Dünkü “Köşemde” Türkiye ile Yunanistan arasında İstanbul’da başlayan “istikşafi müzakereleri” yorumlamaya çalışmıştım.
Çünkü “beş yıl sonra” denilen ve TC ile Yunanistan arasında yeniden başlayan müzakereleri, Kıbrıs’ta çözüme ulaşılması yönünden çok önemsiyordum.
Bu arada “istikşafi müzakerelerle” igili haberleri tararken öğrendim: Meğer 5 yıl sonra başladı denilen geçen günkü müzakerelerin 61. turu gerçekleştiriliyormuş!
Tabi önce cehaletime tükürdüm, sonra bu müzakereleri çok ciddiye aldığıma yandım! Neyse ki dizi filmler gibi uzatıla uzatıla 61’i bulan ve hâlâ devam etmekte olan bu müzakereler silsilesi, bu kez de bundan sonra Atina’da yapılacak bu turun 2. ile devam edecekmiş!
Öte yandan geçen gün İstanbul’da gerçekleştirilen İstikşafi müzakerelerle ilgili haberlerden ise öğrendiklerim şunlar oldu:
İSTANBUL’da Vahdettin Köşkün’de gerçekleştirilen Toplantıda, 60. turda ele alınan konular değerlendirilmiş. Bundan sonra ise mevcut durum ile geleceğe yönelik sorunlar ele alınacakmış!.. Türkiye’nin bu müzakerelerin devamıyla ilgi görüşü ise medya ve siyasi çevrelere, “Ege dahil tüm sorunların çözümünün mümkün olduğuna yönelik inancının devam etekte olduğu” şeklinde yansıtıldı.
Yunan cephesi ise İstanbul müzakereleriyle ilgili görüşünü hükümet sözcüsü aracılığıyla şöyle duyurdu:
“Hedef Ege ve Doğu Akdeniz’de kıta sahanlıyla münhasır ekonomik bölge sınırlarının belirlenmesi konusunda gelecekte olası müzakere imkânı olup olmadığını incelemektir. İstikşafi görüşmeler ilerlerse Başbakan Miçotakis neden Erdoğan’la görüşmesin…”
DOĞRUSU moralim bozuldu! Şöyle ki Türkiye medyasında her halde tüm dikkatlerin pandemiyle ilgili haberlere çevrilmiş olmasından kaynaklı olacak, bu müzakerelere dönüp bakanın olmadığı gerçekte; meğer 61. gerçekleştiriliyormuş, demek ki bugüne kadar tırnaklık ilerleme sağlanamadı ki Doğu Akdeniz’de sular durulacağına beterince ısınmış durumda!
Nitekim bir yandan Münhasır Ekonomik bölgeler iki ülke arasındaki husumeti artırırken öte yandan Yunanistan’nın silahlanması nedeniyle de çatışma olasılığı artmış!.. Üstelik artık bölgede sadece Türkiye ile Yunanistan yoktur! Yunanistan cephesinde yer alan Fransa, Mısır, İsrail, ve Amerika’nın Girit adası açıklarına demir atmış uçak gemisi… Bile vardır!
Kısaca Türkiye ile Yunanistan’nın böylesi istikşafi müzakerelerle barışçı bir sonuca ulaşmaları mümkün değildir.
PEKİ gerçekte Doğu Akdeniz’de gelişen bu olayların asıl çıkış nedeni ve odağı olan Kıbrıs siyasi sorunu ne olacak?
Kıbrıs siyasi sorunu devam ettikçe Kıbrıs Türk halkının harcanırken kararan geleceği ne olacak?
Kıbrıs Türk halkı kaç yıl daha Rum-Yunan tarafının üzerine serdiği siyasi ekonomik ambargolar, baskılarla kendi “topraklarının” tutsağı olarak yaşamaya devam edecek?
Daha kaç kuşak Kıbrıs Türk genci bu adada siyasi tanınmamışlık nedeniyle “kimliksiz” ve işsiz yaşamaya mahkûm kalacak?.. Dolayısıyla artık karar vermeliyiz: ***
ARTIK KARAR VERMELİYİZ: Ancak bu “kararı” vermeden önce bir toplumsal konsensüse varmalıyız:
Biz bu adada ne istiyoruz? İki ayrı devlete dayalı çözüm mü? Yoksa federal sisteme dayalı çözüm mü?
Yoksa “Halkların kendi kaderini tayin hakkını” kullanarak Kıbrıs’ın Kuzey’inde Türkiye’ye tabi bir Kıbrıs Türk yönetimi mi?
