Araç Kayıt Dairesi’nde öfke büyük.
İnsanlar, devlete para vermek için sıraya giriyor, parayı verene saygı yok.
Olacak şey mi Allah aşkına…
Bir devlet, vatandaşına nasıl saygı duyacak?
Bir vatandaş, devletine nasıl sahip çıkacak?
Dün de hastanede eziyet çeken vatandaşlar vardı gazetemizde…
Düşünsenize…
Hastanesi hizmet vermez…
Okulları dökülür…
Yolunda hayır yok…
Suyu içilmez…
Dairesine gidilmez…
Tahsilatını alır ama hizmetini vermez…
Böyle bir hizmet yapısı içerisinde…
Böyle bir organizasyon içerisinde…
Hükümetler değişir ama…
Yani bu halk başka ne yapacak? Defa defadır hükümet değişiyor.
Başbakan değişiyor…
Bakanlar değişiyor…
Değişemeyen tek şey halkın kaderi.
Yönetenler değişse de, hizmet kalitesi, hizmet anlayışı değişmiyor.
Bu “rezalet” değil de nedir…
“Memur da haklı” ama
Bakınız…
Elbette kamuda çalışanların, “kötü hizmet koşulları” feveranı haklıdır.
Ama maaşını bir tamam alan kamu çalışanının, halkı mağdur etme hakkı yoktur.
Kamu hizmeti, işte bu gibi durumlarda anlam kazanır…
Memur daha iyi bir çalışma ortamı istiyor. Olmaması abes…
“Mandıra” gibi bir ortamda hizmet veriyor yıllardır Araç Kayıt Dairesi…
Ama vatandaş da mağdur olmamalı.
Yalan mı?
Oggaynan para kazanıyor devlet o daire üzerinden.
Ama o dairede, “oggaynan” para veren vatandaşa saygı yok.
Aslolan, “vatandaşın kaliteli, hızlı” hizmet almasıdır.
“Gelin, guyruğa girin da bana eşek gibi para verin, ne kadar beklerseniz de bekleyin” yaklaşımının ortadan kalmasını beklerken…
Devletin her kademesinde, bu anlayış vatandaşın yüzüne vuruluyor…
Aksini söyleyen, beri gelsin…
Sahi, ne oldu o para?
Kooperatif Merkez Bankası’ndan çalışan 3 milyon TL “yerle yeksan, Mısır’a sultan” oldu, kimsenin haberi yok.
Paranın “dörtte birini” buldu diye, polis, ilk kez “emare” önünde “selfie” yani “öz çekim”, Cem Yılmaz’ın deyimi ile “Nefs-i Suret” çektirdi.
Gülen gözlerle…
Ne oldu?
Paranın sadece dörtte biri bulundu.
Ne kaldı geriye…
4’te 3…
Gerisi, “tinne”… Yani yok…
Ne var?
Şov var…
Bir de kanserli bir anne ile çaresiz bir babaya “eziyet…”
Bankadan ses yok…
Sigorta parayı ödedi mi?
Bilinmiyor.
Bilinen…
Bir hayli belirsizlik içerisinde konunun “çözülemediği…”
Paranın dörtte birinin bulunması “polisin tarihi başarısı” olarak sunuldu ya…
Kamuoyu da sustu…
Arada bir, yurt dışında bulunan Mustafa Çetereisi’nin annesinin aracına baskın…
Evine baskın…
O kadar.
Polis ne biliyor?
Ben de bunu bilmek istiyorum.
Şu denebilir, “soruşturmanın selameti açısından gizlilik”…
E ortada bir soruşturma da kalmadı…
Arama yok…
Sadece iki tutuklu var.
İtiraf var mı?
Şüphe var…
Kısacası bin soruluk bir belirsizlik var.
Kayıp para üzerinden polis şovuna döndürülen bir soruşturma var…
Var ama “sonuç” yok.
“Faili meçhul” bir hırsızlık olayı ile yüz yüzeyiz…
Kamuoyuna göre “meçhul…”
Zira, para yok, hırsızlar kayıp…
Üstüne bir de, savcılığın “şahit” diye mahkemeye getirdikleri, “Bize işkence yaparak ifade aldınız” diyor…
Nereden baksan, rezalet…
Yaşasın statüko
Elbette, daha iyi bir yaşam için, iyi işler yapan bir hükümet arzumuz var.
