Üç kapılı şeher

31 Temmuz 2018 Salı | 14:50

Bir gezginin not defterinden Kıbrıs

Baf açıklarında adaya küçük bir tekne yaklaşmaktaydı.
Yıl 1815, Mart’ın 11’i, Kıbrıs’ta bahar ayları.
Şafak vakti kara göründüğünde deniz sakindi.
O Türk teknesi İstanbul’dan hareket etmiş Limasol’a demir atacaktı, yolcular arasında İngiliz yazar-diplomat William Turner de var.
Turner, Kıbrıs’ta 22 Mart’a kadar kalacak, Suriye, Mısır, Filistin gibi yerleri ziyaretinden sonra aynı yıl 3 Ekim’de tekrardan Kıbrıs’a gelecek ve 21 Kasım’a kadar adanın çeşitli yerlerini gezip gözlemlerini yazacaktı…

Biz bu yazımızda Galeri Kültür Yayınları arasında yer alan Calaude Deleval Cobham’ın “Exerptia Cypria” adlı yapında yer alan Turner’in notlarından o dönemlerin Kıbrıs’ına ışık tutan bölümleri özetle aktaracak, kimi yerlerde kendi görüşlerimizi paylaşacağız…

Leymosun’dan Larnaka’ya giden Turner 18 Mart günü yanına Yeniçeri olan İbrahim adlı bir Türkü alarak birlikte yola koyulurlar.
Aradippou, Goşşi ve Luricina köylerini aşan iki kişilik ekip Dali’ye varırlar. Zaten Turner’in hedefi de Dali’ye gitmekti.
Dali’de bir eve misafir olduklarını belirten yazar o anı şöyle anlatır:
“Bizi çok candan karşılayan bir köylünün evine gittim. Karısı, Levant ülkelerinde adet olduğu gibi ne el öptü ne de elini alnına götürdü, sadece girişte elimizi sıktı. Bize biraz yumurta verdiler; İbrahim’in yanında getirdiği ekmeği peynir ve şarapla birlikte kendimize güzel bir ziyafet çektik. Ev sahibi ve ailesi o kadar cana yakın ve uygar insanlardı ki ben onları Grek sandığımdan, karısı ve altı çocuğuyla birlikte Müslüman olduklarını söylediğinde şaşırdım. Dört yıl önce Ruslara karşı savaşmak için Constantinopole’a (İstanbul) gittiğini ve Türk ordusunda altı ay görev yaptıktan sonra70 piastres aldığını söyledi.
Karısı pamuk eğiriyordu, ham halindeki pamuğun burada okkası 1 buçuk piastreye satılıyor. Sadece tek odalı kerpiç kulübesi derli toplu ve temizdi; tabanının yarısı diğer kesimden yüksekti…”

Görüldüğü gibi o dönemler bir Müslüman ailede kadın, bir yabancının elini sıkabiliyordu. Bu durumun İngiliz yazarı şaşırtması normal. Çünkü İstanbul’da da görev yapan Turner, Türkiye’de Müslümanların yaşam tarzlarını gayet iyi biliyordu.
Nerde kaldı ki, günümüzde bile siyasal İslam’ın günlük hayatı şekillendirme çabaları arasında bu tür manzaraların sıkça görüldüğü bir gerçek.
Öte yandan yeniçeri İbrahim’in yanında şarap bulundurması da, Müslümanlar için şarabın yasak olduğu o dönemlerde Kıbrıs’taki Müslüman erkeklerin tutumunu göstermesi açısından not edilmeğe değer.
Yazar başka bir gözlemini anlatırken şunları belirtir:
“Kıbrıslı Türkler aslında Levant’ın en uygarları. Müslüman olduğunu söyleyen birçok kişi aslında gizli Grek olup kilisenin bütün yortularını kutluyorlar. Hepsi rahatlıkla şarap içiyor ve birçoğu domuz eti yiyor ki; bu Türkiye’de duyulmuş şey değildir.”