Yıllardır ilkesizlik sarmalında ve kendi içimizde bölük pörçük olmuşluğumuzla; “ne istediğimizin” bile kararına varamamanın siyasi zafiyetinde heyamola çekiyoruz!
Böylesi bir siyaset kompleksiyle davamı kazanılır? Kazanılmaz! ***
YAZ-BOZ’UN NEDENİ; “Korona vürüs” dediğimiz yezit KKTCD’de 2020 yılının Mart ayında, şimdilerde Cumhurbaşkanlığına atlamış Başbakan Sn. Tatar’ın kucağında açmıştı gözlerini.. Sevgili evladımız o günden beridir bizimle yatıp kalkıyor ve maşallah gitgide palazlanıp gelişiyor!
Yaramaz çocuk ama! Kabına sığmıyor, ona buna bulaşıyor! Şimdi de Ersan Saner Hükümetine nanik çekiyor! Ve ne oluyor? Lefkoşa ile Girne’yi kapattırıyor!
OLAYIN meali ise şu oluyor: Demek ki pandemi iyi yönetilemiyor! Zaten bugüne kadar olagelen uygulamalara taktığımız “lakaptan” belli: “Aç kapa-kapa aç tedbirleri!”
Bir yerler kapanırken bir başka yerler açılıyor.. Açılanlar kapanırken bu kez de kapatılanlar açılıyor..
Tutun ki İstanbul’un bir semti kadar bile değiliz ama koskoca bir memleketmişiz gibi neyse virüsün dünyadaki yaramazlıkları benzerlerini aynen yaşarken yaşatıyoruz!
(Buna karşın hâlâ çok iyi durumda olduğumuzu itiraf etmelyiz.)
O halde şikâyetim ne? Sabahtan akşama, akşamdan sabaha sürekli alınan bu açtım kapattım kararlarlarına artık kuşku ile bakmaya başladım!
NİTEKİM: Önce “Bulaşıcı Hastalıklar Üst komitesi” ile Hükümet arasında bu “aç kapa, kapa aç” konusunda doğru orantılı bir uzlaşı göremiyorum.
Sağlık Kurulu elbette kive her şeyden önce, halkı “virüsten” korumak için yapılması gereken her neyse onu yapacak, tedbirlerini de bu hedefi gözeterek alacaktır.. YANİ: “Alınan tedbirler nedeniyle mağdur duruma düşen, batan, iflas eden, gizli işsizlikle boğuşan “özel sektörün” durumu Sağlık Kurumunu hiç ilgilendirmez ilgilenmek zorunda da değildir çünkü görevi her halükârda salgını önlemek yurttaşları virüsten korumaktır.
NE var ki hükümet “Sağlık Üst Kurulu” gibi düşünemez dolayısıyla istediği tedbiri alamaz! Nitekim işittiklerimle ellediklerimden dolayı öğreniyorum: Hükümet “öne çıkan çok önemli bazı özel sektör temsilcileri tarafından sürekli baskı altında tutuluyormuş!”
Zaten sosyal medyada da ayazlanıyor! Tutun ki bu baskı sonucunda da kararlar yazboz olmaktadır:. (Burası küçük ülkedir Mağusa’dan çağırsam bir dakika sonra Güzelyurtta işitilir. Nitekim geçenlerde “debrem oldu” dediğimin ardından bir dakika sonra sosyal medyada nerede nasıl sallandıklarının anlatımlarını okuyordum!) Uzatmadan sadede geleyim:)
ÇOK ayrı bir konu da olsa olayın esası bugüne kadar doğru dürüst geliştirip olgunlaştıramadığımız devlet zafiyetimizin her olayda her bağlamda her karar ve uygulamada yüzümüze gözümüze bulaşmasıdır!
Şöyle ki bizatihi kendi “kurumlarını” bile “düzgün ve sağlıklı, işlevlerine uygunlunca çalıştırmayı başaramayacak kadar..
Kısaca yargı, yürütme, yasama üzerinde şekillenecek “kuvvetler ayrığını” KKTC’nin “kuvvetler dengesi” haline getiremedik.
Eğer zaman zaman Başkanlık Sistemine” geçmeliyiz diyorsak budur nedeni devletin kendi kendi kurumları işlev ve bütünselliği ile iradesinin, yönetim erki olarak yansımasıdır.
Çok cici parlamenter sistemimiz hâlâ ahbap çavuş ve kişisel çıkar ilişkilerinde devam ederken; doğal olarak pndemiyi de bu “çarkın” dişlileri arasına kaptırmak kaçnılmaz olur!
































