Polis istihbarattan görevliler Lefkoşa’da bir casinoya giderler.
“Önemli bir suç örgütünü izliyoruz, falan gün falan saatleri arasında bu casinoda olduklarını öğrendik, o saatlere ait görüntü kayıtlarını veriniz” derler.
Casino sahipleri “suç örgütü” cümlesini duyunca paniğe kapılar.
Zaten casinolar ve suç kelimeleri bu memlekette sık sık birlikte anılmaktadır.
Korkarlar ve mahkeme kararı falan sormadan görüntüleri verirler.
O görüntülerin bir bölümü birkaç gün sonra bazı yerlerde yayınlanır.
Görüntülerde bir sendika başkanı rulet masasının başında görülmektedir.
Mağdur bir sektörün sürekli eylem yapan ve sık sık Bakanlar Kurulu kapısına dayanan sendikanın başkanı üyeleri mağdur olmasına rağmen casinoda rulet oynamaktadır.
O görüntülerin yayınlayanların maksadı sendika başkanını ve dolayısı ile çalışanların mücadelesini itibarsızlaştırmaydı.
Amaçları “bunlar hak istemiyle eylem yapıyor ama başkanları kumarhanede sabahlıyor” imajı yaratmaktı.
Bunda başarılı da olmuşlardı.
Sendika bir süre sekteye uğramıştı.
Bu konunun üstüne kimse gitmedi.
Polisin bir vatandaşa, üstelik sendika başkanına nasıl böyle bir komplo kurabildiğini sorgulamadı.
Üstelik yasadığı bir şekilde yani yasaları koruma ve uygulamayla yükümlü polisin nasıl böyle bir yasa dışılık yapabildiğini kimse sormadı.
Doğrudur.
KKTC vatandaşlarının casinolara girmesi yasaktır.
Kumar oynama yasak olmamasına rağmen ahlaki yönden çoğunluğun kabul etmediği bir davranıştır.
Sendika başkanının casinoya girmesi yasal değildi. Kumar oynaması da kamu çoğunluğunun onaylamadığı bir davranıştı.
Peki yasa dışı bir şekilde görüntülerine ulaşılması ve bunların yayınlanması ne olacak?
Vatandaşına karşı komplo kuran ve onu itibarsılaştırmaya çalışan bu ceberut yapı ne olacak?
***
TDP Lefkoşa milletvekili Mehmet Çakıcı Meclis’te yaptığı konuşmada “Bir sabah kalktım ve kendimi domuz olarak gördüm” dedi.
Eminim dünyası başına yıkılmıştır.
Mahkemeye gitmiş ama yıllarca bir sonuç alamamış.
Bu satırların yazarının daha acı tecrübeleri vardır.
Aylarca bel altı saldırılara maruz kaldım.
Şimdilerde “basın özgürlüğü” diye ortalıkta gezinenlerden tıs çıkmadı.
Gazeteciler Birliği’ne başvurdum.
Onlar da benimle birlikte çaresizliğe üzüldüler.
Hepsi o kadar.
Sonra ne oldu biliyor musunuz?
Mahkemeye gittim, dava yıllar sonra sonuçlandı ve üç bin Türk Lirası tazminata hüküm kesildi.
Avukatın ve arkadaşların tüm itirazlarına rağmen o mahkeme duruşmalarına çocuklarımı da götürmüştüm.
Bu ülkede neyin en olduğunu görsünler ve anlasınlar diye.
Oğlum liseye gidiyordu, mezun oldu şimdi üniversiteye başladı, gazetecilik okuyor.
Kızım üniversitede hukuk birinci sınıftaydı, mezun oldu avukatlığa stajını yapıyor.
Şimdi gülerek anımsıyoruz o günleri.
Fakat o günlerde yaşadıkları üzüntüyü hala anımsıyorum ve asla unutmayacağım.
Ve bir de neyi unutmayacağım biliyor musunuz?
Bana “mafyanın adamıdır, mafyanın tetikçisidir, mafya bunu besler, villalarda yaşar” diye yayın yapanların şimdi basın özgürlüğü havarisi kesilmesini.
Bu davaya tanık olarak gelip de “bunlar çok yerinde yayınlardır” diyenlerin Medya Etik Kurulu’nda oturup da aklı hocalığı yapmasını.
Farkındayım, bu yazının başlığı biraz ağır oldu ama durumu özetliyor.
Görünen odur ki bu konuya devam edeceğiz…
































