ManşetPoli

Türk’ten Türk’e Kampanyası


“Makul” Kıbrıs Türkünün Peşinde 2: “Türk’ten Türk’e Kampanyası”

Kıbrıs Türk milliyetçiliğinin, özellikle 1950’lerde yaratmaya çalıştığı “makul Kıbrıs Türkü” serüvenine bakmaya devam ediyoruz. Osmanlı’nın egemenliğinin adada 1914 yılında sona ermesiyle birlikte, Kıbrıs Müslümanlarının bir çeşit arafta kalma hallerini daha önce defalarca irdeleme fırsatı bulmuştum. Bence bu dönem, daha sonra kendilerini adlandıracakları şekliyle Kıbrıs Türklerinin “diasporik” bir topluma dönüşmeleri dönemidir de. Doğrudur Kıbrıs Müslümanları asırlardır Kıbrıs’ta yaşamaktadırlar fakat onların ve beraber yaşadıkları diğer gurupların farklı farklı uluslara ait olma tahayyülleri ve serüvenleri onların diasporik bir krize girmelerine neden olacaktı. Ne demek istediğimi diasporanın anlamını açıklayarak anlatmaya çalışacağım sizlere.

James Clifford’a göre bugünkü “diaspora” kavramı uluslararası arenada kendilerine destek arayan ve yaşadıkları ülke içinde etki yaratabilmek adına başka bir “anavatan” arayışı içine giren toplulukları anlatmak için kullanılır. Tabii ki farklı farklı diaspora gurupları vardır ve farklı faklı nedenlerden dolayı diaspora gurubu olarak anılacak toplumlar vardır. Kabaca Diasporaların ortak özellikleri arasında: “ortak bir anavatan mitolojisi,” yaşanılan ülkeden “yabancılaşma,” “anavatana” dönme isteği, “anavatanla” ilişkileri güçlendirme çabası gibi daha çok yaşanılan ülkede azınlık olan veya ülkedeki çoğunlukla farklı tahayyüller paylaşan gurupların duygusal buhranları vardır. Bu tür topluluklar hep bir yok olma içgüdüsüyle hareket ederler. Ve yok olmamak için hep bir kimlik farkındalığı sarmalında kalırlar.

İşte Kıbrıslı Müslümanlar veya Kıbrıs Türkler de  (özellikle elitleri) Osmanlı’nın Birinci Dünya Savaşı’nı kaybetmesi ve tarihe karışmasından sonra, yeni kurulan Türkiye Cumhuriyeti’ne “Anavatan” olarak sarılmışlar ve önceliklerini hep “Türk” olarak kalma veya daha da “Türk” olma üzerine kurgulamaya çalışmışlardı. Bundan dolayı Türkiye’deki gelişmeleri birebir takip etmişler ve kendilerini hep Türkiye’nin gözünde nasıl daha “makul” bir Türk olarak kabul ettirmenin yollarını aramışlardı.

carsi turkten turke DAYAK(8)

Tabii korkularını besleyen en önemli olgu ise adada gittikçe ekonomik, psikolojik, siyasal ve sosyal mekanlardaki tahakkümüyle kendini her geçen gün biraz daha hissettiren Yunan milliyetçiliği olmuştu. Sosyal ve fiziki peyzajın dönüşmesi, Kıbrıslı Türklerin diasporik duygularını daha fazla perçinliyordu. Yükselen her Neo-Hellenistik yapı, sokaklarda düzenlenen her “zito enosis” eylemi, açılan her Yunan asıllı ticari bir bina, gittikçe mavi beyaza dönüşen mekan, onların yaşadıkları yerle olan yabancılaşmalarına katkıda bulunuyordu.

