Ne zaman ki 2003 yılında sınır kapıları açıldı ve de Türkler Güney’e Rumlar Kuzey’e akmaya başladılardı…
Ne zaman ki Kuzey’den dört bini aşkın inşaat işçisi Güney’e geçip oradaki inşaatlarda çalışmaya başladılardı…
Ne zaman ki Kuzey’deki Türk halkı hemen her gün ve binlercesi ile Güney’e gidip oralardan alışveriş yaptılardı…
Ne zaman ki Kuzey’deki Sivil Toplum Örgütleri ile sendikaları sık sık güney’e geçip kendi kafalarına uygun STÖ ve Sendikaları ile ilişkilere girdilerdi…
Ne zaman ki Türk ve Rumlardan oluşan iki toplumlu etkinlikler çoğunluğunca Kuzey’de yer almaya başladı…
Ne zaman ki Maraş’ın iadesi için Mağusa’daki bazı STÖ’leri büyük bir kampanya başlattılardı…
Ne zaman ki Rum’un gönlünü şad etmek için Gadaklizmo panayırları yapıldıydı!
Ne zaman ki Maraş Belediye Başkanı’na “Mağusa’nın belediye başkanı” denilerek Türk dostları tarafından elleri havaya kaldırıldı…
Ne zaman ki Rum halkı Kuzey’deki kiliselerinde Pazar günleri ile paskalyalarında ayinler yapmaya başladı…
Ne zaman ki Türk-Rum iş adamları bir araya gelip çözüme nasıl katkıda bulunacaklarını konuştulardı…
Ne zaman ki KTFF, başkanının kararı ile UEFA’ya FIFA’ya üye olma hayallerinde KOP’a üye olunduydu…
Ne zaman ki AB Yeşil Hat Tüzüğü çerçevesinde Kuzey’deki Türk ürünleri ihracat için Limasol limanına taşındıydı…
Ne zaman ki Güney’den gelen gazetecilerle siyasiler Kuzey’de konferanslar vermeye başladılardı…
Ne zaman ki üniversitelerimizde Rum öğretim görevlileri bile dersler verecek ortamlar yakaladılardı…
Ne zaman ki müzakere masasında onca kavga gürültüye ve anlaşmazlığa karşın taraflar yine de birbirlerine küsüp darılmadılardı…
Ne zaman ki iki toplum arasında güven yaratıcı önlemler için daha çok gayret gösterildiydi…
İşte o zaman Kıbrıs Türk halkı bu adada ne kadar çok barış istediğini, Rum’a tırnak kadar düşman olmadığını, geçmişte kendisine yapılan her türlü mezalimi unutmaya hazır olduğunu da falan… Hem ispat etti hem de samimi davranışları ile mertçe ortaya koydu…
ŞİMDİ ÖZERSAY NE DİYOR: “İki halk arasında daha çok işbirliği yapılmalıdır. Adaya ve bölgeye refahı ve istikrarı getirecek taşımacılık, doğalgaz, su, elektrik vesaire alanlarında işbirliğine gidilmelidir…”
Hay hayyy! Biz GYÖ’leri yukarıda bir kısmını yazdığımızca somut olarak çoktan ortaya koyduktu… Ekliyoruz: Pekala Güney’den Kuzey’e yansıyan tek bir “Güven Yaratıcı önlem” gördünüz mü?
Ki çok iyi hatırlıyoruz: Vakti zamanında Türk halkı Rum çarşısı ile Tüccarları tarafından sömürülüyorlardı. Türk işçisi Rum tarım alanlarının işçisiydi! Limanlardaki tüm acentelerle tüm ithalat ihracat Rumların elindeydi! Türk ise bu Rum ticaret ve işletmelerinin ancak “komisyoncusu” kadar olabildiydi!
Bunları bundan sonra da böyle olacaktır demek için yazmıyoruz. Diyoruz ki önce geçmişe, yakın zamana bir dönüp bakın ve düşünün:
Bugün Türk tarafı Yönetimi, STÖ’leri, Partileri, Sendikaları ile “GYÖ’lerden söz eder, “gelin bu adayı ortak paylaşımda refahın ve istikrarın adası yapalım” derlerken; Sn. Özersay asli müzakereci olduğundan çok iyi bilecektir: “Ya masadaki Rum ne demekte ne istemektedir?”
Türklerle ortak Kıbrıs vatanında işbirliği mi yoksa Kuzey’in bir yarısı ile elli bin TC kökenlinin çekip gittikten sonra yüz bin kişiye düşecek bir Türk nüfusun egemeni olmayı mı?
Bugün masadaki Anastasiadis’li Rum liderliği, Doğu Akdeniz’den çıkacak gazı sırf borularla Türkiye üzerinden nakletmemek için Mısır’la anlaşma yaparken mi GYÖ’lerin ağababası olacaktır?
Kuzey’le Güney arasında Reoming anlaşması yapılması için KTTO’sı devreye girer ve Rum Ticaret odası ile toplantılar yaparken Anastadis’in “+90 kodunu terk edip bizim uluslar arası kodumuz olan +357’i kabul edin bu iş” olsun derken mi iki bölge arasında işbirliğine gidilecek?
Rum tarafı münhasır ekonomik bölgesi ve Kıta sahanlığı ile ilgili değişimlere gider, yeniden kıta sahanlığı saptarken mi Türk halkına himmette bulunacak?
