’sı ne olacak? Bu kenti nasıl adam edeceğiz? Nitekim Rum daha şimdiden planlar, fotoğraflar, projelerle o geleceğin Maraş’ını medyaya servis ediyor, “iade edilirse yıkıp işte böylesi bir kent yaratacağız” diyor…  Marinası, yeni turist otelleri ile…
Pekala Surlar içinden limanından DAÜ’ye, oradan Salamis’e doğru uzanırken “perişanlığıyla pejmürdeliğin” çaresizliğini sergileyen “bizim Mağusamızı” ne yapacağız?
Şimdi şöyle mi desek? “Belki bir gün şu Mağusa İnisiyatifi ile Güney İnisiyatifi girişimleri sonucunda,  o Maraş yeniden oluşurken, “komşuda pişer bize de düşer” kabilinden Mağusamızı da mamur bir belde haline sokarlar!” Ayıp olmayacak mı?  Oysa umurlarda bile değil! İşte fecaat da burada!