Yunan milliyetçiliğinin tüm alanı kaplaması, çarşıdan, pazara, Belediyelerden, devlet dairelerine her şeyin biraz daha Yunanlaşması veya diğer bir deyişle Hellenleşmesi, bu küçücük toplumun biraz daha içine kapanmasına neden oluyordu. Mary Douglas, bu tür içine kapanık, sekteriyal veya enklavist toplumların en büyük korkusunun toplum üyelerinin dışarı sızmasıdır diye iddia eder. Bu tür enklavist toplumlar etraflarına kendi kendilerini güzelleyen bir çeşit mağduriyet duvarı örerler ve “yok olma” korkusunu her gün tekrardan üreterek, yok olmamak için “birlikte” olma talebinde bulunurlar. Herhangi alternatif bir tanım onların birlikteliğine bir çeşit tehdit olarak algılanır. Bir çeşit abluka psikolojisi tarafından teslim alınan bu tür toplumlar, yükselen yıldızları, aşırı öne çıkanları, “dışarıyla” fazla ilişkisi olanları sevmezler ve bir çeşit kendi standartlarını oluştururlar.

“Dışarısı” bu tip diaspora toplumlar için “tehlike” demektir. Onun için birlik beraberlik çağırısı altında “hep-birliktelik” devamlı bir şekilde gündemde tutulur. “hain” ilanı çokça ve kolayca yapılır. Çoğu kendilerini getolara ve ekonomik geleceklerini etnik marketler üzerine kurarlar: “Yahudi mahalleleri, China Town, Göçmen mahalleleri, Azınlık mahalleleri v.s.

[images_grid auto_slide=”no” auto_duration=”1″ cols=”four” lightbox=”no” source=”media: 158200,158203,158202,158201″][/images_grid]

Diasporik toplumları devamlı hakimiyeti altında tutan diğer bir durum ise melankolidir. Hep bir “asrı saadet” ve “mekan” nostaljisi onların geldikleri yeri veya zamanı aşırı bir güzelleme nostaljisine tabii tutar. Bir süre sonra yaşadıkları yere yabancılaşmış bir topluluk olarak kendilerini bir çeşit “sürgünde” hissetmeye başlarlar.

Kıbrıslı Türkler açısından da 1960’lara kadar bu “sürgün halinin ve “yok olma” duygusunun yoğun bir şekilde yaşandığını biliriz. Dönemin şiirleri hep bir “anavatan” özlemi ile dolup taşıyordu. Mesiyanik bir beklenti onları bir eşikte hapsetmiş ve “toplumsal var oluş” adı altında yapılacak siyasetlerin doğmasına neden olmuştu. Neydi bu siyasetler?

Yukarıda giriş cümlelerinde söz ettiğim gibi “birlikte olmak” en büyük eylem haline dönüşmüştü. Tabii kimdi bu birlikte olması gerekenler? O dönemki siyasetlere baktığımızda, komünistler bu birlikteliği oluşturacak “Biz” içerisinde yoktular. Onlar birliği bozanlar olarak sunuluyordu. Rumlarla iş yapanlar da bu birlikteliği bozuyordu. “Biz” tabii ki daha iyi tanımlanmalıydı. Özellikle 1958 yılında patlayan toplumlar arası kavgadan sonra, “Bizden” olmayanları belirlemek daha çok “kolaylaşmıştı.” Liderliği desteklemeyenler bizden değildi, Türkçe konuşmayanlar bizden olamazdı; öyleyse 33 Kıbrıs Türk köyüne ek öğretmenler gönderilerek Türkçe konuş kampanyaları başlatılacaktı. Şiddetin ortalığı tahakkümü altına almasıyla Kıbrıs Türk Milliyetçi liderleri artık “Biz” siyasetini söylemden eyleme geçirtebilirlerdi.

Bütün bu çatışmalardan sonra artık diaspora toplumu gibi muamele de görmek istemiyorlardı. Bu dönemde arkalarına Türkiye yönetimini almayı başararak İngiliz yönetiminden birçok talepte bulunmaya başlayacaklardı. Kıbrıs’ta oluşacak “Vatan” talebi de bunların içerisindeydi. Adayı taksim ederek arzuladıkları “Vatana” kavuşacaklarını umuyorlardı. Sürgün bu şekilde sona erecekti.