Kuzey’den Güney’e rutin olarak hemen her gün binlerce Türk akar, bıkmadan alış veriş yaparlarken bilir misiniz ki hâlâ Kuzey”den Güney’e yüzde kırk oranında Rum’un gelmemiştir! Bu Rum’la mı iki bölge arasında ekonomik ilişkiler gelişecektir? Kısaca: Hâlâ bu Rum’un peşinde koşmaktan yorulup bıkmadınız mı? Kırk yıldır hâlâ bu Rum’un gün gele Türk’ü de sevebileceği umuduyla yaşamaktan usanmadınız mı? Hâlâ bu adada bir gün Rum’la barışçı bir çözümde buluşacağınızı, birlikte ve ortak vatanda al gülüm ver gülüm aşna fişne olacağınızı düşünmekten çatlamadınız mı?
SADEDE GELEYİM. Kim istemez bu adada barışçı çözümle istikrar ve refahı? İnsanın deli olması lazım.
Fakat hep siz söylersiniz: Tango iki kişi ile oynanır! Biz hep kendi kendimize oynayıp oynaşıp hayaller kuruyoruz! Ve tabi ki kabul ediyoruz: Verin bugün Rum tarafına istediklerini şıp diye anlaşma da olur barış da! Ya bizim istediklerimizi kim verecek! Özgürlük ve egemenliğimizi!
**********
TEHLİKELİ BİR OLAY: (ORGAN BAĞIŞI, PAZARLANMASI VE NAKLİ!)
Önce hatırlatalım. 1974’lerden beridir “ilklerle” tanışa tanışa geldik bugünlere! Mesela 1974’den önce adanın her tarafına yayılmışlığımız gerçeğinde yaşarken Güney’den Kuzey’e geçerek hem yeni bir vatan kurduk hem Cemaat esamesinden çıkıp devlet olduk! Ancak tüm organları ile devlet olurken kaçınılmaz “ilklerle” de karşılaştık. Kısaca “illegal olaylarla sarmalandık!” Mesela:
Bir: 1974’ün hemen ardından denizlerimizden araba lastiklerinin içinde “uyuşturucu” nakli başladıydı. Şaşıp kaldıktı!
İki: TC ile Kuzey ve Kıbrıs ile Londra arasında esrar piyasası kurulduydu, hikâyelerini işitiyorduk!
Üç: Hiç alışkın olmadığımız hırsızlık vakaları ile şok oluyorduk!
Dört: Rum’un bıraktığı mülkünün yağma edilmesine “ganimettir” deyip “buluntu mal” etiketini taktıktan sonra zaten Kuzey’de hırsızlık meşru halde geldiydi doğrusu yapılanlardan utanıyorduk!
Beş: Yönetim kademelerinde atama ve terfilerde kanun dışılık yaşanıyordu. Devlet yönetimine popülizm egemen oluyordu! Eleştiriyorduk ama önleyemiyorduk!
Altı: Sonra bet ofisler, kumarhaneler, gece kulüpleriyle tanıştık. Kadın ticaretinden kara paraya kadar…
Yedi: Yine gün geldi bankalardan bankalara arabalarla nakledilen külliyetli miktarlardaki paraları taşıyan arabalar silahlı kişilerce soyuldu soyulma teşebbüsünde bulunuldu. Bu da bir “ilkti” küçük dilimizi yuttuktu! VE ŞİMDİ DE “ORGAN NAKLİ” TİCARETİ Mİ? Bildiğimiz kadarı ile dünyayı saran en korkunç olaylardan birisidir “organ ticareti.” Çünkü bu uğurda insanlar çocuklar kaçırılmakta, böbreği yahut gözü ciğeri için öldürülmektedirler. Her bir şeye Mafia marifeti diyoruz ama bu dünyanın her yanına dağılan olay Esrar ticaretinden beterdir!
Özellikle geri kalmış ülkelerde görülmekte, filmlere konu olmaktadır. TC’de bile bazen medyada şöyle bir haber yayımlanır: “Falan kişi uyurken böbreği çalındı!”
Üstelik “İnsan organları” elde edip satmak için müthiş bir organizasyon oluşturulmuştur akıl sır erdirmek mümkün değildir!
Bilmiyoruz ama okuduklarımızla anlatılanlar tüm dünyaya yayılan bu illegal örgütlerin çok iyi organize olduklarını vurguluyorlar! Bizde de yasası çıktı hemen ardından da kokusu duyuldu! Nitekim dün havadis gazetesi manşetine taşırken “Organ Kavgası” diyordu!
YENİ BİR “İLK” DAHA YAŞAYABİLİRİZ: Bir üniversitemiz organ ticareti konusunda itham altında tutuluyor. Elbet olanlar ortaya çıkacak da biz şunu yazalım: Gündeme gelen “Organ Nakli” ile birlikte Allah korusun yarın yeni “ilklerle” tanışabiliriz!
Mesela çocuk kaçırmalar! Para karşılığında gizlice “organ satmalar,” yahut “yeraltında kurulan organ pazarları ile pazarlamacıları” olayları gibi! Bundan sonra gazetelerin ikinci üçüncü sayfalarında bu haberleri de görebiliriz!
Sonuçta bu çok ciddi olayın da “ilkler” olarak gündemimize girmesi karşısında, sadece üç kelimeye sığınabiliyorum: “Allah acısın bizi!”
