Kavgamız da bu değil mi?
Bu yüzden hükümet edenler ya da ettiğini sananlarla kavga etmiyor muyuz?
Hayatın her alanında “statükosuna” sahip çıkanlarla kavgamız var.
Bu yüzden değil mi “yazıyoruz- söylüyoruz” diye kaybettiğimiz dostlar, dostluklar…
Zira, “1974 sonrası” bu adada kurulan düzen “yağma- ganimet” üstüne.
Herkes, kendinin olmayan bir malın sefasını sürüyor.
Üretmediğinin kat ve kat fazlasına sahip olabiliyor.
Oysa, ana sorunumuz “çözümsüzlük” değil mi?
Bilinçli olarak çözülmeyen ve sürüncemede bırakılan bu süreç, birilerinin işine geliyor.
On yıllardır bu adada “kavga” üzerinden rant elde edenler var.
Siyasi rant…
Maddi rant…
Ama var.
Herkes bir şekilde bu statükodan nemalandığı için de çağdaş dünyanın bir parçası olmak yerine, bu düzenin devamını savunmuyor muyuz toplumun geneli olarak?
Üretmeden kazanmak varken…
Hak etmeden almak varken…
Alın teri neden?
Neden alın teri kavgası verilsin ki?
Bakınız kavgaların hepsine.
Kurumlardaki kavgalara.
Taleplere.
Hep olmayan bir paranın kavgasını veriyoruz.
Sıkıştık mı?
“Türkiye’nin burada askeri var, o ödesin” diyoruz…
Daha da mı sıkıştık?
“Türkiye alsın nüfusunu gitsin” diyoruz.
Daha da sıkışmaya devam mı ettik:
“Çözüm olmadan bu memleketten bir şey olmaz” diyoruz…
Tam mı köşeye sıkıştık:
“Anavatan her şeyimiz, verecek tabii. Bizim ondan başka kimimiz var” diyoruz.
Sağcısı da solcusu da…
Sendikacısı da, siyasetçisi de…
İşçisi de memuru da…
Narenciyesi de, hayvancısı da…
Hep “üretmediğimizin karşılığını almak adına” bir çıkış yolu buluyoruz.
Varsa yoksa “yaşasın statüko…”
Nerede eski bürokratlar?
Sanırım, son 10 senede olduğu kadar, KKTC tarihinde bu kadar çok bürokrat değişimi olmadı.
İnanmayan, arşivlere baksın, saysın…
Oysa, müdür, müsteşar dediğiniz, devletin kalbidir.
Bakan yanlış yapacak, onlar düzeltecek…
Bakan yanlış talimat verecek, onlar yapmayacak…
“Yasa böyle der, devletin malını tüketemeyiz” deycek.
Ama nerede?
Nerede o eski bürokratlar?..
Kalmadı…
Şimdi atananlara da, “partiden geçerek geldikleri” için saygı kalmadı.
Ne altında çalışanların, ne de toplumun.
Eskiden, bürokratın bir ağırlığı vardı, şimdi “müşavir olmanın” bir aracı haline geldi.
Eskiden “itibardı”, şimdi, “Alsınlar beni görevden ne olacak, ben gene aynı maaşımı alırım” noktasına döndü.
Velhasıl, “devletin aklı, bürokrat sisteminin çökmesi ile” durdu.
Yaşadığımız birçok musibetin nedeni de budur.
Ama son beş hükümetin programına bakın, tümü de “3’lü kararnameyi kaldırmak için” vaatte bulundu.
Geldi, tüm müşavirleri değiştirdi.
Mantık çünkü şu: Bütün bürokratları değişelim, sonra yasayı değişiriz…
Tabii yasa değişene kadar, hükümet değişiyor.
Mümkün mü yahu bir devletin “bu kadar yetişmiş bürokratı” olsun…
O kadar abarttık ki, arada “hapisten” da adam alarak makama yolladık.
Devletin aklı artık ölü…
NOT: Dört farklı yazı… 2014 yılına ait… Dün köşe yazımı yazmaya hazırlanırken aklımdan geçenleri, kısa süre önce yazmıştım. Değişmeyen bu statüko, bizi daha çok söyletir…
