Bir süre bunun için kan dökmekten çekinmeyeceklerdi. Bunun gerçekleşmeyeceğini anlayınca önerilen “ortak vatan” Cumhuriyeti’ne evet demek zorunda kalmışlardı. Fakat bu yeni ortaklığın yaşayabilmesi için hem sosyo-ekonomik, hem de siyasal olarak sağlam temeller atmaları lazımdı. Bunun için ayrı “Vatan” için hazırladıkları programları bu defa ortak olacakları “Ortak-vatanın” ayrı ayrı birlikteliği için uygulayacaklardı. Ayrı vatanları yoktu ama ayrı Cemaat meclisleri vardı, ayrı belediyeleri, hatta ayrı Ticaret odası, ayrı kulüpleri v.s.

Tabii Yunan milliyetçiliği de buna yardımcı oluyordu. Kıbrıslı Türkler için önemli olan kazanılmış bazı pozitif ayrımcılıkları istemiyorlardı. Onların bakış açısına göre Yunanistan’a bağlanmalarına bu küçücük “diaspora” toplumu engellemişti. Onlara olan bu öfke zamanla büyüyerek 1963 yılında “Ortak Vatan’ın” yıkılmasına kadar gidecekti.

Neyse konuyu fazla dağıtmadan 1958-60 yılları arasında uygulanan “Biz” projelerine dönelim. Bu dönemde, Kıbrıs Türk liderliğinin 1958 yılında başlattığı “Türk’ten Türk’e kampanyası” yukarda söz ettiğim arka planı en iyi gösterecek kampanyalardan biridir. İlginç bir şekilde bu kampanya Londra ve Zürih anlaşmalarıyla hız kazanmış fakat daha sonra vatandaşların artan şikayetleri ve Türkiye Büyükelçiliğinin müdahalesiyle son bulmuş ve zorunluluktan gönüllü bir kampanyaya dönüştürülmüştü.

[images_grid auto_slide=”no” auto_duration=”1″ cols=”four” lightbox=”no” source=”media: 158208,158207,158205,158204″][/images_grid]

Rahmetlik Rauf Denktaş’ın kurduğu Nacak Gazetesi bu kampanyanın en güçlü savunucularından olmuştu. Gazetede yayımlanan bu cümle kampanyayla “var oluş mücadelesinin” bağını göstermesi açısından  önemlidir: “Bu adada hür bir cemaat olarak yaşamak için iktisaden mümkün mertebe müstakil olmamız şarttır. İktisaden çürümüş̧ bir varlık kölelik etmeye mahkûmdur. Bunu takdir edebilmemiz istikbale emniyetle bakmamızın en parlak delilidir” (Nacak, 10 Temmuz 1959).

Kampanyanın daha efektif olması için Kıbrıs Türk Kurumlar Federasyonu bir de çarşı murakabe ekibi kuracaktı. Kıbrıslı Türkler artık devamlı gözlem altına alınmıştı. Rumlarla yapılan her türlü alışveriş kontrol ediliyordu. Kıbrıslı Türklerde olmayan malzemeler hariç Rumlardan her hangi  bir mal satın almak yasaklanmıştı. Murakabe ekipleri insanlara anında müdahale edip mallara el koymaya ve para cezası kesmeye başlamışlardı. Murakabe ekipleri hariç bazı yerli üreticiler de bunun takipçisi kesilmişlerdi. Örneğin elimizdeki bir belgeden Kıbrıs Türk kunduracılar birliğinin Salih isimli seyyar satıcıyı Rum malı “Alfa” marka kundura satın almak ve Selmiye meydanında pazarlamakla suçlamışlardı. KTKF’nin murakabe ekipleri devamlı bu tür ihbarları değerlendirmekte zorlanıyorlardı.

