Havadis Gazetesi | Kıbrıs Haber
Köşe Yazarları

UTANA-BİLMEK!

 Ben, bir gün bir kahvenin terasında elimi bırakmak isteyen o ihtiyar dilenci gibiyim “ah, bayım” diyordu adam , “mesele kötü insan olmak değil, ama ışığı yitiriyor insan.” Evet, ışığı, sabahları, kendini bağışlayan kişinin o kutsal masumluğunu yitirdik biz.

Albert Camus

 

Usul usul evin göz kapakları aralandı. Mor çiçekli perdeler,  günü, güneşi eve buyur etmeye hazırdı. Işık, evin içindeki loşluğu aydınlatmaya başladı. Sabahın serini sonbahar sancısının o ihtişamlı hüznüyle evin her yanını bahçedeki yaseminin kokusuyla tütsüledi.

Biraz sonra dünyayla aramdaki en özel eşiğimi, kapımı açacağım. Evimin kapısından dünyaya bakabilmenin cesaretini toplayacağım. Ardından çiçeklerimi seveceğim, yaprak-yaprak. En cömert sürgünlerini, kokularını, renklerini sunacaklar yine doğaya. Bu güzelliğe ragmen insanın dünyayı çirkinleştirdiğine lanet edeceğim.

Doğanın bu müthiş uyumu uzun zamandır aynı soruyu ateşliyor beynimin odacıklarında:

“İnsan nedir?”

Basit gibi görünen bu soru karşısında insanlık çok kafa yormuştu. Filozofların bile tanımları birbirinden farklıydı elbette.

 

“Neydi insan?”

Bu soruları yeniden sorduran bir gündemin ortasındayım. Kanepemde akşamdan kalma bir kitap sayfasının hatırlattığı da buydu. En sarsıcı soruları, yanıtları o kitapta Mark Twain soruyordu yine. Hazmetmesi, kabullenmnesi nice zor soru/, yanıt vardı kitabında.

Twain, “insan”ı yegane bir içgüdü ile çalışan bir makineye benzetiyordu. Bir makineye!. İnsanın yaptığı her eylem -iyi veya kötü fark etmeksizin- içindeki efendiye hizmet eder diyordu üstelik. İçindeki efendi neydi? Ego muydu? Bir türlü doymak bilmeyen o doyumsuz şeytan.

Hristiyan Katalik inancına göre  “Şehvet “ 7 ölümcül günahtan bir tanesidir. Peki içimizdeki efendiye hizmet eden şehvet duygusu  iç güdünün en güçlü olanlarından değil midir? Doymak bilmeyen bir hal aldığı zaman insanı ele geçiren, kontrolsüz kılan, mahcubiyet yaşatan, utandıran -veya utandırmayan- bir arzunun, isteğin bastırılma  dürtüsü değilse nedir?

Biz büyüyünce kirlenen dünyanın açıklaması mıydı bu?

 

Mark Twain  kitabında, bir genç adamla bir yaşlı adamın diyaloglarına yer veriyor. İnsana dair doğru bilinen, kalıp halini almış, kanıksanmış, kabullenilmiş bir çok davranışı ve düşünceyi alt üst ediyor.

Kitaptaki genç adam, insanın soylu, ahlaklı ve erdemli bir yaradılışa sahip olduğunu ve temelde bir makineden farksız olduğunu, ahlaklı olarak adlandırılan eylemlerinin çoğunun ardında aslında tamamen bencil bir güdünün  yattığını, herkesin sadece bu güdüye göre hareket ettiğini anlatıyor.

 

Insan nedir sorusu, insanlık tarihinin belki de en büyük sorusudur. Bunca teknolojik ilerleme sağlayan insanlık için anlaşılması, çözülmesi en zor problemlerden bir tanesidir. Bu kadar gelişmiş bir soy! bu soruyu sormak ve anlamak kısmında hala netleşememiş.

Kanepenin üzerinde Twain kitabı, kafamda deli sorularla gündeme düşen bir berbat koku, çürümüşlük, mide bulantısı ve öfke…

Sabahın olması ne kadar da yenileyici bir şeydi. Her şeye ragmen diriltici ve umut ettiriciydi. Kitaplara sarılmak, bu soruları sormak ve güne cinsel organ görüntüleriyle, yozlaşmış yorumlarla, öfke ve bozulmuşlukla uyanmak sabaha ne büyük bir ayıp, ne büyük bir tezattı.

Tezat mı yoksa tam da kitaplarda sorulan soruların bir aynası mıydı yaşananlar?

“Namussuzluğu onaylayan daha büyük bir namussuzdur.”

Bunu biri mi demişti yoksa içimdeki ses mi söylemişti. Kimse masum değildi , kimse hatasız yürümemişti. Ancak doğruyu, ve güzeli çürümüşlükle kamufle etmeye çalışmak ne büyük bir cüretti.

Bir Çerkez özdeyişinde der ki : Utanması olmayandan daha değersizi olamaz.

Bu yoz ortamda çocuk büyütmekten utanıyorum.

Onların sohbetlerindeki düzeysiz gündemden, yaşananların normalleştirimesinden, aldatılmanın sırdan bir şey sayılmasından, insanların pişkinliğinden, utanmazlığından utanıyorum.

Sabah iyice açtı gözünü. Pencereden daha serin bir rüzgar esmeye başladı. Kanepenin üzerinde duran kitabımın sayfalarını araladı.

Oradan kafama çakılan sorular etrafa yayıldı. Gülümsedi televizyondaki adam:

“Insan bu evrenin başına gelmiş en berbat şeydir.” dedi.

Bataklığın ortasında kalmış ve nefes almaya çalışan biri gibi hissediyorum kendimi. Çırpındıkça boka batan bir ülkenin pis kokuları arasındayım. Çocuklarım her gün benim olmadığım sohbetlerde arkadaşlarıyla ülke gündemine dair bel altı, berbat espirili ortamlarda büyüyorlar. Ben onları bu ortamdan uzak tutamıyorum.

Bu ortamda çocuk büyütmeyi seçtiğime şaşırıyorum.

Bu kez komşu evden yayılıyor bir ses, evimize: O müthiş kadın söylüyor yine, Sezen : Masum değiliz hiç birimiz.

 

Masum değilsek de utanabilmeliyiz, özür dileyebilmeliyiz günahlarımızın, hatalarımızın ardından, İNSANCA….

Bir yere gitsek. Bir ülkeye. Bir yer bulsak. İnsan kimdir sorularını arayan bir zamana.

Bir yer bulsak ve sığınsak, bir yer bulsak ve korunsak.

Ve ben bir yer bulsam ve çocukları koruyabilsem…

Dizlerim yoruluyor, oturuyorum. Sosyal medyayı açmaya korkuyorum.

Çocukken yaptığım gibi, o karanlık günlerdeki gibi,  beni bulamayacakları bir yer arıyorum. Kötülüğün giremediği, kalan üç beş iyi insanın sığınabileceği bir yer..

Orasını biliyorum.

Kitaba, şiire, şarkıya, resime, müziğe, doğaya kaçacağım. Çiçeğe, spora, yağmura kaçacağım. Beni/bizi bulamayacakları yerlere sığınacağım. En çok da çocuklarım için, umut edebilmek ve bu ülkede yaşamayı yeniden sevebilmek için.

————————————————————————————————————–

 

 

Utancı bilerek yaşamak korkunç
Daha korkuncu da var;

 Utancı bilerekten yaşatmak!..

  1. Cansever