Tıpkı Annan Planı döneminde olduğu gibi toplum, yıllardır buzdolabına kaldırılan çözüm hayallerini yeniden kurmaya başladı.
Tek farkla… O dönemde bir anlaşma olsun diye meydanları dolduran Kıbrıs Türk halkı, bu kez o günkü kadar hevesli ve istekli görünmüyor. Bunun en büyük nedeni ise Annan Planı döneminde verilen birçok sözün yerine getirilmemiş olmasıdır…
Şöyle bir kenara çekilin ve topluma ve konuşulanlara bakın. O günkü “barış, çözüm, hemen şimdi” söylemleri eskisi kadar gür çıkmıyor. Çünkü toplum olarak “aldatılmışlığın dayanılmaz ağırlığını yaşıyoruz” bugünlerde…
Yarım asırdır, onlarca kez çözüme yaklaşan toplumlar, özellikle 2004 referandumundan sonra, adil bir çözüm bulunacağına inanmıyorlar.
Aksine, mallar üzerinden yapılan politikalar çok daha fazla rağbet görüyor bugünlerde…
Ve bu noktada bunu fırsat bilenler, eskiye oranla çok daha fazla zemin buluyorlar kendilerine.
Tabii bu umutsuzluğun bir nedeni de Güney’deki komşularımızın tutumudur. Orada da belirsizlik sürüyor. Ufak tefek hareketlenmeler olsa da, 2004’deki “hayır”larını önemli ölçüde koruyorlar…
Rumların bir anlaşmayı gerçekten istemeleri için, yeni motivasyonlara ihtiyaç olduğu da bir gerçek. Zaten Rum lider Anastasiadis de bunu, “41 yıl sonra bulunacak çözüm, mutlak adil olamaz. Bir yerde alacak, bir yerde vereceksin. Benim hedefim Annan planını reddeden yüzde 76’nın kabul edeceği çözüm” diye açık açık söylüyor. Yani diyor ki, Rum halkının “evet”e dönmesi için, daha çok taviz vermelisiniz. Ancak, kimse Türk halkının “hayır”a yönelmesini engeleyecek birşeyler yapmayı düşünmüyor. Nasıl olmasa onlar çözüme mecbur mantığı ağır basıyor.
Evet şu anki iklim bu. Kafalar net değil. Birileri adada bir anlaşmanın iki tarafa da getireceği yararları sıralıyor. Deniyor ki, “İş çevreleri, anlaşmayı herkesten fazla istiyor. Çünkü, çözüm olmadığı için her iki tarafta da on yıllardır ekonomik kayıplar yaşanmakta…”…
Öyle mi acaba? Yoksa büyük çoğunluk zaten mevcut statükodan memnun mu? Bence ikincisi.
Rum tarafına bu ihtiyacı gerçekten hissettirecek güç, bence yine uluslararası toplum olacak. Katı milliyetçi takıntıların yerini, gerçekçi politikaların almasını sağlayabilecek tek güç, onlar. Ancak ne yazık ki, şimdilik sadece “eşsiz fırsat” demekle yetiniyorlar. Anlaşmayı isteyen Türkiye’ye “Kıbrıs Cumhuriyeti’ni tanı” diye buyurdukları kadar, anlaşmayı esas istemeyen taraf olan Rum tarafını, asla zorlamadıkları gibi, daha da güçlendiriyorlar. Elinde daha fazla koz veriyorlar.
Öyle görünüyor ki, şu anda zorlamaya da niyetleri yok…
BECEREMİYORUZ…
Başbakan Ömer Kalyoncu, önümüzdeki günlerde Türkiye’ye giderek su konusunu çözüme kavuşturacaklarını açıkladı. İyi de bizimkilerin hazırlayıp, Türkiye’ye gönderdiği plan kabul görmedi bildiğim kadarıyla. Yenisini bilmiyoruz.
Yıllar önce, suyun yönetiminin nasıl olacağını belirleyecek olan “Entegre Su Yönetimi Yasası” çalışması yapıldı. Ama nedense o da çıkamadı, hala yok. Acaba diyorum, yine ideolojik saplantılar mı engel. Baksanıza, DSİ’nin önerisi özelleştirme. Sonunda bu krizin nasıl çözüleceğini sadece biz değil, bizi yönetenler de bilmiyor eminim…
Ne isterse olsun. Bu su projesi öyle bir proje ki, dünyada örneği yok. Bugüne kadar harcanan paranın da haddi hesabı yok…
Ama ne var ki, beceremiyoruz…
Yönetemiyoruz…
Koordine edemiyoruz… İnisiyatif kullanamıyoruz…
Kabaca 1 milyar lira harcanan, belki de adanın kurtuluşu olacak bir proje bile, kaderi bizim elimize kaldığı anda başarısız oluyor… Teknik sorunlar, en ileri teknolojiler kullanılarak aşıldı, birçok köy boşaltıldı, 619 mezar taşındı. Bize düşen, sadece üç kuruşluk yönetim becerisiydi. Maalesef koca projenin verimliliği, yönetmeyi beceremediğimiz için berhava olmak üzere.