Ticaret sadece çarşı için kısıtlanmamıştı. Türk’ten Rum’a taşınmaz mal satılması da yasaklanmıştı. KTKF’nun  izni olmadan hiç bir mal satılamazdı. Sadece Türk bir müşteri bulunmadığı hallerde Rum’a mal satılabilirdi. Birçok hallerde bu tip kısıtlamalar malın piyasa değerini de düşürtüyordu.

Kampanyanın yoğunlaşması ve özellikle 1959 yılından sonra sistematikleşmesinden sonra halktan gelen şikayetler çoğalacaktı. İddialara göre Rumlardan toptan mal alan bazı tüccarlar bunları dönüp Türklere fahiş fiyatlara satmaya başlamışlardı. Türk çarşısı pahalılıktan inlemeye başlamıştı. 10 Temmuz 1959 tarihli Nacak gazetesi, çarşıda oluşan fiyat farklarını kabul etmekle birlikte bunun geçici bir durum olduğunu iddia etmişti:

“Çarşımızı boşaltmayalım. Geçenlerde bir arkadaşım mesleğine elzem küçük bir şey arıyordu. Türk çarsısını aradı taradı bulamadı. En nihayet komşu çarşıdan getirtti. Getirtti amma fiyatı azami 125 mili aşmayan bu eşya için iki mislini ödemeye mecbur kaldı. Komşu çarşıdaki tüccar o eşyanın Türk çarsısında bulunamadığını anlamış̧ olacak ki, geçer fiyatı istemeyi aklından bile geçirmedi. Türk çarşısını genişletmek bu küçük misalden de görülüyor ki her Türk ferdi için daha elverişli olmaya mukadderdir. Belki bugün yeni kurulan ticarî müesseselerin başlangıç masraflarını karşılamak için birkaç kuruş̧ daha fazla ödemeye mecbur kalıyoruz; fakat ilerisi için kendi kendimize bir yatırım yapmış̧ oluyoruz. Kısacası ileride maruz kalabileceğimiz herhangi bir iktisadî bir baskıyı önlemiş̧ oluyoruz. Türk çarsısında bulamadığımızı komşu çarşıdan fahiş̧ fiyatla tedarik etmek mecburiyetini şimdi verdiğimiz ehemmiyetsiz fiyat farklarıyla bertaraf etmiş̧ oluyoruz. Komşu çarşıdaki bazı çeşitlerin biraz ehven fiyatları hiç şüphesiz celp edicidir. Fakat bunun muvakkat olduğunu gözden kaçırmamalıyız. Ticarette muhasımı iflas ettirmek maksadıyla bir müddet için daha ucuz satıp ziyana katlanmak tarih kadar eski bir taktiktir. Muhasım bir defa ortadan kalktı mı fiyatlar hemen yükselir ve alıcılar o zaman geçmişleri de ödemiş̧ olurlar. İşte çarşı monopolü bu şekilde yine bir ellerine geçerse o sözde ucuz fiyatlar ani olarak ortadan kalkacak ve yerine keyfi ve fahiş̧ fiyatlar hüküm sürecektir.

Evet ticaret kurallarının bir savaş metodu gibi algılandığı bir döneme girilmişti. Öte yandan sorun sadece pahalıya mal satmak değildi. Bazı hallerde görevli murakabe ekipleri şiddete bile başvurmaya başlamışlardı. Rum tarafından mal alan bazı fakir vatandaşların tartaklanma haberleri dolaşmaya başlamıştı her tarafta. “İki bağ maydonoz için adam dövülüyordu” lafı o dönemden kalmadır. Kimse artık kahvelerinde bile koka kola satamıyordu. Bu dönemde piyasayı Türk meşrubat şirketleri dolduracaktı. Fikret kola, Bel kola, Star kola v.s. Bugün sizlerle o dönemde müşterilerinin çoğu Kıbrıslı Rum olan bir kahvecinin 5 Ocak 1960 tarihli şikayet mektubunu paylaşmak istiyorum:

“Ben aşağıda imza sahibi Lefkoşa sakinlerinden Ali Onbaşı Hüseyin aşağıdaki hususat hakkında tarafınıza istidat ederim.

