Havadis Gazetesi | Kıbrıs Haber
Köşe Yazarları

VE GELELİM ŞU MARAŞ MESELESİNE

(Fakat bundan önce   bir hatamı düzelteyim: Dünkü yazımda dalgınlıkla Yeni Lefkoşa Büyükelçisi Metin Feyzioğlu’nun babasının Bülent Feyzioğlu olduğunu yazdımdı. Oysa dedesidir. Babası çok erken yaşlarda ölmüş, kendilerini dedesi Bülent Feyzioğlu evlatlık alarak yetiştirmişti..)

MARAŞ’a dönüyorum: Bu sorunu ayni fasit daire içinde sürdürüp götürmenin can sıkıcı olduğunu bilirim. Fakat “Maraş açıldı” denilerek hemen her gün bir vesile ile bir yerlerinden yeniden tutulan, sürekli gündeme sokulan, üzerinde laflamaların doyumsuzluğunda tepinilen “Maraş” gibi bir konu olursa, siz de merak eder, “ne oluyor” diye sorarsınız! Kİ geçen gün açılışının 2. Yılı kutlandı!

“ALLAHASEN” dedim! Neyin kutlaması bu? Ki bana sorarsanız 47 yıl kapalı tıutup koca bir turistik kentin gözler önünde viran harap olmasına göz yumarak tüketilen onca zamandan dolayı utanmalıyız!

Oysa biz “açtık” deyip davullu zurnalı “açılış kutlamaları” bile yapıyoruz da ne? Çünkü hâlâ Maraşı ne yapacağımızı bilmiyoruz..

HER ne kadar Sn. Cumhurbaşkanı çok büyük ve tarihi bir olaymış ve sanki “Milattan önce ve Milattan sonrası devirleri açıp kapatmışız” gibi  “Maraş’ı İnsanlığa kazandırmak için açtık, Maraş açılımı ile Kıbrıs’ta eski dönem kapanmış yeni bir dönem başlamıştır, olay iki Devletli siyasetin bir adımıdır” demişse de hayır öyle değildir!

YAZMAKTAN USANDIK AMA bir daha yazalım: Bir kere açılan “Maraş” değil bir “mahallesidir. Bizden yana tek haklı söylemimiz “gerçekten de o bölgenin Vakıf Malı” olmasıdır.

AMA Karpaz’daki Apostolos Andrea Manastırına ait dönümlerce arazi sahiller de Kilise malıdır, unutulmamalı!

Buna karşılık diyor ki Sn. Cumhurbaşkanı Tatar “bu açılım adada iki devletli siyasetin bir adımıdır!” Anlıyoruz ki “KKTC devleti” bu siyasi iradesini kullanmıştır!***

VE İDDİA EDİYORUM: Maraş’ın Demokradia caddesinin sağlı sollu ev ve dükkânlarla sinemalarından oluşan bir mahallesinin açılması ne “Devlet rüştümüzün ispatıdır ne de önemlidir!

Aksine Ecevit’in nihai çözümde koz olarak sakladığı Maraş’ın bu mahallesini açmak.. Fakat aradan iki yıl geçmesine karşın hâlâ üzerine nokta virgül değdirmeden sadece sanki Allah’ın yarattığı bir hilkat garibesiymiş gibi halkın temaşasına izin vermek ve tabi giriş paralarını da söğüşleyerek “işte Maraş budur” dedirtmek… Bana sorarsanız ne plan vardır bu açılışta ne program ne de çözüme yarayacak siyasi taktik!

HA ŞUNU ANLARIM: Maraş’ın söz konusu mahallesini açarken “çözüm kapılarını” da açmayı! Dolayısıyla Anastasiadis’li Rum tarafına şöyle bir çağrıda bulunmamız gerekir:

“BUYURUN anlaşalım: Siz Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin Egemen Devlet olduğunu kabul edin… İki egemen Devlete dayanan çözüm için müzakerelerin başlamasını sağlayın… Biz de size şu anda sadece bir mahallesini açtığımız Maraş’ı da iade ederek ve mevcut sınırları koruyarak olası çözümü konuşalım…”

İŞTE asıl o zaman Maraş “çözümün kozu” olur!

Fakat bugünkü statüsü ile olsa olsa sadece çıban başıdır!

***

YOK bu olasılıkların ötesinde Maraş’la ilgili bir plan program varsa hele sahilindeki “otellerine” bakıp bakıp hayaller kurarak salyalar akıtılıyorsa, daha şimdiden olası restorasyonun ardından “Maraş da bizimdir” diyerek ve parça parça iskâna da açarak büyük bölümünü yutmayı tasarlıyorsak; bu adada çözüm değil, gün gelir sadece kıyamet kopar! ***

KISACA TAKILDIKLARIM: (DÜNYAYI ZOR GÜNLER BEKLİYOR.) YA KKTC? Dedelerimiz, babalarımız anlatırdı. Kıbrıs Türk halkı birinci ve ikinci Dünya Savaşlarında çok sıkıntı çekmişlerdi. Ekmek bile karneye bağlanmıştı. Üstelik kurtlanmış unlardan yapılırdı!