“Anasını…”:
İngiliz yazar aynı gün Dali’de bazı antik yerleri gözlemledikten sonra rehberi İbrahim ile birlikte tekrar Larnaka’ya yol alır.
Yol üzerinde meydana gelen ilginç bir olayı Turner’den okuyalım:
“Larnaca’ya yaklaşırken eşek üzerinde dört Grek köylüyle karşılaştık. İlki geçerken bizi ‘iyi akşamlar’ diye selamladı. Fakat o da ne? İbrahim elindeki sopasıyla adama vurup; ‘anasseny sikdem’ (Türklerin kızınca ya da aşağılamak için ettikleri küfür) dedi. O ve diğer üçü hemen eşeklerinden indiler. Ben İbrahim’e adama neden vurduğunu sorduğumda, yanından geçerken eşekten inmediği için vurduğunu söyledi. Daha sonra burada her reayanın yüksek mevkiden bir Türk’le karşılaştığında eşekten inmesi gerektiğini öğrendim. Tabii ki, bana saygı gösterilsin diye ileride benim adıma böyle hassasiyet göstermesin diye uyarmaktan geri kalmadım.”

Yazarın bu konudaki notları Müslümanlarla Rum Ortodokslar arasındaki statüyü göstermesine örnek teşkil ediyor kanısındayız. Osmanlı topraklarında Müslüman olmayan ve Osmanlıya bağlı uyruklar olan topluluklar, Müslüman ahali karşısında alt sınıfları oluşturmaktaydı…

Yazar Turner’in Lefkoşa’daki Türk kadınlarının güzelliği ile ilgili gözlemleri de var.
Şöyle anlatır:
“Kıbrıs artık kadınlarının güzelliğiyle ya da kötüye çıkmış adıyla (Birçok kaynakta Afrodit efsanesi nedeniyle bir zamanlar Kıbrıs’taki kadınların şehvet düşkünü olduğu söylenir. Yazar o efsanelere atıfta bulunuyor. A.O) veya açık saçıklığıyla meşhur değil. Nicosia’nın Türk kadınlarının, öyle olağanüstü seviyede değilse de genelde güzel olduklarını, ancak çekiciliklerinin yarısını Levant’ın (Doğu Akdeniz) her yerinde kadınların güzelliğini yok eden sık sık hamama gitmeleri sonucu vücut sistemlerinin gevşemesiyle kaybettikleri söyleniyor. Fakat Constantinopole’da kadınların nasıl sıkı örtündüklerini gördükten sonra, burada Frenklerin bile evlerine feraje (ferace) veya yashmaq (yaşmak) olmadan rahatlıkla girip çıkmalarına şaşırdım…”

Demek kadınlar çekiciliklerinin bir kısmını hamamda bırakıyormuş!
Burada da İstanbul’daki kadınlarla Lefkoşa’daki kadınların yaşam tarzları arasında bir fark olduğu, Lefkoşalıların daha serbest bir yaşam yaşadıkları anlaşılıyor.
Turner, adada yaptığı gözlemlerinde şunu da belirtecekti:
“Güneşten korunmak için başörtüsü, başa gevşek bir şekilde bağlanıyor ve hiçbir kadın, hatta Türk kadınlar bile yüzlerini özenle örtmüyor…”

Nöbet geçiren kadın:
İngiliz yazar daha sonra Kıbrıs’tan ayrılır ve Ekim ayında adaya tekrar döner. Bu sefer daha uzun kalacaktır.
Yazar Larnaka’nın çevre köylerini ve kimi manastırları gezmek için yanına aynı Türk rehberi alır fakat bu kez ondan İbrahim olarak değil Mehmed olarak bahseder!
150 kadar Rum’un (O Grek olarak söz eder. A.O) olduğu bir manastıra uğrayan Turner burada tanık olduğu bir olayı şöyle anlatır:
“Manastırın girişini parmaklıklı büyük demir kapı koruyordu; kilise ise küçük ve vasattı. Üzerine haç işlenmiş bir elbisenin önünde diz çöküp dua eden yaklaşık 150 Grek köylüyle dolu olduğunu gördüm. Giysilerinin iş kıyafetleri olduğu görülen kadınlardan biri yere yığılmış, nöbet geçiriyordu. Aptal Grekler kadını kilisede bir Aziz resminin önüne yatırmışlar, sımsıkı bastırdıkları ağzına haçı sıkıştırmaya çalışıyorlardı. Kadının etrafı o kadar kalabalıktı ki, sıcaktan nasıl bayılmadığına şaştım. Ne kadar itiraz etsem de hiçbir faydası olmadı; tek söyledikleri haçın kadını iyileştireceğiydi.”

