Havadis Gazetesi | Kıbrıs Haber
Köşe Yazarları

TÜRKİYE’DE HAYIRLI BARIŞ…

12 Eylül cuntasının, yasalarla kendisini garantiye aldıktan ve cunta lideri Kenan Evren’i Cumhurbaşkanı seçtirdikten sonra düzenlediği ilk seçimde, beklenmedik bir şekilde Turgut Özal’ın ANAP’ı tek başına hükümet olmuş ve yine beklenmedik bir şekilde Türkiye liberalizme kapılarını açmıştı.

“İthal ikameci” bir neslin yetiştirdiği öğrenciler olarak Özal’ın ne yapmaya çalıştığını anlayamıyorduk.
“İthal ikameci” ekonomik sistemde sık sık kullanılan devlet-millet kelimeleri kulağımıza hoş geldiği için elbette Özal’ın yaptığı kötü bir şeydi.
Çünkü devlet ve milletin karşısına kişiyi ve hür teşebbüsü koyuyordu.
Cuntanın kanlı döneminden sonra böylesi bir liberizasyon fırtınasına tutulup da kafası karışan üniversiteliler olarak karşı çıkmamıza rağmen gelen nimetlerden de yararlanıyorduk elbette.
O dönemde telefon sahibi olmak (telli telefondan bahsediyorum, ev telefonundan), telefonda serbestçe konuşuyor olmak hem lükstü hem de devletin güvenilir vatandaşı olmayı gerektirirdi.
Düşünün ki biz Kıbrıslı öğrenciler “(ve aslında bütün öğrenciler) Kızılay’daki PTT’ye gider, sıraya girer, numaramızı yazdırır ve uzun uzun beklerdik.
3-5 dakika ile sınırlı bir telefon görüşmesi için saatlerimiz harcardık. Üstelik dinleniyor olmamız da cabasıydı.
Bu “dinleniyor” olmayı koyu Kıbrıslı aksanıyla bertaraf etmeye çalışırdık.
Neyse, Özal ile birlikte telefon da liberalleşti ve her köşeye bir telefon kulübesi monte edildi.
Üniversite kantinlerine de öyle.
Okulun kantininde jetonlu telefon olması bizim için büyük bir nimetti.
İstediğimiz zaman Kıbrıs ile konuşabiliyorduk.
Okulun büyük kısmı Ankara dışından gelen öğrencilerden oluşuyordu.
Dolayısı ile onlar için de büyük nimetti telefon.
İşte böyle telefon keyfi yaşadığımız günlerden birinde okuldaki sivil polisler Ali isimli bir arkadaşımızı alıp götürdüler.
Olayın yakın tanığıydım çünkü ankesörlü telefona yakın bir yere oturmuş ve Ali’nin telefon görüşmesinin bitmesini bekliyordum.
Ali’nin anlamadığım bir dilde konuştuğunu fark etmiştim ama pek üzerinde durmamıştım çünkü arkadaşlar benim konuşmalarımı da anlamıyorlardı ve “ne diyorsun Kıbrıslı” diye tekrar etmemi istiyorlardı.
Sivil polisler geldiler, Ali’nin elinden telefonu aldılar, tutuklayıp götürdüler.
Ali’yi bir ay sonra görecektik.
İşkenceden perişan haldeydi.
“Kardeşim sana ne oldu” diye sorduğumda “Kürtçe konuştuğum için oldu kardeş” yanıtı verecek ve beni dehşete sürükleyecekti.
Ali Diyarbakırlı idi.
Annesine telefonda halini anlatıyordu. Kürtçe konuştuğu için tutuklanmıştı.
Gayet saf bir şekilde “ne yapayım kardeş annem Türkçe bilmiyor ki” deyiverecekti.
Benim gibi saftirik Kıbrıslının Kürt realitesi ile tanışması böylesine dehşetengiz oldu.
Sonra alıştım ve öğrendim.
“MİT ajanı olmasıyla övünen, geçenlerde ölen Mahir Kaynak hocamızdı.
Ekonomi dersi veriyordu ama dersin büyük bölümünün ekonomiyle alakası yoktu.
“Siz vardan yok, yoktan var edilmeyeceğini sanıyorsunuz ama ediliyor” gibi “mucizevi bilimsel tespitler yumurtluyordu.
“Kürt yoktur, onlar dağda karda yürüyen ve kırt kırt sesler çıkaran Türklerdir” gibi ırkçılığın da ötesinde saçmalıklar anlatacaktı.
Her anlattığında da sınıftaki Kürt kökenli arkadaşların öfkelerinin dalga dalga kabardığına şahit oluyordum.
Biçareler öfkeleriyle baş başa kalıyorlardı çünkü en küçük bir itiraz halinde başlarına Diyarbakırlı Ali’den farklı bir şey gelmeyeceğini çok iyi biliyorlardı.
Mezun olup üniversiteyi bitirdik.
Ben memleketin yolunu tuttum.
Kürt kökenli arkadaşların bir kısmı Avrupa’ya gittiler Roj TV’de çalışmaya başladılar.
Bir kısmı da Kandil’e çıktılar.

      ***

Türkiye hükümeti ile HDP dün 10 maddelik bir barış planı üzerinde anlaşmaya vardı.
Yıllarca “bebek katili” diyerek lanetlenen Abdullah Öcalan’ın “artık silahlı mücadeleyi bırakıyoruz” şeklindeki açıklaması bu anlaşmanın yapıldığı salonda okundu.
Türkiye cumartesine büyük bir heyecanla uyandı.
Ve adı “hayırlı cumartesi” konuldu.
İngiltere ile IRA bir cuma günü anlaşmışlar ve silahlar susmuş, o topraklara barış gelmişti. Adına da “hayırlı cuma” demişlerdi.
Şimdi barış yapma sırası Türkiye’de.
Hayırlı bir barış.
Çünkü ölen de Türkiye Cumhuriyeti vatandaşıydı öldüren de.
Ve artık Diyarbakırlı Ali’ler anneleri ile kendi dillerinde dertleşebilecekler.
Sırf bu bile barış için yeterli bir nedendir…