Takriben 90 yaşında bir kahveciyim, kahvehanem Lefkoşada Saray Meydanı hükümet dairelerinin bulunduğu mahalde bulunmaktadır. Kahvehane için 7 lira aylık ödemekte ve ayrıca yanımda bir de garson çalıştırmaktayım. Eskiden beri hükümet dairlerinde Rum müşterilerim bulunmaktadır. Bu müşterilerim benden çok kereler Koka-Kola talep etmektedirler. Fakat bunların isteklerini yerine getirmemekteyim çünki Koka-Kola içkisine boykot yapılmaktadır. Son zamanlarda verdiğim aylığı ve yanımda çalıştırdığım işçinin yevmiyesini kazanamıyorum. Bunun için bana yalnız Rum müşterilerime satılmak üzere Koka-Kola satmak için müsaade verilmesini tarafınıza reca ederim.”

Bu tip masum istekler bile reddedilecekti. Girne’deki Milli Arşiv’deki Federasyon arşivinde bulduğumuz bu mektubun üzerine düşülen notta ise şu yazıyordu, “Bel kola satsın.” Bu tür baskılardan dolayı bazı müşterisi Rum veya İngiliz olan kahveciler bazı taktikler geliştirmeye çalışmışlardı. Piskobu üsleri yanındaki bir kahvehane, Koka-Kola isteyenlere Bel-Kolayı servis etmeden önce bardağa dökerek satmayı deniyordu. Bu tip kısıtlamalara karşı oluşan tepkiler yanında murakabe ekiplerinin yarattığı şiddet olaylarıyla ilgili şikayet mektupları da KTKF başkanlığının önüne yığılmaya başlamıştı. Liderliğe göre bazı murakabeciler kraldan fazla kralcı gibi davranıyorlardı. Örneğin Denktaş bu gençlerden bazılarının çarşıda rahatsızlık çıkarttıklarını Ticaret odasının çıkarttığı bir dergide şöyle anlatacaktı: “Bazı gençler murakabenin mevcudiyetinden istifade ederek çarşıda bir nevi derebeylik ihdas etme yoluna gittiler.”

Bu tip şiddet eylemlerinden bir tanesini Fethi Ata Dayanç adlı bir vatandaşın Rauf Denktaş’a gönderdiği 10.9.1959 tarihli telgrafından da görebiliriz:

“On beş şilin alacağım olan bir müşterimden para yerine mal aldığım için Türk Çarşısı murakabesinden vazifeli üç şahsın hücumuna uğradım ve ağır yaralandım. Nizam ve asayiş namına bu gibi hallere son verilmesini tavassut etmenizi rica ederim.”

Dönemin KTKF başkanı Denktaş ise kampanyayı sonuna kadar savunmuştu. Kampanyanın başarılı olduğunu iddia etmiş ve kampanyadan vaz geçilmesini hatalı bulmuştu. İki senelik kampanya boyunca neler elde edildiğini şöyle sıralamıştı:

“İki sene olmadan bankalarımızdaki mevcut yükseliverdi. Portakal, Patates ihraç eden kooperatif şirketleri kurduk, Türk tüccarının elde ettiği acentelikler yüzleri aştı. Tüccar ticaret zihniyetiyle harekete başladı. İhtikara sapanlar oldu. Haberdar oldukça bu gibileri doğru yola hüsnüniyetle harekete davet ettik. Hala daha Türk çarşısının Rum çarşısından daha pahalı olduğunu iddia edenler vardır. Fakat Türk çarşısı meydana geldikten sonra bu anormal durum kalkacaktır.