Hurafelere, büyülere, dinden kaynaklı bilinmez güçlere inanmak sadece Müslümanlara mahsus değildir…

Mağusa’nın hali:
Sene 1815’tir ve fethin üzerinden yaklaşık bir buçuk asır geçmiştir.
O sıralarda bir zamanların şaşaalı ve zengin Mağusa’sı nasıldı?
Bunu gezginimizin birkaç satırlık notundan anlamak mümkün.
Turner bu sefer Mağusa yolcudur ama refakatçisi Mehmed değil onun kardeşi İsmail’dir.
Mehmed’in önemli bir işi çıkmış olmalıydı! Rehberlik de onlar için aile mesleği miydi bilemiyoruz!
Ama anlaşılan odur ki rehberliklerinde kusur yoktu.
Ekip Aynapa üzerinden Mağusa’ya varır.
O yıllarda Müslümanlar dışındakiler kapılardan geçemezlerdi, yasaktı. Fakat Turner’e göre bu durum biraz gevşetilmiş.
Geçmek serbestmiş fakat at sırtında değil.
Yazar Mağusa girişinde ilk gördüklerini şöyle anlatır:
“Kapıdan limana kadar, Türklerin keşfetmeden öteye bıraktıkları bir yeraltı geçidi var. Agha’nın (Ağa) evine kadar, harabeler ile yarısı üst üste yığılan taş ve moloz yığınlarının tıkadığı caddelerde, yerle bir olmuş sarayların enkazı arasında at sürdüm. Mütevazi giyinen bir Türk olan Ağa, beni çok nazik karşıladı ve etrafı gezdirmek için yanıma bir chawush (çavuş) verdi…”

Görüldüğü gibi, aradan yaklaşık bir buçuk asır geçmesine rağmen fetihten kaldığı anlaşılan yıkıntılar olduğu yerde duruyordu.
Taş taş üstüne koymayan Osmanlının, adayı uzun müddet bu durumda tuttuğu anlaşılıyor…

Üç kapılı şehir:
Turner’in “üç kapılı şehir” dediği Lefkoşa hakkında gözlemleri de var. Onun geldiğin yıllarda bu eski Venedik şehri nasıldı?
Yazar Ayasofya’yı anlattıktan sonra gördüklerini şu satırlarla anlatır:
“Nicosia’da Venediklilerden bu kadar az şey kaldığını görmek şok şaşırtıcı! Birkaç temel, üzerlerine Türklerin sefil evlerini kurdukları sarayların kırık dökük duvarları; hepsi bu işte. Mevcut evlerin tümü (Larnaca’dakiler gibi) yağmurdan korunmak için her yıl onarım isteyen kerpiç evler. (…) Sonra hepsi bütün ve sağlam kalan surların etrafında yürüdük. Şehrin sokakları kaldırımsız, sokaklar genelde 15 ayak genişlikte. Şimdi tertemiz olmalarına rağmen kışları buralarda yürümek adeta olanaksız…”

Yazarın bahsettiği o sefil evler bize güzel geliyor.
Venedik dönemindeki taş binalardan sonra 1815 yılında toprak damlı kerpiç evleri görmek şaşırtıcı olabilir.
“Üç kapılı Lefkoşa” sokakları ileride o kerpiç evlerle, o hanaylı, cumbalı evlerle kendine özgü doğulu şirin bir kent havasına bürünecek, o haliyle dışarıdan adaya gelen birçok yabancıyı da etkileyecek, çok kültürlülüğün simgesi haline gelecekti.
Ama Turner için vakit erkendi!

 

Ahmet Okan