İngiltere’deyayımlananve dünyanın en saygın eğitim dergilerinden biri olan Times HigherEducation(THE) Nisan ayı başında üniversitelerle ilgili bir sıralama açıkladı. “Dünyanın En İyi 150 Genç Üniversitesi” listesinde KKTC’den herhangi bir üniversiteye rastlamadım.
Sıralamada birinci sırada yer alan İsviçre’nin Lozan Federal Politeknik Üniversitesi 1969’da kurulmuş. Yani 47 yıllık. İkinci sıradaki Singapur’un Nanyang Teknoloji Üniversitesi ise 1991 yılında kurulmuş ve 25 yıllık bir üniversite. Üçüncü sıradaki de 25 yıllık.
Ülkemizdeki ilk vakıf üniversitesi olan DAÜ 1979 yılında kuruldu. Yani 37 yıllık. Az bir zaman değil. Artık bu listelerde görünmesi gerekiyor. Elbette birçok uluslararası kuruluşa akredite oldukları biliniyor. Ancak artık üniversitelerimiz öğrenci sayısının çokluğu ile değil, yaptıkları bilim, aldıkları ödüller ve akademik başarı ile anılmasının zamanı geldi.
DAÜ dışındaki üniversitelerimiz de çok çok yeni değil. YDÜ 1988 (28 yıllık)’de kuruldu, LAÜ 1990 (26 yıllık), UKÜ 1997 (19 yıllık), GAÜ 1985 (31 yıllık). İlk kurulan üniversitelerimizin en genci neredeyse 20 yıllık.
Bu listelerde üniversitelerimizi görmek istiyorsak, ülkedeki üniversitelerin mantar gibi çoğalması politikasını bırakıp üniversitelerin kalitesini artırmak gerekiyor.
Güney Kıbrıs’ın en saygın üniversitesi olan Kıbrıs Üniversitesi ise 1989’da kuruldu. Yani 27 yaşında… THE’nin yayımladığı listede 55’inci sırada. Bizim üniversitelerimiz ile ayni dönemde kurulmuş. Kıbrıs Üniversitesi’nde öğrenci sayısı 7 bin. Sayıyı artırmak için de uğraşmıyorlar. Bizim üniversitelerimiz gibi Afrika’nın ücra köylerinden öğrencilerin gelmesi için canla başla çalışmıyor.
Bizim üniversitelerimizin öğrenci sayılarına bakacak olursak YDÜ 25 bin, DAÜ 20 bin, GAÜ 15 bin, UKÜ 11 bin, LAÜ 7 bin. Demek ki kalite öğrenci sayısı ile doğru orantılı değilmiş.
Mesele “biz üniversitelerimizde ne kadar bilim yapabiliyoruz?” sorusuna vereceğimiz cevaptır. Bu soruya “istediğimiz oranda bilim yapabiliyoruz” cevabını veriyoruzsak saflık olur. Üniversitelerin öğrenciyi müşteri gibi gören anlayışı ve devletin yükseköğretim politikasızlığı nedeniyle üniversitelerimizi bu saygın sıralama listelere girmesini zorlaştırıyor. Mutlaka üniversitelerimiz girecekleri bir liste kendilerine buluyorlardır.
Gerçekle yüzleşme zamanı geldi gibime geliyor. Kaliteye önem vermeden, gidilecek yol artık tıkanmıştır. YÖK’ün peşpeşe aldığı kararları düşünürsek, Türkiye’den gelecek öğrenci sayısının önümüzdeki yıllarda düşeceği de tahmin edilmektedir.
******
Yeni kurulan hükümetimizin hükümet programında yükseköğretim ile ilgili şu ifadeler; “Yükseköğretim politikaları Milli Eğitim ve Kültür Bakanlığı tarafından oluşturulacaktır. Kalite anlayışının egemen olduğu bir yükseköğrenim stratejisi ortaya konurken YÖDAK düzenleme ve denetleme fonksiyonundan sorumlu olacaktır.Yükseköğrenim stratejisi oluşturulurken “KKTC Yükseköğrenim Çalıştayı Raporu” rehber olarak alınacaktır.”
Bugüne kadar yükseköğretim politikalarının kim oluşturuyordu? Burada Mili Eğitim ve Kültür Bakanlığı’na vurgu yapıldığına göre daha önce ya oluşturulmuyordu, ya da başkaları tarafından oluşturuluyordu. Yükseköğretim stratejileri oluşturulurken “Yükseköğretim Çalıştay Raporu” rehber olacakmış. İyi güzel olsun da, bu ülkede çalıştaylardan önce beş tane milli eğitim şurası yapıldı. Burada üretilen yükseköğretim politikaları vardır. Bu şura kararlarını unutmamak gerekir.
Zaten hükümet programında yer alan yukardaki ifadelerden da anlaşılacağı üzere ülkede yükseköğretim politikası ve stratejisi yoktur. Bunun teyididir. Bugüne kadar bu ülkede yükseköğretim politikaları ve stratejileri demek ki bizim Kıbrıslı tabiri ile “istobu patlamış araba gibi firifil gidiyordu”.
Bu durumu değiştirmenin yolu, daha bilimsel ve kaliteyi öne çıkaran bir anlayışın yükseköğretimde hakim olmasıdır. Bunun başka yolu yok.
