Bir hamlede meydana gelen endüstrimiz de ümidimiz fevkindedir. Tel fabrikası, demir mobilya sanayi, potin boyası, hafif içkiler, meyve suları sanayii, modern bir makarna fabrikası, içki ve şarap sanayii, sigara fabrikası, kireç ocakları, tuğla sanayii, iç çamaşırları örme (Trikotaj sanayii), kundura fabrikası, balcılık işletmeciliği, otel işletmeciliği, sinema işletmeciliği, süt müstahzarları sanayii ve işletmeciliği ve peynir tereyağı fabrikası gibi hamlelerin yüzde 95’i son iki senenin neticesidir.”

Rauf Denktaş belki de haklıydı ama bu ekonomik gelişme anındaki yapılan uygulamalar ve üslup Kıbrıs Türkü’nün büyük bir kesiminin bu dönemi hatırlarken gurur duydukları bir dönem değil de, Kıbrıs Türk toplumundaki haksızlıkların inşa edildiği despotik bir rejimin ilk denemesinin yapıldığı ilk süreç  olarak görürler. Evet rahmetlik Denktaş bey haklıdır şu an piyasadaki kıdemli tüccarlarımızın ve iş adamlarımızın çoğunun ortaya çıkışı böyle bir boykot ve millileştirilmiş bir çarşı sonrası ortaya çıkmıştı. O döneme kadar memleketteki üretimde olan iş adamı sayısı iki elin parmaklarını geçmiyordu. Hatta o dönemde kurulan bazı KİT türü işletmeler (Saray otel, Vakıf çiftlikleri, Kooperatif Merkez bankası gibi) ve kooperatifler ise bugün dış sermayeye karşı elimizdeki son kaleleri oluşturan ve özelleştirmemek için mücadele ettiğimiz kurumların ataları sayılırlar. Fakat bu tür etnik çarşı kurma girişimleri aynı zamanda aynı coğrafyayı paylaştığımız diğer toplumla kurulacak karşılıklı bağımlılık ilişkilerini de dinamitleyecekti. Doğrudur, Kıbrıs Türkü Rumlara olan aşırı bağımlılığından kurtulması sağlıklı bir gelişmeydi ama bu tür ilişkinin karşılıklı bağımlılığa dönüşmeyip paralel ekonomilere dönüşmesi, ilerinin bölünmesinin de tohumlarını atacaktı.

Bu dönemde ilginç bir şekilde KTKF, Dr Küçük ve Denktaş’ın yönetiminde gerçekleşen bu kampanyanın sona erdirilmesi 1960 yılından sonra adaya gelen Türkiye Büyükelçisi Emin Dirvana’nın müdahalesiyle olacaktı. Denktaş bu müdahaleyi şöyle anlatır anılarında:

“Dirvana geldi ve ikinci, üçüncü gece Dr. Küçük bir yemek verdi. Dr. Küçük de bu şikâyetleri işittikçe bunalıyordu. O gece Dr. Küçük’te kiraz gördük ilk defa olarak. Kiraz Rum tarafından gelir. Ben şaka olsun diye ‘Neredendir bunlar? deyince iş meydana çıktı. Dirvana çullandı bize ‘Bu iş olmaz, yürümez. diye ve orada bu iş durdu. Belki de daha fazla devam etmesi de doğru olmayabilirdi. Ben onu da bilmiyorum. Artık barış̧, görüş̧ olmuş̧, Cumhuriyet ordusu falan. Kendiliğinden söndü gitti o da” (Denktaş, 13 Temmuz 2003)

 

Ayrıca Bakınız :

Ulvi Keser, “Kıbrıs Türk Mücadele Tarihinde Kıbrıs Türk Kurumları Federasyonu- Nacak İşbirliği ve Ekonomik Kalkınma Gayretleri,” History Studies, Volume 4/1 2012

[newsbox style=”nb4″ title=”POLİ 285″ display=”tag” tag=”285″ number_of_posts=”5″ sub_categories=”no” show_more=”no” post_type=”post”]
Etiketler

İlgili Makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Göz Atın

Kapalı
Başa dön tuşu
Kapalı