Köşe Yazarları

VE KAMPANYA BAŞLADI!

(İŞTE Sn. AKINCI’NIN SEÇİM BEYANI!)






Anayasal yetkisizlikle” Devleti temsil eden en yüce makam olmak, ayni zamanda şu anlama da gelir: “Sembolik!”

Nitekim İngiltere kraliçesi de İngiltere’nin “Krallık” gibi en geleneksel ve saygın makamıdır ama devleti yöneten seçimle iş başına getirilmiş “Başbakanlı, Bakanlı, Parlamentolu Hükümetleridir.”

Kıbrıs Türk Halkının da “Devleti temsil eden” en yukarıdaki Cumhurbaşkanlığıdır ama Devleti yöneten siyasi partiler hiyerarşisindeki “Başbakanlı hükümetleridir.”

İŞTE Nisan’daki Cumhurbaşkanlığı seçimlerine önce bu gerçekle katılacağız.

Zaten seçim kampanyaları da “yasaklarıyla” birlikte başladı bile.

NİTEKİM şimdilerde elimde Sn. Akıncı’nın önsözü ile hazırlanmış 2015 Cumhurbaşkanlığı seçimlerine atıfta bulunan “seçim bildirgesi” vardır. “Bu belge” diyor Sn. Akıncı, “halkımızla karşılıklı güven ve kararlılığımızın eseridir.”

Ve tabi beş yıl süresince Anastasiadis ile sürdürdüğü Kıbrıs siyasi sorununa yönelik çözüm arayışlarının kronolojik hatırlatmalarını yaparken… Makamının elverdiğince KKTC’nin sosyoekonomik kalkınmasına yönelik katkılarını… İki toplumlu etkinlik ve işbirliklerini… Tutun ki Kıbrıs siyasi sorununu Crans Montana’da çözüme an kalaya kadar götürme başarısı gösterdiğini… Kısaca “düzen kurucu ve sorun çözücü” olduğunu… Haberleri, resimleriyle anlatan Bildirgesi “Güven ve Kararlılık Belgesi” olarak sunuldu seçmenlere…

YANİ bizim, “Anayasal yetkisizlikleriyle Cumhurbaşkanlarımız ancak bu kadarını başarabilir” dediğimize nazire… Tutun ki Sn. Akıncı, “hayır işte bu kadar çok ve etkin icraatların da hem siyasi hem de sosyoekonomik yönden başarılarına imza atabilir” cevabını verdi söz konusu bildirgesiyle!

FAKAT! Tabii ki o “cevabın” içinde öncesi Cumhurbaşkanları gibi Sn. Akıncı’nın da “sağladığı bir çözüm” yine yok!

Beş yılda sosyoekonomik yönden büyük gelişmeler de yok!

Tek dayandığımız ve güvendiğimiz ülke olan Türkiye’ye karşı “hükümetle Cumhurbaşkanlığı” arasında tesis edilmiş bir politika bütünselliği de yok!…

Aynen Hükümet kanadında da görüldüğünce Cumhurbaşkanlığı makamından kaynaklı “çalışma ve icraatlarda” da üzerine basa basa “5 yılda KKTC’de az zamanda çok ve büyük işler başardık” denecek “başarı” da yok!

KISACA beş yıl öncesi beklentiler ne idiyse bugün de ikinci bir beş yıla taşınmaktadırlar ayni beklentilerle!

…KKTC’nin bu “kusurları” eğer gelip giden hükümetlerin, Cumhurbaşkanlığı makamının değilse, o halde kimindir? Yönetim sisteminin mi?

O zaman bir daha “keşke” diyoruz: Keşke Cumhurbaşkanlığı seçimlerine gitmeden önce (çok uzağa da gitmeye gerek yoktu) Komşumuzun “Başkanlık sistemini” kopyalayıp ikame edebilseydik…

O zaman “Cumhurbaşkanlığı seçimleri,” Cumhurbaşkanlığı makamına kazandırılan yetkilerle sorumluluklarına da büyük  anlam katardı…

*****

VİCDANLARIN SIZLADIĞI YERDE…

Ülkeler kalıcılıklarıyla tarihlerine kazınan en büyük rezilliklerini, “savaştıkları” dönemlerde yaşadılar.

Buna da şaşırılmamalı! Batacak gemiyi önce fareler terk eder. Ense kökünde ölümün soluğunu hisseden insan için “manevi ve dini değerlerin” ne anlamı olur ki?

Nitekim “1963’lerden sonra Rum’un saldırılarıyla başlayan o meşum yıllarda, “Kıbrıs Türk toplumunu da yalayıp geçen pek çok rezilane olayların tanığıyım!”

Ki şimdilerde Yunanistan sınırlarına kadar dayanan Suriyeli Mültecilere baktıkça, bu savaşın asıl tahribatını “bugünün çocukları gençleri olan bundan sonrası kuşaklar görüp çekecek” diyorum…

Ki Almanya hâlâ “filmleri çekilen, romanları yazılan 2. Dünya Savaşına ait o insanlık dışı olaylar günahlarının kefaretini ödemektedir!

KIBRIS Türk toplumu da yarım asırdır yadsınamayacak türlü çeşitli “aykırı ve utanç verici” dönemlerden geçmektedir. “Çözümsüzlük” nedeniyle hâlâ sahiplik koyamadığından “vatan” diyemediği topraklarında, yarınların endişeleriyle yaşamaktadır.

Anadoludan, Afrikalardan hatta uzak Doğudan sürekli KKTC’e akan bize yabancı nüfus, bir yandan topografik yapımızın içine duhul ederken, öte yandan bizim için “alt kültür” oluşlarının yarattığı komplikasyonlarıyla da altımızı oymaktalar!

Kİ KKTC hiç bugünkü kadar “trafik, uyuşturucu, fuhuş, dolandırıcılık, sirkat, kaçakçılık, sahtekârlık, kara para aklama olaylarıyla karşılaşmadıydı!

Ahlâki değerler hiç bugünkü kadar yerlerde sürünmediydi!

BELKİ küçük bir cemaat oluştan çıkıp artan nüfusla birlikte bir “devlet” oluşun sancılanmalarının sonucudur tüm bu “düzensizliklerle kanunsuzluklar” ama “mazeret” de olmamalıdır!

Sonuçta “kız öğrencisine tecavüz” eden öğretmene de tanık olduk ki olay insanı insan yapan “vicdanla” ilgilidir! Ki olay  “vicdansızlık” olarak ifade edilmektedir!

Oysa “vicdan” bedenin hayvani hislerini susturup dışlayan “mantığın”  aklıdır. Onun içinde bizi biz yapan “kültür harsımız” da vardır “insanlık” dediğimiz manevi değerlerimiz de…

VE eğer öğretmenlerimiz bile bu “insanlık ve vicdani değerlerimize” karşın saptırıp sapkınlaşmışlarsa…

Demek ki bir ahlâki çöküş yaşıyoruz…

 







Göz Atın
Kapalı
Başa dön tuşu