Birimci Dünya harbinde Mağusa’nın Karakol Kampında Çanakkale savaşları sırasında İngilizler tarafından esir alınan Türk askerleri vardı. Rahmetlik babam, her gün bir iki cenazenin önlerinde bir imamım okuduğu ilahilerle Mağusadaki şimdilerin eski mezarlığına  götürüldüklerini, orada gömüldüklerini anlatır ve eklerdi:

FIRINLARDAKİ geberilmiş fareleri temizlemeden  üzerlerine ekmek hamurlarını attıklarını, pişirip küfelere doldurduklarını ve bu kapkara kokmuş ekmekleri Karakol kampındaki esirlerle bazan halka dağıttıklarını anlatırdı!..

BİR başka ekonomik bunalımı da 1963’den sonra EOKA saldırıları nedeniyle kendi bölgelerimize kapanmak zorunda kaldığımızda yaşadıktı.. Küçük bebelere süt bulamaz, zeytine bile hasret kalırdık.

Elbette o “karanlık günlerimiz” dediğimiz yılları aştık. Allaha şükürler olsun artık ekmeğimiz de var pastamız da. Artı en lüksünden arabalarımız, villalarımız, konutlarımız, pahalarından söz etsek de meyvelerimiz sebzelerimiz, yiyecek gıdalarımız vardır..

FAKAT! Bu kez de “yokluktan” değil, işte bu “varlıklarımızdan” şikâyet ediyoruz! Çünkü bazen ya satın alınamayacaklar kadar pahalılar yada bozuk düzenin ispatında şaibeliler!

Kİ yiyecek içeceklerimizin ötesindeki “mal ve hizmetler kalemleri” de ayni “bozuk düzen” nedeniyle çoğu zaman “olmaz olsunlardı” dedirtmekteler! ÇÜNKÜ KKTC’i kurduk, siyasi tarafının ihtiyacı olan “yapı taşlarını” şöyle böyle yerli yerine oturttuk ama  “sosyoekonomik” yapısallığını oluşturamadık!

Kİ bu toplumda “ekonomi” yoktur! Ekonomiyi elinde tutan “mütegallibe” yani gasp edici “bir başka “sektör” ve “erbabı” vardır!

HER devrede vardı: 1963’lerde de 1974 sonrasında da! Çünkü söz konusu olumsuzluklarla gaspları önleyecek “sosyoekonomik sistemi” yaratamadık!

BİR “Piyasa Ekonomisi” yaratamadık! Kooperatifçiliği geliştiremedik! Modern çağa ve sürekli değişirken yenilenen ekonomik argümanları sahiplenemedik! “özel sermayeyi” zapturapt altına alamadık!

TABİ kabul etmeliyiz: Dünyaya kapalı bir ülkenin Ambargolu bir ekonomisi ancak bu kadar olurdu!

O ZAMAN bu gerçeği kabul ederek kendimize özgü bir ekonomi de yaratamadık ki TC ile olagelen ticari ilişkilerimizin de ne kadar sağlıklı ve doğru yolda olduğu (galiba diyeyim) belli değildir!

***

“DÜNYAYI ZOR GÜNLER BEKLİYOR” dediydim. Aslında ben söylemiyorum. Ukrayna Rusya Savaşı siyasi yorumculara göre bir üçüncü dünya savaşına evriliyor!

RUSYA Gürcistan karşısında varlık gösteremezken, hem büyük imaj kaybına uğradı hem de prestijini kaybetti. Ki geriye kalan tek çaresi nükleer saldırıya baş vurmak o da korkulanın yani 3. bir Dünya savaşının başlamasını getirebilir!

BİZİMLE ALAKASI ise zaten her gün “aha vuruştular” dediğimizce Türkiye ile Yunanistan’ın da birbirlerine girişmeleridir ki şimdilerde NATO’ya üyeliğini düşünen Güney Rum tarafının ne halt edeceğini bilemeyiz! Bakarsınız “1974’de kaybettiğini geri almak için bir cephe de Kıbrıs’ta açılır!”

***

KISACA DÜNYAYI zor günler bekliyor” cümlesi artık büyük kitlelerce ortak bir “ifade” haline geldi.. Hangi ülke hangi ülkeye yönelik ne yapar bilinmez ama her halde kıyamet koparsa Güney’deki Rum ile el sıkışmayacaksak ya birbirimizi gözetlemekle yetineceğiz yada kapışacağız başka yolu yok!

HER zamanki gibi de Türkiye’ye sığınmaktan başka çaremiz yoktur Allah yardımcımız olsun!