Aynen 40 yıldır tükettiklerimiz gibi…
YERİN KULAĞI VAR
GARANTİLER KONUSU:
Aradan geçen yarım asırlık süre gösterdi ki, Rumların Türklere, Türklerin de Rumlara güvensizliği devam ettiği müddetçe, mevcut garantörlüğün kalkması biraz zor… Rumların masaya zorlama bir şekilde aniden getirdikleri bu konuya dalmak, vakit öldürmektir. Bence gündeme alınması nasıl müzakerelerin sonuna bırakıldıysa, toplum önünde tartışması da ertelenmeli ve daha temel konulara bakılmalı. Unutmayın ki, garantörlüğün olmadığı bir referandumda, bizim tarafta “hayır” çıkma olasılığı oldukça yüksektir… Şimdiden kaşımanın alemi yok.
KİM KAZANACAK:
Adada olası bir birleşmeden en kazançlı çıkacak olanların, profesyonel hizmetler, taşımacılık, emlak ve turizm olması bekleniyormuş. Onu bunu bilmem ama, Annan Planı döneminde de yine, AB’ye girerek, dünyayla bütünleşerek kazananın yine biz olacağımız söyleniyordu. Şimdi de herkes bir yerinden kendince birşeyler yontmaya çalışıyor. Sonuç ortada. Bakalım bu kez başımıza ne gelecek…
BİZİM Mİ HABERİMİZ YOK:
Turizm Bakanı Faiz Sucuoğlu’nun, “Turizmde Kriz Zirvesi” başlığı altında sektör temsilcileriyle düzenlediği toplantıda Kemal Deniz Dana’nın, Bakan’ın yanında oturması dikkatlerden kaçmadı. Ataması Akıncı’nın engeline takılan Dana’nın el altından ataması mı yapıldı yoksa, Cumhurbaşkanı’nın onayı olmadan, göreve mi başladı…
BİR BU EKSİKTİ:
Bugüne kadar çok şey görmüş, çok şey yaşamıştık bu ülkede. Ama dün ortaya çıkan vahşet herkese, “bir bu eksikti” dedirtti. Alevkayası bölgesinde çöp poşetine sarılı bir kadın cesedi bulunmuş. Durun bakalım bu gidişle daha neler göreceğiz …
SORMA GİR HANI:
Girne’de yaşanan son olay da gösterdi ki, suçlarda artık uluslararası boyuta geçtik. Eskiden bu tür suçlarda, kimin yaptığıyla ilgili kesin bir hüküm verirdik. Ama artık sosyal yapımız da, işler de değişti. Önceki günkü olayda işyeri sahibi Pakistanlı, bıçaklayan müşteri ise Vietnamlı. Ülke resmen sorma gir hanına döndü. Ülkeye girerken bu insanlarla ilgili hiç mi araştırma yapılmıyor, kimdir nedir, niye geldi diye araştırılmıyor mu..? Bir devlet vatandaşlarını bu kadar güvensiz bir ortama sokar mı?
BEDEL ÖDÜYORUZ:
Kıbrıs Türk Tabipleri Birliği Başkanı Filiz Besim “En büyük başarısızlığımız, 1978’den beri süren sağlıktaki sistemsizliğe çare bulamamaktır… Devlet olamamanın ve kurumsallaşamamanın bedelini hastalar ödüyor” demiş. Öyledir. Bugüne kadar o dediklerinizi yapması gereken siyasilerin bir bedel ödediğini gördük mü ki? Ne olursa olsun yıllardır bedeli hep vatandaş ödüyor…
OLAN MAĞUSALIYA OLACAK:
Mağusa Belediyesi’nin 10 milyon borçlanması ile ilgili başlayan söz düellosuna, Mağusa eski Belediye Başkanı Oktay Kayalp da dahil oldu. Kayalp Arter’i, “Popülist ve beceriksiz bir yönetim anlayışsızlığı ile düştüğü durumu, geçmişe maletmeye çalışmakla” suçladı. Öyle veya böyle, bu şüpheli durumlara müdahale edilmezse, kaybeden ne Arter, ne de Kayalp, bütün bir Mağusa halkı olacak…
ZİRVEDEKİLER
Kudret Özersay: Bizim de buralarda günlerdir yayınladığımız endişelerimizi dile getirmiş, Güney Kıbrıs’ın, hem masada oturmak, hem de uluslararası ittifakları ileri götürmek suretiyle “Halihazırdaki statüko devam edebilir, sorun yok” mesajı verdiğini söylüyor ve “Müzakereler devam ettiği ve iyi gittiği sürece bizim dışımızdaki kimsecikler bu statükonun anormalliğini sorgulamıyor…” diyor. Müzakerelerin ayrıca, uzlaşmazlığın çözülmesi değil, “yönetilmesine” dönüştüğü tespiti de doğru…
DİPTEKİLER
Dumanlı Havalar ve Çelişkiler: BM Genel Sekreteri’nin adadaki temsilcisi bayağı iyimser. “Çözüme hiç bu kadar yaklaşılmamıştı” diyor. Ama aynı gün bir başka ses, ABD Dışişleri Bakanlığı Müsteşar Yardımcısı Amanda Sloat, toprak, mülkiyet ve garantiler konusunda herhangi bir uzlaşı bulunmadığını söylüyor. E, zaten bu üç konuda uzlaşı yoksa, geriye ne kalıyor ki? Bu bir yana, sadece “uzlaşı yok” sözlerini bir ABD yetkilisinden duymanın ayrı bir anlamı var bence. Oldu-bitti faslına girenlere duyurulur…
































